TÜRK MİLLETİ ADINA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ: İSTANBUL 10. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ TARİHİ : 08/11/2022 NUMARASI : 2016/127 Esas, 2022/674 Karar DAVANIN KONUSU: Alacak DAVA TARİHİ: 20/11/2014 BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARAR TARİHİ:16/12/2025 KARAR Taraflar arasındaki davada; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik verilen karara karşı davacı vekili tarafından süresinde istinaf yoluna başvurulduğundan, dosyanın tevdi edildiği Dair…
T.C. İSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 57. HUKUK DAİRESİ DOSYA NO: 2023/2793 KARAR NO : 2025/2647 TÜRK MİLLETİ ADINA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ: İSTANBUL 10. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ TARİHİ : 08/11/2022 NUMARASI : 2016/127 Esas, 2022/674 Karar DAVANIN KONUSU: Alacak DAVA TARİHİ: 20/11/2014 BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARAR TARİHİ:16/12/2025 KARAR Taraflar arasındaki davada; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik verilen karara karşı davacı vekili tarafından süresinde istinaf yoluna başvurulduğundan, dosyanın tevdi edildiği Dairemiz Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra, yapılan müzakerede de ön inceleme ve usule ilişkin eksikliğin bulunmadığının anlaşılması üzerine, işin esasına geçilmek suretiyle dosya üzerinden heyetçe yapılan inceleme ve değerlendirme sonunda; GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Davacının davalı şirket bünyesinde 21 yıldır çalışmakta olduğunu, SGK kayıtlarının zaman zaman grup şirket bünyesindeki farklı firmalar adına yapıldığını, en son olarak aynı adreste faaliyet gösteren ve ... AŞ firmasının grup şirketlerinden olan ...AŞ adına SGK kaydı yapıldığını, ancak gerçekte her iki davalı şirketlerin çalışanı olduğunu, davacının davalı şirketlerden ... AŞ'de ... FM radyonun kurulduğu 01/11/1992 tarihinden bu yana önce reklam müdür, 01/09/1996 yılından iş akdinin feshedildiği 17/11/2014 tarihine kadar da yayından sorumlu genel müdür ve yönetim kurulu üyesi olarak çalıştığını, diğer davalı şirket ... AŞ'de ... Fm bünyesinde şirketin kurulduğu tarihinden iş akdinin feshedildiği 17/11/2014 tarihine kadar yayından sorumlu genel müdürü ve yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptığını, davalı şirketlerin grup şirketi olduğunu ve aynı adreste aynı stüdyolardan yayın yapan firmalar olduğunu, davacının 10/10/2014 tarihinde izne ayrıldığını, 14/11/2014 keşide tarihli ihtarı ile iş akdini feshettiğini, davacının aylık 22.000TL net maaş aldığını, davalı şirketlerin yıllık cirolarından %2 oranında prim aldığını, Ekim ayı tam maaşı ile Kasım ayı yarım maaş ve geriye dönük %2 primlerini alamadığını, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla 01/11/1992-14/11/2014 tarihleri arasındaki kıdem tazminatı alacağına mahsuben 30.000TL, maaş alacağına mahsuben 20.000TL, prim alacağına mahsuben 10.000TL, 5953 sayılı Kanunun 14.mad gereğince gününde ödenmeyen ücret alacağı için günlük %5 gecikme bedeline mahsuben 5.000TL, ikramiye alacağına mahsuben 5.000TL, yıllık izin ücreti alacağına mahsuben 30.000TL alacağın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; görevsizlik ve zaman aşımı itirazında bulunmuş, davanın haksız olduğunu, husumet nedeniyle de reddi gerektiğini, davacı ile davalı arasında işçi işveren ilişkisi bulunmadığını, davacının iddialarının gerçeğe aykırı olduğunu, davacının işveren konumunda olduğundan davacı yana izin günlerini de kendisinin belirlediğini, bu nedenle davacı yanın torba talepler niteliğindeki izin taleplerinin de reddi gerektiğini, davacının davalı şirketten herhangi bir nam ve ad altında alacağı bulunmadığını, davacının sebepsiz zenginleşmesine yönelik haksız maaş ve prim alacağı taleplerinin de reddi gerektiğini, ayrıca davalının davacıdan muaccel hale gelmiş alacağı olduğunu, davalı şirketin muaccel hale gelen bu alacağına ilişkin olarak tüm dava, talep, takas ve mahsup haklarının saklı olduğunu beyanla, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Dava dosyasının ilk olarak İstanbul 10. İş Mahkemesinde görüldüğü ve bu Mahkemece verilen görevsizlik kararı üzerine dava dosyasının İstanbul 10. Asliye Ticaret Mahkemesine tevzi edildiği anlaşılmıştır. İstanbul 10. Asliye Ticaret Mahkemesince; " 1- Davanın Reddine, " karar verilmiş olup, bu karara karşı davacı vekili süresi içerisinde istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; Müvekkili ...'nın davalı şirketlerden ... A.S. de (... Fm) Radyonun kurulduğu 01.11.1992 tarihinden iş akdinin feshedildiği tarihe kadar önce Reklam Müdürü, sonrasında ise Yayından Sorumlu Genel Müdür ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalıştığını, müvekkilinin davalılar bünyesinde çalışmakta iken 10.10.2014 tarihinde izne ayrıldığını, müvekkilinin izinde olduğu bu süreçte davalı şirketlerin yönetim kurulu başkanı ... tarafından müvekkilinin işine son verildiğine dair şirket içi basın bildirisi yayınlandığını, bu durum Basın Kanunu kapsamında Basın/Fikir işçisi olan müvekkilinin onurunu kırdığını, kendisini rencide ettiğini, basın dünyasında herkesin ... Fm ve ... Radyonun Yayından Sorumlu Genel Müdürü olarak tanıdığını, davacı müvekkilinin davalı şirketlerin bu onur kırıcı eylemleri ve yıllık izin, pirim, ikramiye ve sair alacaklarının hiçbir biçimde ödenmemesi üzerine 14.11.2014 keşide tarihli ihtarname ile iş akdini haklı nedenle feshettiğini, Basın Kanunu 11. Madde ve Borçlar Kanunu genel hükümleri kapsamında müvekkilinin feshinin haklı nedenle fesih olduğunu, davalı şirketlerin müvekkili aleyhine, müvekkilinin alacaklarını gasp edebilmek amacıyla suç duyurusunda bulunurken şikayet dilekçesinde "Şüpheliler grubumuz bünyesindeki ... Production Yayıncılık A.Ş., ... Yayıncılık San. Ve Tic. A.s. ve ... Reklam ve Pazarlama ve Satış A.. şirketlerinde muhtelif pozisyonlarda ve yönetici konumunda uzun yıllar görev yapmışlardır." diyerek müvekkilinin davalı şirketler bünyesinde işçi olarak çalıştığını kabul ve beyan ettiklerini, taraflarınca açılan işbu davaya karşı sundukları cevap dilekçesi ile müvekkili ile davalılar arasında işçi-işveren ilişkisi olmadığı, müvekkilinin davalı şirketlerde şirket ortağı olduğu belirtilmiş ise de Savcılığa sunulan dilekçe ile müvekkilinin işçi olarak çalıştığının ikrar edildiğini, taraflarınca defaaten açıklandığı üzere müvekkilinin davalı şirketlerdeki hissedarlığı ve yönetim kurulu üyeliği davalı şirketlerin vergi ödeme borcu gibi bazı yasal yükümlülüklerden kaçınmak amacı ile yalnızca kağıt üzerinde yaptığı bir işlem olduğunu, her şeyden önce müvekkilinin bir vekalet ilişkisi içinde değil bir çalışan olarak çalıştığını, kaldı ki bir vekalet ilişkisi içinde 21 yıllık bir çalışma hukuka olduğu kadar hayatın olağan akışına da aykırı olduğunu, müvekkilinin yönetimde yer almasının birtakım vergi muafiyetlerinden yararlanmak için şirket sahiplerinin çalışanlarını yönetimde göstermesi hadisesi olduğunu, hal böyle iken Yerel Mahkeme tarafından taraflar arasındaki ilişkinin işçi-işveren ilişkisi olmadığında tespitle alacak taleplerinin reddedilmesinin kabul edilemez bir durum olduğunu, Yerel Mahkeme tarafından alınmış olan bilirkişi raporunda müvekkilinin paylarını devrederken herhangi bir ödeme alıp almadığı, sene sonu kar payı/temettü alıp almadığı, bunların ispatlanıp ispatlanamadığı üzerinde durulmadığını, söz konusu bu hususların değerlendirilmediğini, davalı şirketin çalışanı olduğu gerek davalı şirketin beyanları ve ikrarları gerekse dosyada mevcut deliller ile ispatlanmış iken taraflar arasındaki ilişkinin vekalet ilişkisi olduğunun kabulü ile davanın reddine karar verilmesinin hukuka aykırı olduğunu belirterek istinaf taleplerinin kabulü ile evvelemirde tehir-i icra taleplerinin kabul edilerek istinaf incelemesi sonuçlanıncaya kadar İstanbul 10. Asliye Ticaret Mahkemesi 2016/127 E.2022/674 K. Sayılı kararının icrasının geriye bırakılmasını, İstanbul 10. Asliye Ticaret Mahkemesi 2016/127 E.2022/674 K. Sayılı kararının bozularak kaldırılmasını, yeniden yargılama yapılarak davanın kabulüne karar verilmesini, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davalılar üzerinde bırakılmasına karar verilmesini talep etmiştir.Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; Davacının İstanbul 10. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2016/127 E. 2022/674 K. Sayılı kararına yönelik haksız ve yersiz istinaf başvurusunun reddini talep etmiştir.Değerlendirme:Dava, alacak istemine ilişkindir. İlk derece mahkemesince; davanın reddine karar verilmiş olup bu karara karşı davacı tarafından istinaf kanun yoluna başvurmuştur. 6100 sayılı HMK'nın 341. maddesi gereğince istinaf kanun yolu açık olan ve istinaf incelemesi açısından yasal şartları taşıdığı anlaşılan eldeki davada istinaf incelemesi, HMK 355. maddesinin amir hükmü gereğince resen nazara alınması gereken ve kamu düzenine aykırılık teşkil eden haller de dikkate alınarak; taraflarca yargılama aşamasında ileri sürülen iddia ve savunma kapsamında kalan istinaf sebepleri ile sınırlı, takdiren duruşmasız olarak yapılmıştır.İstinaf sebeplerinin değerlendirilmesi; 4857 sayılı İş Kanunu’nun işçi, işveren ve iş ilişkisi kavramlarına ait tanımlamayı içeren 2/1. maddesinin 1. cümlesi “Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir.” hükmünü haizdir. Bu kapsamda iş sözleşmesi ise, İş Kanunu’nun 8. maddesinde “İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir.” şeklinde tanımlanmıştır.Buradan hareketle iş sözleşmesinin, niteliği itibariyle iş görme, ücret ve bağımlılık unsurlarını ihtiva eden bir sözleşme olduğu kabul edilmelidir. Ayrıca 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 393. maddesinde düzenlenen hizmet sözleşmesi kavramının da İş Kanunu’nda düzenlenen iş sözleşmesi kavramından herhangi bir farkı bulunmamaktadır. Bu sebeple TBK’da düzenlenen hizmet sözleşmesi de iş mevzuatına dâhil olan ve iş görme, ücret ve bağımlılık unsurlarını kendi bünyesinde barındıran bir tür sözleşmedir. Buna karşın kendi adına bağımsız çalışıp kazanç sağlayan kişiler ise işçi statüsünde kabul edilemezler. Bu kişiler arasında, herhangi bir işverene iş sözleşmesi ile bağlı olmayan esnaf ve sanatkârlar, kolektif, komandite ve limited şirket ortakları, anonim şirket kurucu ortakları, yönetim kurulu üyeleri gibi kimseler kural olarak sayılabilirler. Ancak hukuksal olgu belirtilen şekilde olmakla birlikte, iş hayatında ayrık durumların ortaya çıkması mümkündür. Bir kimsenin biçimsel anlamda anonim şirket yöneticisi veya ortağı gözükmesine karşın, iş sözleşmesinin unsurlarını ihtiva eden bir iş ilişkisi içerisinde çalışma yapması durumunda salt ortaklık veya yöneticilik statüsünden hareketle şirket ile arasında iş/hizmet ilişkisinin bulunmadığına dair bir sonuca varılamaz. Bu sebeple hukuksal statüsü belirlenmek istenilen kişinin şirket içerisindeki pozisyonu, gördüğü iş, çalışma koşulları ve aldığı ücret birlikte değerlendirilerek ekonomik yaşamının ne şekilde sürdürüldüğü ortaya konulup taraflar arasındaki hukukî ilişkinin niteliği belirlenmelidir. Genel olarak tüzel kişiler, hak ehliyetine sahip kişiler olarak oluşumları gereği insana özgü niteliklere bağlı durumlar dışındaki bütün haklara sahip olabilirler. Keza fiil ehliyetine de sahiptirler. Dolayısı ile kendi eylemleri sonucu hak sahibi olabilir, sahip oldukları hakları kullanabilir ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunabilirler. Tüzel kişi soyut bir varlık olduğuna göre onun iradesini oluşturacak ve oluşan iradeyi açıklayacak olan yapılar yine şirketin organları olup bu organlar belirli kişi veya kişilerden oluşmaktadırlar. İşveren sıfatına sahip tüzel kişilerde yönetim ile emir ve talimat verme yetkisi tüzel kişinin yukarıda açıklanan organları tarafından kullanılmaktadır. Bu bağlamda geniş anlamda tüzel kişinin iradesinin oluşmasında ve ifade edilmesinde rol oynayan herkes geniş anlamda organ olarak kabul edilebilir. İş hukuku bakımından ise organ; tüzel kişinin yasa veya esas sözleşme gereği var olan organ içerisinde görev ifa eden kişileri ifade etmektedir. Bu doğrultuda tüzel kişilerin iradesi organları vasıtasıyla açıklandığından (4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m. 50) tüzel kişi işverenlerin kendileri soyut işveren, tüzel kişinin icra/yönetim organı ise somut işveren olarak nitelendirilebilir. Bu durumda anonim şirketlerde, iş sözleşmesinin tarafı olan şirketin kendisi soyut işveren, şirketin yönetim ve icra organı olan yönetim kurulu ise somut işveren olarak kabul edilir. Anonim şirketlerde somut işveren sıfatını taşıyan organ bir kuruldan oluşabileceği gibi tek başına bir kişiye verilen yetki çerçevesinde gerçek kişinin de organ sıfatını kazanması mümkündür. Bu bağlamda TTK’nın 367. maddesi uyarınca anonim şirket, yönetimini tek bir yönetim kurulu üyesine bırakılabileceği gibi üçüncü kişiye de devredebilir. Bu düzenleme çerçevesinde yönetim yetkisini devralan yönetim kurulu üyesi yahut üçüncü kişi organ sıfatıyla somut işveren niteliğine sahip olacaktır. Zira tüzel kişinin temsil ve yönetimi ile iradesi bu kişi tarafından ortaya konmaktadır (Süzek, s. 144). Böyle bir durumda murahhas yönetim kurulu üyesi ya da müdür olarak TTK’nın 367. maddesi kapsamında atanan kişiler sahip oldukları işveren sıfatlarıyla ve iş sözleşmesi dâhilinde iş görme ediminin ifası sırasında yönetim ile emir ve talimat verme yetkisine sahip olurlar. Bu sebeple şirketi temsil ve yönetime yetkili kişi-organ sıfatını taşıyan bu kişiler işveren konumunda bulunduklarından işçi sayılamazlar. Yine Anonim şirketler, TTK’nın 359. maddesi uyarınca zorunlu yasal organlarından biri olan yönetim kurulu vasıtasıyla yönetilir ve temsil edilirler (TTK m. 365). Ayrıca TTK’nın 135. maddesinde yönetim organı kavramının anonim şirketlerde yönetim kurulu olarak anlaşılması gerektiği açık bir biçimde düzenlenmiştir. Bu doğrultuda yönetim kurulu anonim şirketin hem yönetim hem de temsil organıdır. Yönetim kurulunu oluşturan kişiler de kişi-organ sıfatlarıyla şirketin amacına ve işletme konusuna giren her tür işleri ve hukukî işlemleri şirket adına yapabilir ve bunun için şirket unvanını kullanarak yapacağı işlemlerle şirket lehine hak elde edebileceği gibi şirketi borç altına sokabilirler (TTK m. 371). Bu bağlamda şirketi temsil ve ilzama yetkili olarak yöneten ve bu suretle kişi-organ sıfatına sahip anonim şirket yönetim kurulu üyeleri, iş hukuku bağlamında somut işveren niteliği haiz olup bu kişilerin anonim şirketle aralarındaki ilişki iş/hizmet ilişkisi olarak kabul edilemez.Anonim şirket ile yönetim kurulu üyesi arasındaki ilişkinin hukukî niteliği karşılaştırmalı hukukta tartışmalı olmakla beraber hukukumuzda bu ilişkinin vekâlet akdi olduğu görüşü hakimdir. Anonim şirket yönetim kurulunda yer almamakla veya TTK’nın 367. maddesi kapsamında şirketi temsil ve ilzama yetkili müdür olarak tayin edilmemekle birlikte şirketin somut işveren niteliğine sahip yönetim kurulundan aldıkları temsil yetkisine dayalı olarak işveren adına farklı seviyelerde yönetimde görev alan ve işçilere emir-talimat verme yetkisine sahip olan genel müdürler, müdürler vb. kişiler ise İş Kanunu kapsamında işveren değil işveren vekili sayılırlar. İşveren vekili ise İş Kanunu’nun 2/4. maddesinde “İşveren adına hareket eden ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev alan kimselere işveren vekili denir.” şeklinde tanımlanmış olup işveren vekili hem işçi hem de işveren vekili sıfatlarını birlikte taşımaktadır. Burada işveren vekili sayılabilmek için işveren adına hareket etmek ve işyerinin yönetiminde görevli olmak kanunda aranan iki unsur olarak karşımıza çıkar. Bu kapsamda iş sözleşmesiyle bağlı olarak çalışan işveren vekili işverene karşı işçi sıfatına sahip olduğundan işveren karşısında İş Kanunu’ndan kaynaklanan tüm haklardan yararlanarak aynı Kanun’daki tüm yükümlülüklerden de sorumludur. Bu husus ayrıca İş Kanunu’nun 2/5. maddesinde “Bu Kanunda işveren için öngörülen her çeşit sorumluluk ve zorunluluklar işveren vekilleri hakkında da uygulanır. İşveren vekilliği sıfatı, işçilere tanınan hak ve yükümlülükleri ortadan kaldırmaz.” hükmüyle açıkça ifade edilmiştir. Ancak anonim şirketin genel müdürünün, kişi-organ sıfatını haiz bir biçimde şirketi yönetim ve temsil yetkisine sahip bir biçimde yönetim kurulu üyesi olarak atanması durumunda somut işveren sıfatına sahip olması nedeniyle iş/hizmet sözleşmesi çerçevesinde bir çalışan olarak kabulü mümkün değildir.Bununla birlikte borç doğuran sözleşmelerden birisi olan “Vekâlet Sözleşmesi”, 6098 sayılı TBK'nın 502/1.maddesinde,“Vekâlet sözleşmesi, vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşmedir.” şeklinde tanımlanmış olup aynı maddenin 3. Fıkrası uyarınca Sözleşme veya teamül varsa vekil, ücrete hak kazanır.Vekil, vekâlet sözleşmesi gereği başkası adına işler yapmakla yetkilendirilmiş olan kişidir. Vekil bu açıdan bakıldığında, bir avukat, doktor, bankacı, mimar, bir taşınmazı vekâleten satın alan veya satan kimse vb. olabilmektedir.Bu tanımlamadan vekâlet sözleşmesinin unsurları: vekilin, bir iş görme borcunu üstlenmesi; iş görme borcunun, başkasının menfaatine yapılması; iş görme borcunun, müvekkilin iradesine uygun olarak yerine getirilmesi; vekilin, edim sonucunu değil, edim fiilini üstlenmesi; vekilin, iş görme borcunu yerine getirirken bağımsız hareket etmesi; ücret (ki bu unsur zorunlu değildir) biçiminde sıralanabilir.Vekâlet sözleşmesi, bir iş görme sözleşmesi olduğundan tipik edim bir işin görülmesi veya bir hizmetin yerine getirilmesidir. Kural olarak vekâlet sözleşmesinin kapsamı, Borçlar Hukukunun genel hükümlerine ve genel ilkelere bağlı olarak tarafların rızalarına göre belirlenir. Ancak, şahsa sıkı sıkıya bağlı hakların vekâlet sözleşmesinin konusunu oluşturması hukuken olanaklı değildir. Sözleşme özgürlüğü ilkesi gereği bu emredici kural dışında kalan her konuda vekâlet sözleşmesi yapılabilir. Eğer, tarafların iradeleri sözleşmenin kapsamının belirlenmesi konusunda yol gösterici değil ise veya sözleşmede bu hususa değinilmemiş ise TBK.m.504/1’in düzenlemesine göre sözleşmenin kapsamı sözleşmenin ilişkin olduğu işin niteliğine göre belirlenecektir. Öte yandan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda (TBK) sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. maddesinde aynen; "Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir. Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür. Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır.Yukarıdaki açıklamalar ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; davacının 01/11/1992-14/11/2014 tarihleri arasında davalı şirketlerin ortağı/hissedarı, yönetim kurulu üyesi olduğu, genel müdür olarak davalı şirketleri yönettiği, imza sirkülerinden de anlaşılacağı üzere attığı imzalar ile davalı şirketleri temsil ve ilzam ettiği, davanın ilk açıldığı İstanbul 10.İş Mahkemesinin 14/04/2015 tarih, 2014/820 Esas ve 2015/130 sayılı karar sayılı dosyasından yapılan yargılama sonunda "davacı ile davalılar arasında işçi - işveren ilişkisinin bulunmadığı ,yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre de davacının şirket içinde konumu nedeniyle şirket ile arasındaki ilişkisi vekalet ilişkisi olduğu " gerekçesi ile verilen görevsizlik kararının Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 12/10/2015 tarih, 2015/23721 Esas ve 2015/28111 karar sayılı ilamı onandığı, bu hali ile taraflar arasındaki uyuşmazlığın 6098 sayılı TBK'nın 502 ve vd maddelerinde düzenlenen vekalet sözleşmesine göre çözümlenmesi gerektiği, dosya kapsamı ile davacıya üstlendiği görev nedeni ile aylık olarak ücret ödendiği, dolayısıyla davacının üstlendiği görev nedeni ile ücret kararlaştırıldığının kabulünün gerektiği, ancak İstanbul 41.Asliye Ceza Mahkemesinin 2019/229 Esas ve 2021/463 karar sayılı dosyası ile davacının hizmet nedeni ile güveni kötüye kullanma suçundan mahkumiyetine karar verildiği, kararın kesinleştiği, 6098 sayılı TBK'nın 506/2 hükmü gereğince üstlendiği iş ve hizmetleri, vekalet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadaka ve özenle yürütmekle yükümlü olan davacının vekalet görevini kötüye kullanmak sureti ile davalıların zararına hareket ettiği, dolasıyla ücrete hak kazanamayacağı, taraflar arasında işçi işveren ilişkisi bulunmaması nedeniyle diğer taleplerinin de kabul edilmesinin yasal olarak mümkün olmadığı anlaşılmakla davanın vasıf mahiyetine, ispat hukuku hükümleri çerçevesinde delillerin takdirinde ve hukuki mevzuatın olaya uygulanmasında bir isabetsizlik bulunmamasına göre, ilk derece mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun olduğu değerlendirilerek; davacı vekilinin istinaf istemleri yerinde bulunmamıştır. Bu itibarla, 6100 sayılı HMK 355. maddedeki, kamu düzenine aykırılık halleri resen gözetilmek üzere istinaf incelemesinin, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılacağı kuralına uygun biçimde yapılan incelemesi neticesinde; yukarıdaki gerekçelerle davacı vekilinin istinaf talebinin HMK/353.1.b.1 maddesi gereğince esastan reddine karar vermek gerektiği kanaatine varılmakla aşağıdaki hüküm kurulmuştur. H Ü K Ü M : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere ; 1-Davacı vekilinin istinaf başvurusunun 6100 Sayılı HMK m.353/1-b-1 gereğince esastan REDDİNE, 2-İstinaf incelemesinin duruşmasız yapılması nedeni ile AAÜT m. 2/2 hükmü uyarınca davalılar lehine ücreti vekalet takdirine yer olmadığına, 3-Alınması gerekli 615,40 TL ilam harcından peşin alınan 179,90 TL harcın mahsubu ile bakiye kalan 435,50 TL'nin davacıdan tahsili ile hazineye gelir kaydına, 4-İstinaf başvurusu için yapılan yargılama giderlerinin HMK m. 360 yollamasıyla, m. 323 uyarınca istinafı talep eden üzerinde bırakılmasına, 5-Dosyanın ilk derece mahkemesine iadesine, Dair, HMK m. 361 uyarınca, kararın tebliğinden itibaren iki hafta içinde temyiz yolu açık olmak üzere, dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda, 16/12/2025 tarihinde oy birliği ile karar verildi.