T.C. SAKARYA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 7. HUKUK DAİRESİ T.C. SAKARYA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 7. HUKUK DAİRESİ DOSYA NO : 2024/2129 KARAR NO : 2026/662 T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A İ S T İ N A F K A R A R I BAŞKAN :... (...) ÜYE :... (...) ÜYE :... (...) KATİP :... (...) İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : KOCAELİ 2. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ TARİHİ : 03/10/2024 NUMARASI : 2022/299 Esas - 2024/483 Karar DAVACI : ... VEKİLİ : Av. ... VASİ : DAVALI : ... VEKİLİ : Av. ... DAVA : Menfi Te…
T.C. SAKARYA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 7. HUKUK DAİRESİ T.C. SAKARYA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 7. HUKUK DAİRESİ DOSYA NO : 2024/2129 KARAR NO : 2026/662 T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A İ S T İ N A F K A R A R I BAŞKAN :... (...) ÜYE :... (...) ÜYE :... (...) KATİP :... (...) İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : KOCAELİ 2. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ TARİHİ : 03/10/2024 NUMARASI : 2022/299 Esas - 2024/483 Karar DAVACI : ... VEKİLİ : Av. ... VASİ : DAVALI : ... VEKİLİ : Av. ... DAVA : Menfi Tespit (Kambiyo Senetlerinden Kaynaklanan) DAVA TARİHİ : 03/06/2022 KARAR TARİHİ : 09/04/2026 KR. YAZIM TARİHİ : 09/04/2026 İstinaf incelemesi için dairemize gönderilen dosyanın ilk incelemesi tamamlanmış olmakla HMK'nın 353. ve 356. maddeleri gereğince; dosya içeriğine ve kararın niteliğine göre sonuca etkili olmadığından duruşma yapılmasına gerek görülmeden dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda; GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacı ... aleyhine Kocaeli İcra Müdürlüğü'nün 2022/29840 esas sayılı dosyası ile davalı yanca icra takibi başlatıldığını, takip dayanağı senedin davacı tarafından özgür iradesi ile keşide edilmediği ve davacının %54 oranında zihinsel engeli bulunması nedeni ile kısıtlı olduğu ve senedin keşide edildiği tarihte fiil ehliyetinin bulunmadığı hususları nedeni ile davacının davalı yana borçlu olmadığı hususunun tespiti gerektiğini, ...'un doğumu esnasında kordan bağının dolanması nedeni ile doğuştan itibaren zihinsel engeli bulunduğunu, davacıda zeka geriliğinin bulunduğu ve maalesef halı hazırda 9-10 yaşındaki bir çocuğun zekasına sahip olduğu ve şifasının kabil olmadığı hususunun tespit edildiğini, Sağlık Bakanlığı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu Kocaeli Devlet Hastanesi'nce tanzim edilen 28.07.2015 tarihli Engelli Sağlık Raporu ile sabit olduğunu, rahatsızlığı nedeni ile Kocaeli 2. Sulh Hukuk Mahkemesi Hakimliği'nin 2022/482 esas, 2022/925 karar sayılı ve 26.05.2022 tarihli ilamı ile kısıtlanmasına ve annesi ...'un velayeti altına alınmasına yönelik karar tesis edildiğini, bahsi geçen vesayet dosyasının yargılama safahatı sırasında tanzim edilen Kocaeli Derince Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin 27.04.2022 tarihli rapor muhteviyatında “..müvekkilinin kolay kandırabilir olduğu, kendi işlerini kısmen görebileceği kısmen göremeyeceği, sürekli yardıma muhtaç olduğu...” teşhisinin konduğunu, davacının zihinsel engeli bulunduğu ve kolay kandırılabildiği hususu ilk konuşmada dahi anlaşılabilecek mahiyette olduğunu davalının bu hususu bilmesine rağmen, davacı ile masaj yaptırmak bahanesi ile buluştuğunu ve masaj ücretini kendisinin ödediğinden bahisle baskı , tehdit ve ısrarları neticesinde davacıya boş senede imza attırdığını, akabinde de borcun 22.0000-TL olduğunu, avukata verdiği hususuna ilişkin mesaj attığını, davacının bu mesaja cevap vermemesi neticesinde borcun 68.000,00-TL olduğu şeklinde de mesajlar gönderdiğini, olaylar silsilesi nedeni ile davacı ve annesi 09.03.2022 tarihinde Saraybahçe Polis Merkezi Amirliği'ne başvurarak davalı/alacaklı hakkında şikayetçi olduklarını, şikayetçi olmasının akabinde, davalı yan Kocaeli İera Müdürlüğü'nün 2022/29840 esas sayılı dosyası ile 22.03.2022 tarihinde davacı aleyhine icra takibi başlattığını, takip dayanığı senedin davacıya zorla, tehditle ve davacının algılama yetisindeki zayıflıktan istifade edilerek imzalatıldığını, takibe konu edilen 08.03.2022 vade tarihli, 68.000,00 TL bedelli senet muhteviyatı incelendiğinde çıplak göz ile dahi imza kısmının ve senet içeriğinde kaleme alınmış olan diğer kısımların dahi farklı olduğu hususu çok açık bir şekilde tespit edilebilecek mahiyette olduğunu, oysaki davacı ile davalı yan arasında herhangi bir iş veya ticari ilişkisi bulunmadığını, Yargıtay 19.Hukuk Dairesi Başkanlı2013/3403 esas, 2013 / 5544 karar sayılı, Yargıtay 11.Hukuk Dairesi Başkanlığı'nın 2020/ 2633 esas, 2020 / 5702 karar sayılı Yargıtay 23. Hukuk Dairesi Başkanlığı'nın, 2016/ 4583 esas, 2016 / 4831 karar sayılı, ilamlarının da iddiaları doğrultusunda olduğunu, Türk Medeni Kanunu'nun 16. maddesi gereğince sınırlı ehliyetsizler yasal temsilcilerinin rızası olmadığı sürece borç altına giremeyeceğini düzenlediğini, sonuç olarak davanın kabulü ile Kocaeli İcra Müdürlüğü'nün 2022/29840 esas sayılı dosyası kapsamında takibe dayanak yapılan senetten dolayı davacının davalı alacaklıya borçlu olmadığının tespitine, haksız ve kötü niyetli olarak başlatılan icra takibi nedeni ile davalı aleyhine takip konusu bedelin %20'sinden az olmamak üzere kötü niyet tazminatına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI ÖZETİ: İlk derece mahkemesince; "...1-Sübut bulmayan davanın REDDİNE, ..." şeklinde hüküm kurulmuştur. İlk derece mahkemesince verilen karara karşı davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ: Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; tanıkların dinlenmediğini, kamu düzenini ilgilendiren hususlarda ve davacının adil yargılanma hakkını zedeler mahiyetteki hususlara itirazlarının itibar edilmediğini, adli tıp raporlarına yönelik itirazlarına ve taleplerine itibar edilmediğini, Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı huzurundaki 2022/12699 soruşturma sayılı dosyası kapsamında "Kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına" yönelik tesis olunun kararının mahkemece gerekçe olarak kabul etmesinin kabulünün mümkün olmadığını belirterek; istinaf taleplerinin kabulüne, yerel mahkeme kararının kaldırılmasına karar verilmesi talebiyle istinaf yoluna başvurmuştur. Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; dosya kapsamında aldırılan her 3 bilirkişi raporunda da yargılamaya konu bononun keşide tarihinde davacının fiil ehliyetine haiz olduğu ve davacı tarafından ikame edilmiş davanın haksız ve somut gerçeklikten uzak iddialarla ikame edilmiş olduğu hususunun ispatlandığını, mahkemece 06/06/2022 tarihli ara karar gereğince kurulan ihtiyati tedbir kararı gereğince icra takibinin durdurulduğunu, mahkemece verilen hükümde tedbirin kaldırılmasına ilişkin bir kararın bulunmadığını, davalının uğramış olduğu zararın devam ettiğini, işbu nedenle yapılacak olan istinaf incelemesi neticesinde öncelikle 06/06/2022 tarihli ihtiyati tedbir kararının kaldırılmasına karar verilmesini belirterek; haksız istinaf başvurusunun reddine karar verilmesini talep etmiştir. DELİLLER:Kocaeli 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 03/10/2024 tarih, 2022/299 Esas - 2024/483 Karar sayılı kararı ve tüm dosya kapsamı. DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE: Dava menfi tespit talebine ilişkindir. İlk derece mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. İlk derece mahkemesi kararına karşı davacı tarafından istinaf başvurusu yapılmıştır. İnceleme; 6100 sayılı HMK.'nın 355. madde hükmü uyarınca, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak ve kamu düzenine aykırı hususların olup olmadığı gözetilerek yapılmıştır. Dosyanın incelenmesinde; davacının düzenleyeni, davalının lehtarı olduğu, 08.02.2022 tanzim, 08.03.2022 ödeme tarihli, 68.000,00 TL bedelli bono ile ilgili olarak davacı hakkında takip başlatıldığı, ancak davacının senet tanzim tarihinde ve öncesinde de fiil ehliyetinin bulunmadığı, dolayısıyla davacının borçlu olmadığı, yine anılan senedin boş olarak baskı ve tehdit ile alındığından bahisle menfi tespit istemli eldeki davanın açıldığı, mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın reddine karar verildiği, karara karşı davacı tarafın istinaf yasa yoluna başvurduğu görülmüştür. İrade bozukluğu hallerinden korkutma; 6098 sayılı TBK'nın 37. maddesinde "Taraflardan biri, diğerinin veya üçüncü bir kişinin korkutması sonucu bir sözleşme yapmışsa, sözleşmeyle bağlı değildir. Korkutan bir üçüncü kişi olup da diğer taraf korkutmayı bilmiyorsa veya bilecek durumda değilse, sözleşmeyle bağlı kalmak istemeyen korkutulan, hakkaniyet gerektiriyorsa, diğer tarafa tazminat ödemekle yükümlüdür." şeklinde, korkutmanın irade bozukluğu hallerinden sayılması için gereken koşullar da, 6098 sayılı TBK'nın 38. maddesinde; "Korkutulan, içinde bulunduğu durum bakımından kendisinin veya yakınlarından birinin kişilik haklarına ya da malvarlığına yönelik ağır ve yakın bir zarar tehlikesinin doğduğuna inanmakta haklı ise, korkutma gerçekleşmiş sayılır. Bir hakkın veya kanundan doğan bir yetkinin kullanılacağı korkutmasıyla sözleşme yapıldığında, bu hakkı veya yetkiyi kullanacağını açıklayanın, diğer tarafın zor durumda kalmasından aşırı bir menfaat sağlamış olması halinde, korkutmanın varlığı kabul edilir." şeklinde düzenlenmiştir. 6098 sayılı TBK'nın 39. maddesinde; "Yanılma veya aldatma sebebiyle ya da korkutulma sonucunda sözleşme yapan taraf, yanılma veya aldatmayı öğrendiği ya da korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı andan başlayarak bir yıl içinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirmez veya verdiği şeyi geri istemezse, sözleşmeyi onamış sayılır. Aldatma veya korkutmadan dolayı bağlayıcılığı olmayan bir sözleşmenin onanmış sayılması, tazminat hakkını ortadan kaldırmaz." hükmü ile irade bozukluğu hali nedeniyle sözleşmeden dönme süresi düzenlenmiştir. Yargıtay HGK'nın 18.03.2021 tarih, 2017/ 1-1212 E., 2021/304 K. sayılı kararında irade bozukluğu hallerinden korkutmayı ve korkutmanın koşullarını; "Korkutma (ikrah); bir kişinin yapmak istemediği bir hukuki işlemi, yapmadığı takdirde kendisinin veya yakınlarından birinin zarara uğratılacağı tehdidiyle yapması hâlinde ortaya çıkar. Böyle bir durumda kişinin gerçek iradesi ile korkutma sonucunda açıkladığı iradesi birbiriyle uyumlu değildir. Korkutma hâlinde bozukluk iradenin beyanında değil, iradenin oluşumundadır. 6098 sayılı TBK’nın 37-(1) maddesine göre taraflardan biri, diğerinin veya üçüncü bir kişinin korkutması sonucu bir sözleşme yapmışsa, sözleşmeyle bağlı değildir. Ancak bir sözleşmenin korkutma ile sakatlanabilmesi, diğer bir anlatımla korkutmanın hukuken dikkate alınabilmesi için bazı şartların varlığı aranır. Bu maddeye göre öncelikle diğer tarafın belirli bir hukuki işlemi yapması için onu korkutmaya yönelik bir eylemin bulunması ve bu eylemin hukuka aykırı olması gerekir. Bu eylem, korkutulan kişinin irade ve kararına etki etme amacıyla gerçekleştirilmelidir. Bir hakkın veya kanundan doğan bir yetkinin kullanılacağı tehdidi ile (dava açılacağı, icra takibi yapılacağı, şikayet hakkının kullanılacağı gibi) sözleşme yapıldığında ise bu hakkı veya yetkiyi kullanacağını açıklayanın, diğer tarafın zor durumda kalmasından aşırı bir menfaat sağlamış olması hâlinde, korkutmanın varlığı kabul edilir. Bu hükümle kişilerin hak ve yetkilerini kanunun öngördüğü amaç ve sınırın dışına çıkarak, bir sözleşmenin yapılmasında tehdit unsuru olarak kötüye kullanılması engellenmek istenmiştir. İkinci olarak eylemin karşı tarafta esaslı bir korku uyandırmış olması, yani karşı tarafın kendisine veya yakınlarına yönelmiş ağır bir tehlike söz konusu olmalıdır. Bu tehlike, onların hayat ya da kişilik haklarına yönelik olabileceği gibi namus yahut mal varlığına yönelik de olabilir. Belirtilmelidir ki tehdidin yöneldiği hayat, kişilik hakları, namus gibi olgular Kanun’da sınırlayıcı olarak sayılmamıştır. Yine tehdit karşı tarafın kendisine ya da yakın akrabalarından birine yönelmiş olabilir. Ancak “yakın akraba” deyiminden kişinin sadece kan bağı ile bağlı olduğu akrabaları değil, kendilerine bağlı olduğu yakın çevresini oluşturan kişiler anlaşılmalıdır. Nitekim 6098 sayılı TBK’nın 38. maddesinde “yakın akraba” ibaresi yerine, “yakınlarından biri” ibaresi kullanılmıştır. Tehdidin esaslı olup olmadığı ise korkutulan kişinin hâl ve mevkiine yani tehdide maruz kalan kişinin sübjektif durumuna (kadın veya erkek oluşu, yaşı, kültürü, yetişme tarzı, mesleği, eğitim ve ekonomik durumu vb.) göre belirlenmelidir. Bu belirlemenin her somut olayın kendi özelliklerine göre yapılacağı kuşkusuzdur. Tüm bu açıklamalar karşısında her türlü tehdit eyleminin değil de ancak Kanun’un aradığı ağırlıktaki korkutmanın karşı tarafın karar verme serbestisini ortadan kaldırarak iradeyi sakatlayacağı açıktır. Bunun için de kişinin yapılan korkutma eylemi sonucunda kendisi veya yakınlarından birinin zarara uğrayacağı endişesini ciddi olarak taşıması gerekir. Üçüncü şart ise tehdidin derhal vuku bulacak bir tehlikeye ilişkin olmasıdır. Diğer bir anlatımla tehlike yakın olmalıdır. Kanun, tehlikenin hem ağır hem de yakın olmasını aramaktadır. Bu hükümden her tehdidin değil de sadece “ağır ve derhal vuku bulacak bir tehlike” oluşturan eylemlerin iptal nedeni oluşturacağı sonucu çıkmaktadır. Yakın tehlike ise tehdit edilen kişiye tehlikeyi önlemek için gerekli tedbirlere başvurma imkânı bırakmayan tehlikedir. Tehlikeyi önleme olanağı mevcut ise yakın bir tehlikenin varlığından bahsedilemez. Korkutmanın açıklanan bu koşulları 6098 sayılı TBK’nın 38-(1) maddesinde; “Korkutulan, içinde bulunduğu durum bakımından kendisinin veya yakınlarından birinin kişilik haklarına ya da malvarlığına yönelik ağır ve yakın bir zarar tehlikesinin doğduğuna inanmakta haklı ise, korkutma gerçekleşmiş sayılır” şeklinde ifade edilmiştir. Son şart ise korkutma eylemi ile yapılan sözleşme arasında illiyet bağının bulunmasıdır. İlliyet bağının bulunması için de korkutmanın, korkutulan kişinin işlem yapma iradesi üzerinde doğrudan etki etmesi ve hukuki işlem ya da sözleşmenin ikrahın etkisiyle yapılmış olması gerekir. Sebep sonuç bağının varlığını kabul için korkutma konusu tehlikenin gerçekleşme ihtimalinin sözleşmenin kurulduğu anda mevcut olup, devam etmesi gerekir. Korkutma (ikrah) ile beden üzerinde fiziki kuvvet kullanmanın (zorlamanın) farklı şeyler olduğunu da belirtmek gerekir. Zorlama maddi ve manevi olabilir. 6098 sayılı TBK’nın 37 ile 38. maddelerinde düzenlenen korkutma manevi zorlama durumunda söz konusu olur. Korkutma, korkutulanın zihince istenilen şekilde karar vermeye zorlayıp yönelten bir eylemdir. Kişinin bedeni üzerinde kullanılan kuvvet (maddi zor) hâlinde ise kişinin hiçbir şekilde sözleşme yapma iradesi bulunmadığından sözleşmenin kurulduğundan söz edilemez. Diğer taraftan hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu; 4721 sayılı TMK’nın 6. maddesinde, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” şeklinde düzenlendiği gibi usul hukukunun en önemli konularından biri olan ispat yükü kuralı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190. maddesinde de “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir” şeklinde hüküm altına alınmıştır. Bu hükümler uyarınca ispat yükü, korkutma (ikrah) nedeniyle iradesinin sakatlandığını ileri süren davacı tarafa aittir. Davacının ikrahın varlığını yukarıda açıklanan koşullar kapsamında ispat etmesi gerekir. Ayrıca, hata, hile ve ikrah iddialarının senede bağlanması mümkün olmadığından senetle ispat edilmesinde maddi imkânsızlık vardır. Bu nedenle hukuki işlemlerdeki irade bozukluğu iddiaları, 6098 sayılı HMK’nın 203-(1)-ç) maddesinde senede karşı senetle ispat zorunluluğunun istisnaları arasında sayılmıştır. Sözleşme resmî senetle yapılmış olsa dahi 4721 sayılı TMK’nın “Resmî belgelerle ispat” kenar başlıklı 7. maddesi “Resmî sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur. Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, her hangi bir şekle bağlı değildir” hükmünü taşıdığından, korkutma (ikrah) olgusunun tanık dâhil her türlü delille ispatı mümkündür." şeklinde açıklamıştır. Burada yeri gelmişken fiil ehliyeti üzerinde de durmak gerekir. Kıymetli evrak hukukunda 6102 sayılı TTK’nın 659, 687 ve 825 göre borçların nispiliği prensibine rağmen, kendisi yönünden ilgisiz bir husus, hamile karşı ileri sürülebilmektedir. Defi hakları, borçluya borçlu olduğu edayı yerine getirmekten imtina yetkisi verir. Bazı vakıalar davacının hakkının doğumuna mani olur. (ahlaka veya kanuna aykırılık, ehliyetsizlik, sahtecilik, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı gibi). Doktrinde etkilerine göre defiler, herkese karşı ileri sürülebilen mutlak defiler ve belli bir senet alacaklısına karşı ileri sürülebilen nispi defiler şeklinde bir ayrıma tabi tutulmaktadır. Defiler, senet metninden anlaşılabileceği gibi senet metninden bu husus anlaşılamayabilir de. Senet metninden anlaşılan defiler, örneğin; şekil eksikliği, zaman aşımı, vadenin henüz gelmemiş olması gibi defiler olabilir. Mutlak defiler, senet metninden anlaşılmasa bile senede hamil olan herkese karşı ileri sürülebilen defilerdir. Senedin hükümsüzlüğünü gerektiren defiler senet ve eklentilerinden anlaşılsın veya anlaşılmasın bütün ya da bir kısım sorunları bakımından hükümsüz sayılmasını gerektiren defilerdir. Bu defilerin bir kısmı mutlak, bir kısmı nispi (kişisel) defi niteliğindedir. Hangi defilerin mutlak, hangisinin nisbi defi sayılacağı, "görünüşe itimat, iyi niyet" ilkesiyle, "kambiyo senetlerine ilişkin işlemlerdeki emniyetin korunması" ilkelerinden hangisine öncelik veya üstünlük tanınacağı tercihi veya sorunuyla ilgilidir. Bu iki menfaatin karşılıklı olarak çatıştığı bazı durumları konun koyucu özel olarak ele alıp, hangi çıkarın korunacağını kanunda özel olarak düzenlemiştir. (Yargıtay HGK’nun 2010/19-97 esas 2010/83 karar sayılı ilamı) Gerçekten de davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak elde edebilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “ Fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir. “ biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmeyi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmeyi, fiil ehliyetine bağlamış, 10. maddesinde de“ Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir. 4721 sayılı yasanın 14. maddesinde “ Ayırt etme gücü bulunmayanların, küçüklerin ve kısıtlıların fiil ehliyeti yoktur.” denmek suretiyle kısıtlıların fiil ehliyetinin olmadığı açıklanmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 16. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremezler. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 410.maddesinde; "Kısıtlama kararı, kesinleşince hemen kısıtlının yerleşim yeri ile nüfusa kayıtlı olduğu yerde ilân olunur. Kısıtlama, iyiniyetli üçüncü kişileri ilândan önce etkilemez. Ayırt etme gücüne sahip olmamanın sonuçlarına ilişkin hükümler saklıdır'' düzenlemesi bulunmaktadır. 6102 sayılı TTK.'nın 670. maddesine göre sözleşme ile borçlanmaya ehil olan kişi kambiyo senetleriyle borçlanmaya da ehildir, ancak ayırt etme gücü olanlar yani sınırlı ehliyetlilerden olan kısıtlının kambiyo senetlerinden dolayı taahhüt altına girebilmesi için yapmış olduğu işlem yönünden, vasisinin iznine ihtiyaç bulunmaktadır. (Benzer yönde Yargıtay 19. Hukuk Dairesi 2017/1912 esas 2019/89 karar) 6102 sayılı TTK'nın 778/2-f ve 680. maddeleri uyarınca açığa bono düzenlenmesi mümkündür. Senedin sonradan doldurulan bölümlerinin, aralarındaki anlaşmaya aykırı doldurulduğunu, senedi verenin yazılı bir delille ispat etmesi gerekmektedir. Yargıtay İBK. 24.3.1989 gün ve 1988/1 Esas, 1989/2 Karar, sayılı kararında "Uygulamada açığa imza olarak adlandırılan bu durumda senedin sözleşmeye aykırı doldurulduğunda borçlunun yazılı bir belge ile ispat etmesi gerekmektedir" demek sureti ile ispat yükü ve ispat şeklini açıklamıştır. Somut olayda; davacı taraf davacının doğumdan itibaren fiil ehliyetinin bulunmadığını, dolayısıyla bono tanzim tarihi olan 08.02.2022 tarihi itibariyle davacının fiil ehliyetinin olmadığı iddia edilmiştir. Dosyaya alınan Kocaeli 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2022/482 esas 2022/925 karar sayılı dosyasında alınan 27.04.2022 tarihli Derince Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin raporunda davacıya vasi tayini gerektiği yönünde rapor tanzim edildiği, anılan rapora dayanılarak davacının annesi olan ...’un velayeti altında bırakıldığı, anılan davanın davaya konu senet tanzim tarihinden sonra 16.03.2022 tarihinde açıldığı ve 26.05.2022 tarihinde karar verildiği görülmüştür. Mahkemece dosya kapsamında davacının tüm tedavi evrakları temin edilerek dosya Adli Tıp Kurumuna gönderilmiş, Gözlem İhtisas Dairesinin davacıyı 18.09.2023-20.09.2023 tarihlerinde müşahede altına alarak ve davacının tüm tedavi evrakları da değerlendirilerek yaptığı inceleme sonucunda davacının senet tanzim tarihinde fiil ehliyetine haiz olduğunun değerlendirildiği; yapılan itirazlar üzerine Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Dairesi tarafından yapılan 08.12.2023 tarihli raporda ve yine itirazlar üzerine alınan Adli Tıp Kurumu Birinci Üst Kurulunun 07.05.2024 tarihli raporunda da davacının senet tanzim tarihi itibariyle fiil ehliyetine haiz olduğunun değerlendirildiği, anılan raporların dosyadaki tüm tedavi evraklarını değerlendirerek hazırlandığı, yine davacının gözleme altına alınarak da değerlendirme yapıldığı, bu haliyle mahkemece anılan raporların hükme esas alınmasının yerinde olduğu anlaşılmakla davacının bu yöndeki istinaf istemleri yerinde görülmemiş ve davacının senet tanzim tarihi itibariyle fiil ehliyetinin olduğu, 4721 sayılı yasanın 9.maddesi gereği kendi fiiliyle borç altına girebileceği de anlaşıldığından davacının bu yöndeki istinaf istemleri yerinde görülmemiştir. Ancak; davacının iddiaları arasında irade bozukluğu hallerinin de olduğu ve yukarıda açıklandığı üzere hukuki işlemlerdeki irade bozukluğu iddiaları, 6098 sayılı HMK’nın 203-(1)-ç) maddesinde senede karşı senetle ispat zorunluluğunun istisnaları arasında sayılmıştır. Sözleşme resmî senetle yapılmış olsa dahi 4721 sayılı TMK’nın “Resmî belgelerle ispat” kenar başlıklı 7. maddesi “Resmî sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur. Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, her hangi bir şekle bağlı değildir” hükmünü taşıdığından, korkutma (ikrah) olgusunun tanık dâhil her türlü delille ispatı mümkündür." şeklinde açıklamıştır. Anılan açıklamalara göre irade bozukluğu hallerinin tanıkla ispatının mümkün olduğu ve davacının delilleri arasında tanık delilinin de bulunduğu dikkate alındığında, davacının irade bozukluğu iddialarına ilişkin olarak tanıklarının dinlenmesi ve oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken mahkemece davacının tanıklarının irade bozukluğu iddialarına ilişkin dinlenmeden eksik araştırmaya dayalı olarak karar verilmesi hatalı olmuştur. Açıklanan tüm bu gerekçelerle; davacının istinaf isteminin yukarıda yazılan nedenlerle kabulüne, diğer istinaf istemlerinin reddine, kararın açıklanan gerekçeler doğrultusunda kaldırılmasına ve davanın yeniden görülmesi için 6100 sayılı HMK'nın 353-(1)-a)-6) maddesi gereğince; dosyanın mahkemesine gönderilmesine karar vermek gerekmiştir. H Ü K Ü M: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere; 1-Davacının ilk derece mahkemesinin kararına ilişkin istinaf başvurularının 6100 sayılı HMK'nın 353/1-a.6 maddesi gereğince; yukarıda açılanan hususlara ilişkin olmak üzere ESASTAN KABULÜNE, diğer istinaf istemlerinin reddine, 2-Kocaeli 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 03/10/2024 tarih, 2022/299 Esas - 2024/483 Karar sayılı kararının KALDIRILMASINA, 3-Dosyanın açıklanan eksikliklerin giderilmesi için mahkemesine GÖNDERİLMESİNE, 4-İstinaf eden tarafından yatırılan istinaf karar harcının talebi halinde ve ilk derece mahkemesi tarafından istinaf edene iadesine, 5-İstinaf eden tarafından istinaf başvurusu için yapılan giderlerin, esas hükümle birlikte ilk derece mahkemesi tarafından yargılama giderleri içinde değerlendirilmesine, 6-Kararın 6100 sayılı HMK'nın 359/4 maddesi uyarınca; ilk derece mahkemesi tarafından taraflara tebliğine, 7-İstinaf incelemesi duruşmasız yapıldığından vekalet ücreti takdirine yer olmadığına, İlişkin; 6100 sayılı HMK'nın 362/1-g maddesi gereğince dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda oybirliği ile KESİN olarak karar verildi.09/04/2026 Başkan ... e-imzalıdır Üye ... e-imzalıdır Üye ... e-imzalıdır Katip ... e-imzalıdır * Bu belge, 5070 sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak elektronik imza ile imzalanmıştır.*