4. Ceza Dairesi 2022/13381 E. , 2025/6097 K. İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2020/422 E., 2021/790 K. SUÇ : Cumhurbaşkanına hakaret HÜKÜM : İstinaf başvurusunun esastan reddi TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında verilen hükmün temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde sunulduğu ve temyiz dilekçesinde temyiz sebebine yer verildiği, temyiz isteminin reddin…
**4. Ceza Dairesi 2022/13381 E. , 2025/6097 K.** **"İçtihat Metni"** İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2020/422 E., 2021/790 K. SUÇ : Cumhurbaşkanına hakaret HÜKÜM : İstinaf başvurusunun esastan reddi TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında verilen hükmün temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde sunulduğu ve temyiz dilekçesinde temyiz sebebine yer verildiği, temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü: I. HUKUKÎ SÜREÇ Sanık hakkında Cumhurbaşkanına hakaret suçundan İlk Derece Mahkemesince verilen mahkûmiyet hükmüne yönelik Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. II. TEMYİZ SEBEPLERİ Sanık müdafiinin temyiz istemi; kararın gerekçesiz olduğuna, davaya konu karikatürlerin sanatsal üretim, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine, karikatürlerin katılanın başbakan olduğu dönemde çizildiğine, karikatürlerin içeriği ve katılanın Cumhurbaşkanı olarak tasvir edilmediği göz önüne alındığında eylemin Cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturmayacağına, sanığın amacının karikatürleri arşiv amaçlı vasisine göndermek olup dış dünyada sonuç doğuran bir beyana dönüşmediğinden beraat kararı verilmesi gerektiğine, hükmün verildiği duruşmada mazeret dilekçesi hukuka aykırı şekilde reddedilerek savunma haklarının kısıtlandığına, tekerrür hükümlerinin uygulanmaması gerektiğine, erteleme ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması müesseselerinin uygulanmamasına dair gerekçe bulunmadığına, usulüne uygun katılma talebi ve vekaletname bulunmadığından katılan lehine vekalet ücretine hükmedilmesinin mülkiyet hakkını ihlal ettiğine yöneliktir. III. GEREKÇE Eleştiri boyutunu aşan ve katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edecek nitelikte bulunan davaya konu karikatürlerin, katılanın Cumhurbaşkanı olduğu tarihte sanık tarafından mektup yoluyla cezaevi dışına gönderilmek istendiği ve bu mektubun mektup okuma komisyonu tarafından inceleneceğinin sanık tarafından bilindiği anlaşılmakla; sanığın atılı suçu işlediğine yönelik Mahkemenin takdir ve gerekçesinde hukuka aykırılık görülmemiştir. Delillerin tartışıldığı ve sanığın sorgusunun yapıldığı oturumda hazır bulunan sanık müdafiine esas hakkında savunmasını yapmak üzere süre verildiği ancak belirlenen tarihte yapılan oturuma katılamayacağını bildiren sanık müdafiinin mazeretini delillendirmediği anlaşılmakla mazeret talebinin reddine dair ara kararda Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınan savunma hakkının kısıtlanması sonucuna neden olacak koşulların gerçekleşmediği anlaşılmıştır. Sanığın adli sicil kaydında görülen ilamın tekerrüre esas olduğu ve bu ilamın erteleme ile hükmün açıklanmasının geri bırakılması müesseselerinin uygulanmasına engel teşkil ettiği belirlenmiştir. UYAP üzerinde yapılan incelemede katılan vekilinin vekaletnamesinin bulunduğu ve 16.09.2019 tarihli dilekçe ile davaya katılmayı talep ettiği, Mahkemece 03.12.2019 tarihinde bu talebin kabul edildiği anlaşılmakla katılan lehine vekalet ücretine hükmedilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir. Sanığa yükletilen Cumhurbaşkanına hakaret eylemiyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerinin ve bu eylemin sanık tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, Eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve Kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, Cezanın kanuni bağlamda uygulandığı anlaşıldığından, yapılan incelemede hukuka aykırılık görülmemiştir. IV. KARAR Gerekçe bölümünde açıklanan nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi kararında sanık müdafii tarafından öne sürülen temyiz sebepleri ve 5271 sayılı Kanun'un 289/1. maddesi ile sair nedenler yönünden yapılan temyiz incelemesi sonucunda hukuka aykırılık görülmediğinden 5271 sayılı Kanun'un 302/1. maddesi gereği, Tebliğname'ye uygun olarak, oy çokluğuyla TEMYİZ İSTEMİNİN ESASTAN REDDİ İLE HÜKMÜN ONANMASINA, Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun'un 304. maddesi uyarınca Tekirdağ 2. Asliye Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 07.04.2025 tarihinde karar verildi. KARŞI OY Sayın çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık, sanığın yazdığı sözlerin Cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturup oluşturmadığı noktasındadır. Barışçıl ve özgür bir toplum hedefi ancak demokratik yönetim ilkelerinin egemen kılınması ile gerçekleşebilir. Bu kapsamda toplumların gelişmesi, insanlığın ilerlemesi ancak demokratik bir toplumda olanaklıdır. Bir toplumun demokratik olup olmadığının tespiti hiç kuşkusuz tek parametre ile ölçülemez ancak bunlardan biri var ki olmazsa olmaz ölçütü olan ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğünün olmadığı bir toplum demokratik toplum değildir. Anayasa’nın “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” kenar başlıklı 26. maddesi “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir. Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir. AİHM’nin 07/12/1976 tarih 5493/12 başvuru nolu Handyside-Birleşik Krallık kararında belirttiği artık klasikleşen bir retorik ile söylersek “İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır. AİHS 10. md ile güvence altına alınan ifade özgürlüğün sınırsız olmadığı 10/2. madde de belirlenen gerekçelerle sınırlandırılabileceği hüküm altına alınmıştır. Sözleşmede yer alan bu düzenleme AİHS içtihatları ile açıklığa kavuşturularak Avrupa kamu düzeninin yaşam ve hukuk pratiğinin vazgeçilmezi haline getirilmiştir. AİHM’nin ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerde uyguladığı testi dosyamızdaki somut olaya ilişkin olması nedeniyle sadece başkalarının şöhretini ve haklarını koruma amacıyla ifade özgürlüğünün kısıtlanması ile sınırlı tutarak değerlendireceğiz. Başkalarının şöhretini ve haklarını koruma amacıyla ifade özgürlüğünün kısıtlanması ulusal otoritelerin öteki gerekçelerden daha fazla öne sürdüğü “meşru amaç” olagelmiştir. Bundan dolayıdır ki, AİHM, bu alanda ifade özgürlüğüne tanınan yüksek korumayı kapsayan geniş çaplı bir içtihat geliştirmiştir. Bu alandaki temel tartışma konusu, ifade özgürlüğünün kullanılması ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın nasıl ve hangi ölçütlere göre saptanacağı ile ilgilidir. Kişilik hakkının korunma gerekçesiyle ifade özgürlüğü kullanılamaz bir hale getirilmemelidir. Kişilik Haklarının Korunması Sözleşme’nin 8. maddesi tarafından güvence altına alınan bir haktır. AİHM’in Sözleşme’nin 8. ile 10. maddeleri arasında bir çatışma olduğunda, başka bir anlatımla terazide bir yanda “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihini daha çok ifade özgürlüğünden yana kullandığı söylenebilir. Bu nedenle kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığına kuşku yoktur. Ancak müstehcen, saldırgan, aşağılayıcı, onur kırıcı, şiddeti teşvik eden veya nefret içeren söz ve yazı ile hakaret, sövme, kötüleme, iftira, sırf ar ve hayâ duygularını incitmeyi amaçlayan düşünce açıklamaları hukukun koruma alanı dışında kalırlar. AİHM’nin içtihatlarında kabul edilebilir eleştirinin sınırı bakımından bir hiyerarşi oluşturduğu söylenebilir. Buna göre kabul edilebilir eleştirinin sınırı en geniş anlamda bir siyasal organ söz konusu olduğunda geçerli olmakta, bunu sırası ile politikacılar, kamu görevlileri ve sıradan vatandaşlar takip etmektedir. Dabrowski/Polonya davasında, bir gazeteci yerel bir siyasetçi ile ilgili devam etmekte olan ceza yargılamasına dair yazdığı yazıların gazetede yayınlanmasının ardından hakaret suçundan mahkûm olmuştur. Başvuran, hakaret ettiği iddia edilen belediye başkanının, hırsızlık suçundan ceza almasının ardından 'soyguncu belediye başkanı' olarak tanımlamıştır. AİHM, bu başvuruda, 10 uncu maddenin ihlal edildiğine karar verirken, gazetecinin bir dereceye kadar abartma hakkına sahip olmasına ve belediye başkanının kamuya mal olmuş bir kişi olarak, bazıları olgusal temelden yoksun olmayan değer yargısı olarak değerlendirilebilecek eleştirilere karşı, daha fazla hoşgörü göstermek zorunda olmasına özel bir ağırlık vermiştir. (Dabrowski /Polonya, 18235/02, 19/12/2006) AİHM siyasetçiler bakımından ilkelerini koyduğu ve bu konuda geniş değerlendirmelerde bulunduğu ilk dava Lingens/Avusturya kararıdır. Söz konusu olayda, Avusturya’da 1975 yılında yapılan seçimlerden sonra, bir gazeteci olan başvuran Lingens, geçmişinde Nazi faaliyetleri bulunan bir siyasetçi ile koalisyon kuracağını açıklayan Federal Şansölye Bruno Kereiski’yi eleştiren yazılarında, “ahlaksızca”, “yüz kızartıcı”, “en adi türden fırsatçılık” ifadelerine yer vermiştir. Başvuranın para cezasına mahkum olduğu bu davada AİHM, politikacıların kendilerine yöneltilen ağır eleştirilere tahammül etmek durumunda olduğunu vurgulamış ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varmıştır. AİHM, içtihatlarını tekrar ederek, siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği ilkesine dayanmış ve mahkûmiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğuna hükmetmiştir. Hararetli siyasi tartışmaların yaşandığı bir arka plan ışığında, başvurucunun açıklamaları, saldırgan olmakla birlikte hakaret niteliğinde görülmemiştir (Lingens/Avusturya, 9815/82, 08/07/1986) AİHM Lingens/Avusturya kararının ardından aynı ilkeleri Oberschlick/Avusturya kararında da tekrar etmiştir. Bu kararda da; bir siyasi parti liderinin İkinci Dünya Savaşına katılan askerler ile ilgili olarak yapmış olduğu açıklamalar sonrasında gazeteci olan başvuran tarafından “ahmak/aptal” şeklinde ifadeler kullanması nedeniyle, başvuran hakkında başlatılan ceza davası sonucunda mahkumiyetine karar verilmiştir. AİHM, siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği ilkesini yineleyerek mahkûmiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğunu bu sebeple de başvuran hakkında ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir (Oberschlick/Avusturya, 20834/92, 01/07/1997). Siyasetçiler/politikacılar için ortaya koyduğu ilkelerin aynısını AİHM, hükümet politikaları için yapılan eleştiriler ve yorumlar için de kabul etmiştir. Bu kapsamda Castells/İspanya kararında AİHM hükümet politikalarına karşı yapılan eleştiri ve yorumların siyasetçilerden bile daha geniş olduğuna vurgu yapmıştır. AİHM kararında hükümetin eylem ve işlemlerinin sadece yasama ve yargı organları tarafından değil aynı zamanda gazeteciler ve kamuoyu tarafından da takip edilmekte ve eleştirilmekte olduğunu belirtmiştir. Bu itibarla, hükümetlerin söz konusu eleştirilere yönelik başka yollardan cevap verme hakkının bulunduğuna dikkat çeken AİHM, ceza yaptırımlarına yönelik makul ve aşırıya kaçmayan tedbirleri alabileceğine hükmetmiştir. (Castells/İspanya, 11798/85, 23/04/1992) Eon/Fransa davasında AİHM, bir siyasî eylemcinin, 2008 yılında Fransa Cumhurbaşkanı‘nın ziyareti sırasında, Cumhurbaşkanı korteji geçmek üzereyken, üzerinde “Defol git, salak herif” yazılı bir pankart açarak Fransa Cumhurbaşkanı’na hakaret etmekten hüküm giymesini incelemiştir. AİHM, bu içtihadında yerginin, pek çok kez, özünde var olan abartma ve saptırma vasıfları yoluyla, doğal olarak kışkırtmayı ve galeyana getirmeyi amaçlayan bir sanatsal ifade ve toplumsal eleştiri biçimi olduğunu belirttikten sonra, ceza verilmesinin, güncel konular hakkında yergi niteliğinde ortaya konulan ifade biçimleri üzerinde bir soğutma etkisi yapmasının mümkün olduğu ifade edilmiştir. Bu tür ifade biçimlerinin kendisi, kamu menfaatini ilgilendiren sorunların serbestçe tartışılmasında oldukça önemli bir rol oynayabilmektedir ki; serbest tartışma olmadan demokratik toplum mümkün olamaz. (Eon/ Fransa, 26118/10, 14/03/2013) Yukarıda belirtilen AİHM kararlarında vurgulandığı üzere ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamanın siyasetçilere yönelik eylemlerde meşru bir amaca yönelik olması yetmez ayrıca bu sınırlamanın demokratik toplumda gerekli olduğunun da ispatlanması gerekir. Bunun sınırları ise müdahalenin zorlayıcı bir toplumsal talebe dayanması ile ölçülü olması zorunluluğudur. Sanığın cezalandırılmasına dayanak yapılan sözlerin kullanılan bağlam bütünlüğünden koparılmadan değerlendirildiğinde tek başına Cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturacak nitelikte olmayıp bir değer yargısı niteliğindedir. Somut olgu isnadı içermeyen değer yargısı niteliğindeki bir sözden dolayı sanığın cezalandırılmasının ifade özgürlüğüyle örtüşmediği kanaatindeyim. Ayrıca sanığın cezalandırılmasını gerektiren demokratik toplumda acil bir toplumsal ihtiyacın varlığından söz edilemez. Yine yazılan söz karşılığı verilen hapis cezasının orantılı olduğu da söylenemez. Bu yönüyle ifade özgürlüğüne yönelen bu sınırlamanın demokratik toplum gereklerine uygun olmadığı düşüncesiyle sanığın beraati yerine mahkumiyet kararının onanması yönündeki sayın çoğunluğun görüşüne karşıyım.