T.C. ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 27. HUKUK DAİRESİ Esas No: 2025/59 - Karar No:2026/412 T.C. ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 27. HUKUK DAİRESİ DOSYA NO : 2025/59 KARAR NO : 2026/412 T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A K A R A R BAŞKAN : ... (...) ÜYE : ... (...) ÜYE : ... (...) KATİP : ... (...) İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : ANKARA 10. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ TARİHİ : 20/11/2024 NUMARASI : 2020/268 E-2024/809 K DAVANIN KONUSU : Alacak (Eser Sözleşmesinden Kaynaklanan) KARAR TARİ…
T.C. ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 27. HUKUK DAİRESİ Esas No: 2025/59 - Karar No:2026/412 T.C. ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 27. HUKUK DAİRESİ DOSYA NO : 2025/59 KARAR NO : 2026/412 T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A K A R A R BAŞKAN : ... (...) ÜYE : ... (...) ÜYE : ... (...) KATİP : ... (...) İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : ANKARA 10. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ TARİHİ : 20/11/2024 NUMARASI : 2020/268 E-2024/809 K DAVANIN KONUSU : Alacak (Eser Sözleşmesinden Kaynaklanan) KARAR TARİHİ : 14/04/2026 KARAR YAZIM TARİHİ : 14/04/2026 Davacı vekili tarafından davalı aleyhine açılan eser sözleşmesinden kaynaklanan alacak istemine ilişkin davada mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen karara karşı süresi içinde taraf vekillerince istinaf başvurusunda bulunulması üzerine yapılan incelemede; GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ: Davacı vekili; müvekkilinin EPDK’dan aldığı lisans kapsamında ... RES projesi için davalı şirket ile 8 adet rüzgar türbini tedarik, kurulum ve devreye alınması konulu 20.06.2016 tarihli ... Extension RES Wind Power Project (Tedarik ve Kurulum) Sözleşmesi akdettiğini, sözleşmenin 5. maddesi uyarınca tamamlama (devreye alma ve teslim) tarihinin 19.01.2017 günü olduğunu, müvekkili şirket tarafından sözleşmede belirlenen süre içinde konteynırların yerleştirileceği sahanın alt yapı tesisleri ile birlikte hazır duruma getirildiğini, ancak davalı şirketin taahhüt ettiği montaj takvimine uymadığını, saha hazır olduğu halde zamanında montaja başlamadığını ve sonuçta takvimin sarkmasına ve kış koşullarının ağırlaşmasına sebebiyet vererek rüzgâr tribünlerinin teslimini geciktirdiğini, davalı şirkete gönderilen Ankara 15. Noterliği'nin 24.01.2017 tarih ve 01053 no'lu ihtarnamesi ile 19.01.2017 tarihi itibari ile teslimde geciktiği ve 20.01.2017 tarihinden itibaren sözleşmenin 5.6.3 maddesi gereğince gecikme cezası işletilmeye başlandığı ve gecikme cezalarına ilişkin faturaların 5.6.5 maddesi gereği tanzim edilerek gönderileceğinin bildirildiğini, davalı tarafın sözleşmeye aykırı davranışları ile sebebiyet verdiği bu gecikmenin müvekkili şirketin kamu yararı kapsamında yürütülen projeyi faaliyete geçirememesine, üretim gelirinden mahrum kalmasına, taahhüdü altında olan yolların açık tutulması için gerekli ekip ve ekipmanlara önemli tutarda harcama yapmasına neden olduğunu, müvekkili şirketin sözleşmenin 5.6.3 maddesi kapsamında o tarihe kadar oluşan gecikme için fatura düzenleyerek davalıya gönderdiğini ancak davalı tarafın Beşiktaş 26. Noterliği'nin 08.02.2017 tarihli 04823 no'lu cevabi ihtarnamesi ile teslimin gerçekleşmediğini kabul etmiş ise de haksız ve dayanaksız nedenler ileri sürerek faturayı iade ettiğini, davalı şirket tarafından müvekkili şirkete mail olarak gönderilen günlük iş durumunu gösterir ilerleme raporlarında 4 set kanadın sahaya ulaştırılmadığı dolayısıyla taşıma montaj işlerinin tamamlanmadığı, ancak tamamlanmayan işler bedelinin akreditif açan bankadan tahsil edildiğinin öğrenildiğini, Ankara 15. Noterliği'nin 20.02.2017 tarih 02610 yevmiye no'lu ihtarnamesi ile akreditifin geri çekilmesi, fatura ve ödemenin iptal edilmesi gerektiğinin ihtar edildiğini, sözleşmeye konu rüzgar türbinlerinin 22.01.2017, 10.03.2017, 14.03.2017 (2adet), 30.03.2017, 03.04.2017 (2 adet), 20.04.2017 tarihlerinde müvekkili şirkete teslim edildiğini ileri sürerek, sözleşme gereği ödenmesi gereken gecikme cezasının tespiti ile şimdilik 10.000 Euro’nun 1 yıllık Avrupa Bankalar Arası Satış oranı artı yüzde 3 oranında günlük faizi ile birlikte tahsil tarihindeki döviz kuru üzerinden davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, taraflar arasında akdedilen sözleşmenin 18. maddesinde uyuşmazlık halinde başvurulacak çözüm yolunun tahkim olarak belirlendiğini, bu nedenle tahkim itirazında bulunduklarını, sözleşmeden kaynaklı cezai şart talebinin belirli/belirlenebilir olduğunu bu nedenle de belirsiz alacak veya kısmi dava olarak talep edilemeyeceğini, devreye alma ve teslim süresinin son tarihinin 19.01.2017 olarak iddia edilmesine karşın bu tarihin 04.02.2017 tarihi olduğunu, sözleşmede sadece son teslimin süresinin belirtildiğini, yan işlerin tamamlanma sürelerinin belirtilmediğini, müvekkili şirketin sözleşme gereği son teslim tarihine uygun davrandığını ve sonuç olarak nihai işin teslim ve tamamlanma süresinde gecikme yaşanmadığını, diğer yan işlerin süreye ve cezaya bağlanmadığını, süreye ve cezaya bağlanan işlerin sözleşmeye uygun şekilde ifa edildiğini savunarak, davanın reddini talep etmiştir. Mahkemece 21.03.2019 tarih ve 2018/561 Esas- 2019/246 Karar sayılı davanın tahkim yoluyla görülüp sonuçlandırılması gerektiğinden reddine dair verilen karara karşı davacı vekilince istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Dairemizin 04.06.2020 tarih ve 2020/441 Esas- 2020/564 Karar sayılı kararı ile davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, mahkeme kararının HMK'nın 353/1-a.4 maddesi gereğince kaldırılmasına karar verilmiştir. Mahkemece Dairemizin kaldırma kararından sonra yapılan yargılama sonucunda; iddia, savunma, taraflar arasındaki sözleşme hükümleri, teslime ilişkin bilgi ve belgeler, yazışmalar, defter ve kayıt bilgileri ve düzenlenen raporların içeriğinden, taraflar arasında eser sözleşmesi imzalandığı ve davalının eseri teslim ettiği sabit olup, esasen, eserin teslimine ve bedelin ödenmesine yönelik taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmadığı, yapılan yargılama, benimsenen bilirkişi raporu, sözleşme hükümleri, zaman çizelgesi ve ana edimin bir bütün olarak değerlendirilmesi sonrasında, her bir WTG'nin 03/02/2017 tarihinde tesliminin yapılması gerektiği, davalının ise WTG'leri farklı farklı tarihlerde olmak üzere geç teslim ettiği ve gün esası üzerinden 355 günlük gecikmesinin olduğunun anlaşıldığı, sözleşmenin 5.6 maddesinde gecikme halinde tazminatın nasıl ödeneceği, WTG başına günlük 2.000 Euro olarak tespit edildiği, ödenmeyen meblağ için bir (1) yıllık Avrupa Bankaları Arası Teklif Edilen Faiz Oranı(EURIBOR)+3 günlük faiz oranı olacağı belirlenmiş bulunduğu ve her halde tüm zararın bedelin %10 geçmemesine yönelik olduğu, her ne kadar sözleşme tercümesinde gecikme tazminatı ifadesi kullanılmış ise de bu düzenlemedeki asıl amacın, teslim borcunu belirlenen zaman ve yerde yapılmasına yönelik bulunduğu, tarafların iradelerinin de bu yönde olduğu, yazışmalar, ihtarlar, faturalar ile dava cevap dilekçelerinde anılan hükmün gecikme cezası olarak kabul edildiği anlaşıldığından, bu cezanın ifaya ekli ceza niteliği taşıdığı sonucuna varıldığı, toplanan kanıtlar, dosya kapsamına uygun ve benimsenen bilirkişi raporu kapsamından, ifaya ekli bu cezai şartın tutarının 710.000,00 Euro olduğu, her ne kadar işin teslim alınması davacı tarafından yapılmış ise de, teslimden önce çektiği ihtar ve yazışmalarla ifaya ekli bu ceza alacağını saklı tuttuğu ve talep hakkını koruduğunun tespit edildiği, başka bir ifadeyle, davacının gecikmeden kaynaklı ceza alacağını talep etme koşullarının bulunduğunun kabul edildiği, TBK'nın 182.maddesi hükmü uyarınca tarafların, cezanın miktarını serbestçe belirleyebileceği ancak, hakim aşırı gördüğü ceza koşulunu kendiliğinden indirebilecek olup, anılan hükmün, basiretli hareket etmek durumunda olan tacirler arası sözleşmelerde kural olarak uygulanmamakla birlikte, cezanın tamamen tahsili ceza borçlusunun ekonomik olarak mahvına neden olması halinde de Yargıtay içtihatlarına göre, tacirler arası uyuşmazlıklarda da uygulanmasının kabul gördüğü, bu durum karşısında, davalının defter ve kayıtları üzerinde yapılan inceleme sonucu sermayesini kaybettiği ve teknik olarak borca batık durumda bulunması, sözleşmede asıl edimlerin ifa edilmesi ve tüm kanıtlar dikkate alınarak takdiren bu alacağın 3/4 oranında indirim yapılarak davalının 177.500,00 Euro'dan sorumlu olacağının kabul edildiği, davacı, davasını kısmi eda ve külli tespit olarak belirsiz şekilde açmış olup, taraflar arasındaki sözleşme hükümleri gecikme cezası alacağının belirlenmesi bakımından gayet açık olmakla, edimin ne olduğu, ne zaman teslim edileceği, gecikme halinde gecikme cezasının günlük olarak belirleneceği ve alacağın miktarının ne tutarda olabileceği belirlenebilir nitelikte olduğundan, davacının işbu davasını belirsiz alacak davası olarak açmasında hukuki yararı bulunmadığı ancak davacının davasının bu şekilde açması, usulen davanın reddini gerektirmediği, dava hakkının korunması, usul ekonomisi ve hak kaybının önlenmesi bakımından dava, kısmi dava olarak kabul edilmiş olup, yargılamaya devam edildiği, 19/10/2023 tarihli talep artırım dilekçesi de ıslah dilekçesi olarak değerlendirildiği ancak bu ıslah dilekçesine karşı davalı taraf süresinde zamanaşımı itirazında bulunmuş olmakla, taraflar arasındaki uyuşmazlığın eser sözleşmesinden kaynaklandığı, işin teslim edildiği tarih ile ıslahın yapıldığı tarih esas alındığında, 5 yıllık zamanaşımı süresi dolduğu kabul edilerek, davacının ıslaha konu alacağının zamanışımına uğradığı sonucuna varıldığı, davacı taraf sonraki tarihli dilekçesiyle ikinci kere ıslah dilekçesi vermiş ise de, bir davada bir kere ıslah yapılacağından bu talebe itibar edilmediği gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davacı vekili istinaf başvurusunda; kanunların geriye yürümezliği ilkesi yönünden; Anayasa'nın 2.maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesinin vazgeçilmez unsurlarından birisi kanunların hukuk güvenliği sağlamasının, bu doğrultuda geleceğe yönelik, öngörülebilir kurallar içermesinin gerekliği olduğunu, kanunların geriye yürümezliği ilkesi uyarınca kanunların kamu yararı ve kamu düzeninin gereği kazanılmış hakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi kimi aykırı durumlar dışında ilke olarak yürürlük tarihlerinden sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılacağını, yürürlüğe giren kanunların geçmişe etkili olmamasının hukukun genel ilkelerinden olduğunu, davanın açıldığı 27.07.2018 tarihinde HMK'nın 107/3 fıkrasının yürürlükte olduğunu, kısmi eda külli tespit davası açılabileceğini düzenleyen bu fıkranın 22.07.2020 tarihinde mülga olduğunu, dolayısıyla her davanın açıldığı tarih itibariyle yürürlükte olan yasa hükümlerine göre görülüp karara bağlanması gerektiği düzenlemesi karşısında mahkemenin "Her ne kadar davanın belirsiz alacak davası açılmış ve bu şekilde devam etmiş ise de davanın niteliği dikkate alındığında davanın kısmi dava olarak açıldığı anlaşıldığından davanın bu şekilde devam etmesine karar verildi..." şeklindeki ara karar oluşturarak buna göre hüküm kurmasının hatalı olduğunu, davanın belirsiz alacak davasına konu edilebilir olup, HMK'nın 107.maddesinde bu hususun düzenlendiğini, daha sonra 28.07.2020 tarihli ve 31199 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7251 Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun'un 7. maddesiyle başlığı ile ikinci ve üçüncü fıkralarında değişiklik yapıldığını, HMK'nın 107. maddesi “Belirsiz alacak davası” başlığı ile davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilecek olup, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebileceğini, aksi takdirde davanın, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanacağını, hükümet tasarısında yer almayan belirsiz alacak davasını düzenleyen HMK'nın 107. maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi ile ihdas edildiğini ve kanunlaştırıldığını, davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gerekli olup, belirleyememe hâlinin, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanması gerektiğini ve alacağın belirsiz olup olmadığı ile ilgili olarak bazı kıstasların kabul edildiğini, ayrıca hakimin takdiri veya yasal nedenlerle indirim yapılarak alacak miktarı veya değerinin belirlenmesi halinde alacağın belirsiz olduğunu, mahkemece 20.03.2024 tarihli ara kararı ile "Davalının defter ve kayıtlarının incelemesini yapan bilirkişiden ek rapor alınmak üzere İstanbul Nöbetçi Asliye Ticaret Mahkemesine talimat yazılmasına, davalı şirketin hali hazır mali durumunun tespit edilmesi, aktif, pasif mal durumunun belirlenmesi, öz kaynak değerlendirmesi yapılması, şirketin borca batık olup olmadığı, olası cezai şartın şirketin iktisaden mahvına neden olup olmayacağı yönünde değerlendirme yapılması bakımından ek rapor düzenlenmesinin istenilmesine" şeklinde karar verilerek dosyanın bilirkişiye tevdi edildiğini, mahkemece bu belirlemenin ve hatta –kural olarak tacirler arasında cezai şarttan indirim yapılamayacağı- hükmüne de aykırı olarak indirim yapılmış olmasının dahi dava konusu alacağın likit olmadığının ve belirsiz olduğunun göstergesi olduğunu, hukuki niteliği itibariyle talep arttırım işleminin ıslah olmayıp, ıslahın HMK'nın 176 vd maddelerinde, bedel artırımın ise HMK'nın 107.maddesinde yer verilen bir düzenleme olduğunu, mahkemece, davanın baştan itibaren kısmi dava olduğunun kabul edilmesi halinde, HMK'nın 107.maddesi kapsamında “bedel artırım” talebi ile verilen bir dilekçenin ancak yok sayılabileceğini, mahkemece her ne kadar davalı tarafın da belirsiz alacak davasına ilişkin itirazları olduğu gerekçelerine yer verilmiş ise de, davalı tarafın 09.10.2024 tarihli dilekçesinde "HMK’nın 115/2 maddesi uyarınca davacıya davasını tam dava olarak devam ettirmesi ve harcı tamamlatması konusunda kesin süre verilmesini..." beyanlarının bulunduğunu, davalının açık muvafakati ve HMK gereğince bedel artırım talebinin niteliği itibariyle ıslah olmaması üzerine ıslah taleplerinin iletilmiş olup, davalı tarafından da zamanaşımı itirazında bulunulmadığını, HMK ve Yargıtay kararlarında bedel artırım talebinin hukuki niteliği itibari ile ıslah olarak değerlendirilmediğinden, 31.10.2024 tarihli dilekçenin ikinci bir ıslah olarak kabulünün mümkün olmadığını, mahkemenin dava türünü kısmi dava olarak belirlemesinin hatalı olduğunu, mahkeme tarafından sözleşme türünün hatalı belirlendiğini, taraflar arasındaki sözleşmenin eser sözleşmesi değil nitelikli satış/ tedarik sözleşmesi olduğunu, sayılan hatalı tespit ve değerlendirmelerden ayrı olarak sözleşmenin türünün de mahkemece yanlış belirlendiğini, “... RES Genişletme Rüzgar Enerjisi Projesi Tedarik ve Kurulum Sözleşmesi” başlığını taşıyan davaya konusu sözleşmenin, 8 adet rüzgar türbininin satın alınması, montajı ve devreye alınması ile ilgili imzalanan bir Tedarik Sözleşmesi olduğunu, rüzgâr santrali projelerinin sözleşmesel boyutunun, tedarik sözleşmesi ve servis sözleşmesi olmak üzere iki ana gövdeden oluştuğunu, uygulamada Supply and Installation Agreement veya Turbine Supply Agreement olarak anılan tedarik ve kurulum sözleşmelerinin (Tedarik Sözleşmeleri), tedarikçi tarafından belirli sayı ve nitelikteki rüzgâr türbinlerinin üretimi, nakliyesi, kurulumu ve devreye alınmasını hususlarını düzenleyen hukuki zeminler olduğunu, satıcının üretim yükümlülüğünün bulunduğu durumlarda nitelikli satış sözleşmesinden söz edebilmek için üretimin sipariş üzerine özel olarak yapılmamış olması gerektiğini, eser sözleşmesinde ise özellikleri önceden belli olmayan bir mal, iş sahibinin istediği özelliklere göre imal edilir ve tüm özelliklerinin de eser ortaya çıktıktan sonra tam olarak bilinebilir hâle geldiğini, bu açıklamalar kapsamında değerlendirildiğinde, davaya konu sözleşme ile tedariki sağlanan rüzgar tribünleri üretim güçlerine göre standart özelliklere sahip olduklarından satın alan müvekkili firmaya özel bir üretim yapılmadığını (YHGK'nın 22.11.2017 tarih ve 2017/15-2694 E- 2017/1425 K, 14.02.2019 tarih ve 2017/15-424 E- 2019/143 K), montaj yükümlülüğü içeren bir sözleşmenin satış sözleşmesi olarak nitelendirilebilmesi için sözleşmeye konu malvarlığı değerinin devrine ilişkin maddi edimin satılanın montajına ilişkin iş görme edimine nazaran ön planda olması gerektiğini, davaya konu sözleşmenin 7.1.1 maddesinde bedelinin "Tedarik Bedeli, KDV ve diğer geçerli vergiler veya harçlar hariç 24.212.000 EUR (yirmidörtmilyonikiyüzonikibinEuro) olacaktır." şeklinde düzenlendiğini, yine sözleşme ek 9.1 maddesinde daha ayrıntılı olarak yer verildiği gibi, bu bedelin 22.909.569,00 Euro’luk kısmının türbin bedeli olduğunu, satın alınan malzeme bedelinin %95’ini oluşturduğunu, sözleşmenin ağırlıklı unsurunun rüzgar tribünü satışı/ tedariki olduğunu, montaj için öngörülen bedelin ise sadece 1.302.431 Euro olduğunu, dava konusu sözleşmenin eser sözleşmesi kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olmadığını, zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmesinin hatalı olduğunu, davanın eser sözleşmesinden kaynaklanmayıp, satış/ tedarik sözleşmeleri için öngörülmüş olan 10 yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunu, taleplerinin zamanaşımı süresi içinde olduğunu, davalı tarafın davaya cevap ve ıslah dilekçesinde karşı beyan dilekçesinde zamanaşımı itirazının da bulunmadığını ancak kabul anlamına gelmemekle birlikte mahkemece (sözleşmenin türünün yanlış belirlenmesine ilişkin itirazları saklı kalmak kaydı ile) davanın kısmen kabulüne zamanaşımı nedeniyle kısmen reddine karar verildiğini, tacirler arasındaki sözleşmede kararlaştırılan cezai şarttan indirim yapılmasının hatalı olduğunu, 6102 Sayılı Kanun'un 22.maddesi uyarınca tacir sıfatına haiz bir borçlunun, fahiş olduğu iddiasıyla cezai şarttan indirim yapılmasını mahkemeden isteyemeyeceğini, TTK'nın 18/2 maddesi gereğince her tacirin basiretli bir tacir gibi hareket etmek, gereken özen ve yükümlülüğü göstermek zorunda olduğunu, tacirin sözleşmeyi akdederken cezai şartın miktarı belirlenirken fahiş olup olmadığını işin niteliği gereği öngörmesinin beklendiğini, bir kısım Yargıtay kararlarına göre istisnasının ise davalı tarafın cezai şartın ekonomik yönden mahvına sebebiyet verecek derecede yüksek olduğuna ilişkin bir savunmasının olması olup, davalı tarafın yargılamanın hiçbir aşamasında bu şekilde bir savunması bulunmadığı gibi savunmanın genişletilmesi kapsamında yapacağı böyle bir savunmaya muvafakat etmediklerini de bildirdiklerini, mahkemece böyle bir savunma ve talep olmaksızın re’sen bilirkişi incelemesi yaptırılmasının ve indirim yapılmasının hatalı olduğunu, TBK'nın 182.maddesinin uygulanmasının hatalı olduğunu, taraflar arasında davaya konu sözleşmeler ve halen devam eden bakım sözleşmeleri gereği müvekkili şirket tarafından ödenen toplam tutarın yaklaşık 40.000.000 Euro olup, dava konusu sözleşmenin bedelinin, taraflar arasındaki ticari ilişkinin miktar ve değeri dikkate alındığında bilirkişi heyeti tarafından hesap edilen ve hüküm altına alınması talep edilen 710.000 Euro cezai şartın bu kapsamda aşırı olmayıp bilakis çok düşük olduğunu, sözleşme ile tarafların cezai şartı belirlerken müvekkil şirketin gecikmeden dolayı üretip satamadığı elektrik enerjisi vs taleplerini davalı tarafa karşı ileri süremeyeceğini hüküm altına aldıklarını, yani cezai şartın müvekkilinin gecikme nedeniyle mahrum kaldığı kar ve sair zararlarını da karşılayacak oranda belirlendiğini, dava konusu rüzgar türbinleri geç devreye alındığı için müvekkil şirketin, gecikilen her gün için üretim kaybı maliyeti, projenin ilk döneminde kredi borçları çok olduğu için finansman giderleri(faiz) – teslimin gecikmesi nedeniyle ilave şantiye giderleri ve ilave inşaat maliyeti nedeniyle uğradığı zararın sözleşme ile belirlenen cezai şart bedelinin çok çok üzerinde olduğunu, mahkemenin, davalı tarafın böyle bir savunması olmamasına rağmen kendince aşırı bulduğu cezai şartın ceza borçlusunun ekonomik olarak mahvına neden olması halini araştırmaya girerek davalı defterleri üzerinde inceleme yaptırdığını ve rapora göre sermayesini kaybettiği ve teknik olarak borca batık olduğu gerekçesi ile ¾ oranında bir indirim yapıldığını, oysa ki raporda bu sonuca ulaşılırken, ülkemizdeki vergisel düzenlemeler kapsamında davalı şirketin defterlerinde enflasyon düzeltilmesi kapsamında inceleme yapıldığından söz edildiğini , davalı şirketin mali bilgileri ve bilirkişi raporu ile ilgili konusunda uzman müvekkil şirketin YMM’sinin değerlendirmelerinin dosyada bulunduğunu, ayrıca “sermayesini kaybetmiş/borca batık !” diye ceza bedelinden indirim yapılan bu şirketin, halen Türkiye’de müvekkil şirket de dahil birçok yatırımcı ile milyon euroluk satış ve bakım sözleşmeleri imzalamaya ve faaliyetini sürdürmeye devam ettiğini, bu nedenle Mahkemenin TBK 182. madde kapsamında cezai şart bedelinden %75 oranında indirim yapması nedeniyle de kararın kaldırılması gerektiğini, cezai şartın sözleşmenin ihlali halinde verilmesi gereken, önceden kararlaştırılmış bir tazminat olup, davanın reddedilen kısmı üzerinden AAÜT’ye göre vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, davalı lehine nispi tutar üzerinden vekalet ücretine hükmedilmesinin hatalı olduğunu belirterek, kararın kaldırılarak, davanın kabulüne karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili istinaf başvurusunda; HMK’nın 107. ve 109. maddeleri uyarınca davaya konu sözleşmeden kaynaklı cezai şart talebinin belirli ve belirlenebilir olduğundan, taleplerin belirsiz alacak veya kısmi dava şeklinde ileri sürülemeyeceğinin düzenlendiğini, HMK'nın yürürlük tarihinden sonra kısmi dava açılamadığını, zira taraflar arasındaki sözleşmelerde, talep edilen alacakların miktarının tespitine yarar kıstasların ortaya konduğunu, bu sebeple alacağın belirlenmesinin mümkün olduğunu, bu durumda HMK'nın 115/2 maddesi uyarınca davanın kısmen reddi kararının yerinde olduğunu, zira ıslah dilekçesine zamanaşımı itirazlarının bulunduğunu (Yargıtay 9.HD'nin 2015/1815-36109 E-K), davacının cevap dilekçesinde zamanaşımı itirazı olmadığı iddiasının ve gerekçesinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu, davacı tarafça cezai şartın tazminat olduğunun ileri sürüldüğünü ancak tazminat olmadığını, cezai şartın zarardan bağımsız olmasının, cezai şartın işlevinin tazminat olmadığını gösterir nitelikte olup, herhangi bir zararın söz konusu olmasa da talep edilebilecekken, tazminatın zarar olmadan talep edilemeyeceğini, davacının bu iddiasının ve gerekçesinin hukuki dayanaktan yoksun olup, “Alacaklının zarara uğramadığı hallerde cezai şartın talep edilebilmesi cezai şartın tazminat niteliğinde olmasına engel teşkil eder” (AKSOY, s.1004.) denildiğini, raporda da belirtildiği üzere davacı tarafın alacağının bulunmadığını, raporda "....davalının davacıdan; dava tarihi itibariyle 120.01.045 ALICILAR(EURO) hesabından 75.174,77 Euro (402.440,61TL) , 31.12.2018 tarihi itibariyle 120.01.045 ALICILAR(EURO) hesabından 89.476,29 Euro (539.363,08 TL) Dava tarihi itibariyle 120.02.024 ALICILAR(TL) hesaptan 60.239,42 TL alacaklı olduğu..." şeklinde tespitte bulunulduğunu, delil niteliğine haiz olan ve tarafların dilekçelerinde belirttiği ticari defterlere göre davacının alacağının bulunmadığını, aksi halde dahi davacının dava dilekçesinin 2. bendinde zaman çizelgesine göre devreye alma ve teslim süresinin son tarihinin 19.01.2017 olarak belirtildiğini, sözleşmenin “Time for Completion” başlıklı maddesinde işin “Tamamlanma Süresi”nin zaman çizelgesinde belirtildiği şekilde olacağının ve zaman çizelgesindeki tarihlerin tahmini olarak düzenlendiğinin kararlaştırıldığını, davacının “Devreye Alma ve Teslim Süresi”nin son tarihini 19.01.2017 olarak belirtmişse de, bu nun çalıştırma ve devreye alma süresi olup, sözleşme ve eki zaman çizelgesi uyarınca işin tamamlanma yani teslim süresinin 04.02.2017 olduğunun görüldüğünü, dolayısıyla davacının belirtiği tarihin sözleşme uyarınca doğru olmadığını, ayrıca sözleşmede sadece sözleşme kapsamındaki işlerin son teslim yani tamamlanma sürelerinin belirtildiğini, bu nihai iş için gerçekleştirilen diğer yan işlerin tamamlanma sürelerinin belirtilmediğini, müvekkili şirketin sözleşme gereği son teslim yani tamamlanma süresine uygun davranmış olup, sonuç olarak nihai işin teslim ve tamamlanma süresinde gecikme gerçekleşmediğini, bu hususun önemi sözleşmede nihai iş için gerçekleştirilen diğer yan işlerin tamamlanma süresinin süreye veya cezaya bağlanmamış olması olup, cezaya ve süreye bağlanan nihai işin ise sözleşmeye uygun olarak tamamlandığını, zira bu hususun sözleşmenin eki zaman çizelgesinde “date of waiting time ended” yani “beklenen sona erme tarihi” olarak belirtilmiş olup, müvekkili şirketin bu tarihlere uygun davrandığını, işin gecikmesine ve teslimine müvekkilinin sebep olmadığını, aksine kendisine sözleşme uyarınca tanımlanan süre içinde tüm diğer sözleşmesel yükümlülüklerini de yerine getirerek işi tamamladığını, bu hususların taraflar arasında gerçekleşen ihtarnamelerde de belirtildiğini, ayrıca davacının müvekkilinin kış koşullarının ağırlaşmasına sebep olduğunu iddia etmişse de, bu iddianın gerçek olmadığını, lafzi olarak bir an için aksi düşünülse dahi, Ege Bölgesi’nde Balıkesir ilinde yer alan sözleşme konusu işin yapıldığı yerin, sözleşmesel olarak kısa tutulan tamamlanma süreleri de göz önüne alındığında (bir-iki haftalık) kış koşulları sebebi ile işin yapılmasına etki edecek düzeyde ağırlaştığının da düşünülemeyeceğini ve ikliminin de belli olup, kış şartlarının bir-iki haftalık sürede işe engel düzeyde ağırlaşmadığını, aksi halde dahi kış koşulları sebebi ile işin yapılacağı yerdeki yolların ve sahanın işe uygun tutulmasının da davacı tarafın sorumluluğunda olduğunu, davacının bu hususu, dava dilekçesinin 2.bendinin 3.paragrafında müvekkili şirketten kaynaklı gecikme nedeniyle kış koşullarının ağırlaştığı ve bu nedenle işin yapılacağı yerdeki yolları açık tutmak için çaba ve masraf içine girdiğini iddia ederek belirttiğini ancak sözleşmenin 4.6.1.maddesi “The Buyer shall continuously provide free, safe, unhindered and unrestricted access to the Site and each WTG Location for the Supplier and its Subcontractors during the entire term of this Agreement…” şeklinde belirtilmiş olup, bu madde uyarınca davacının sözleşme süresince müvekkili tarafından ürünlerin tesliminden sonra davacının ürünleri işin yapıldığı yere kadar olan kullanılacak yolları ücretsiz, güvenli ve herhangi bir engelden muaf şekilde tutulmasından sorumlu olduğunu, dolayısıyla davacının ücretsiz olarak taahhüt ettiği sözleşme gereği bu yükümlülüğünü gerçekleştirmesi nedeni ile maddi veya manevi bir zararı oluşmayacağı için bu iddiasının da hukuki dayanaktan yoksun olduğunu, kabul anlamına gelmemekle birlikte sözleşme kapsamında yapılan işler nedeniyle zarara uğrayan tarafın müvekkili şirket olduğunu, sözleşmenin 5.4.madde hükmü uyarınca müvekkilinin kendisine atfedilmeyen sebeplerden dolayı gerçekleşen gecikmeler durumunda teslim süresini serbestçe uzatabileceğinin belirtildiğini, 5.4. maddenin (C) bendinde yer aldığı üzere kar, buzlanma, şiddetli yağmurlar da dâhil olmak üzere hava koşullarında herhangi bir olumsuz değişiklik meydana gelmesi halinde müvekkilinin teslim süresini serbestçe uzatabileceğini, bu maddeyi takip eden 5.5.1.b maddesi de süre uzatımına bağlanan sonuçların düzenlendiğini, bu madde uyarınca müvekkilinden kaynaklı olmayan ve 5.4.maddesinde anılan uzama sebepleri sonucu ortaya çıkan süre uzatımlarında müvekkilinin depolama, bakım, zorunlu hallerden dolayı duran işlerin tekrar başlatması sonucu oluşan masrafları davacı tarafa yükleyebileceğini, yani sözleşmenin bu hükmü uyarınca belirtilmiş olan vinç beklemeleri ve Manpower beklemelerinin de davacıdan talep edilebileceğini, cevap dilekçesi ekinde bu beklemelere ilişkin tutanakların sunulduğunu, dava dilekçesinin 5 nolu paragrafında teslim tarihlerini belirtmiş olup, bu tarihlere bağlanan işlerin sözleşme kapsamında nihai iş için gerçekleştirilen diğer yan işlere ilişkin olduğunu ve bu işlerin sözleşme kapsamında süreye veya cezaya bağlanmadığını, cezaya ve süreye bağlanan nihai işin ise sözleşmeye uygun olarak tamamlandığından bu teslim tarihleri ile ilgili talep veya hukuki dayanak bulunmadığını, kaldı ki tribünlerden elde ettiği elektriği satan davacının zararının oluşmasının da söz konusu olmadığını, elektrik üretim ve satış tarihleri incelendiğinde davacının ilgili tribünlerden elektrik satışı yaptığının görüleceğini, dava dilekçesinde “şimdilik 10.000 Euro” talepte bulunulduğunu ancak son dilekçesinde bunun belirsiz davası olduğunun iddia edildiğini, kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmeyeceğini, dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu anlaşılıyor ve istem bölümünde “fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması” ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” şeklinde bir ifadeye yer verilmiş ise, bu hususun davanın kısmi dava olarak kabulü için yeterli sayıldığını (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.05.2019 tarih ve 2016/22-1166 E- 2019/576 K), dava dilekçesi ile davacının son dilekçesinin çeliştiğini, davanın kısmi dava olarak görülmesi için gerekli koşulların somut olayda bulunmasına göre, mahkemece davanın hukuki yarar yokluğundan reddedilmeyerek bir ara karar ile kısmi dava olarak görülüp sonuçlandırılması gerektiğini (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2019/853 E- 2020/907 K), yine Yargıtay 3.HD'NİN 22.02.2024 tarih ve 2023/5599 E- 2024/764 K sayılı kararında da "...dava türünün tam ıslah yolu ile kısmi davadan belirsiz alacak davasına dönüştürülemeyeceğinin anlaşılmasına göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile hükmün onanmasına karar verilmek gerekmiştir." şeklinde bu hususun belirtildiğini, aksi durumda dahi kararlarda tahkim itirazının kabulünün gerektiğini, zira dosyada da mevcut sicil kayıtları ile sabit olduğu üzere müvekkilinin yabancı sermayeli bir şirket olup, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15.HD'nin 16.06.2020 tarih ve 2020/576 E- 2020/606 K sayılı kararında "...805 Sayılı İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkındaki Kanun'un 1.maddesi gereğince Türk tabiiyetindeki her nevi şirket ve müesseselerin her nevi işlem, sözleşme, yazışma, hesap ve defterlerinin Türkçe tutulması zorunluluğu bulunmaktadır. Aynı yasanın 4. maddesinde sözleşmelerin Türkçe düzenlenmesi konusundaki gerekliliğe uyulmamasının müeyyidesi yer almaktadır. Somut olayda, Milletlerarası Tahkim Kanunu'nun ( MTK ) 2. maddesinde belirtildiği şekilde, uyuşmazlığın yabancılık unsuru içermediği, davanın her iki yanının da Türkiye Cumhuriyeti tabiiyetinde bulunan şirketler olduğu, aralarındaki varlığı ihtilafsız sözleşmelerin ifa yerlerinin Türkiye dahilinde olduğu, sözleşme ile tahkim şartının 805 Sayılı Yasa'nın 1. maddesi uyarınca Türkçe olması zorunlu iken İngilizce düzenlendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu yasa hükümleri nazara alındığında ve taraflar arasındaki sözleşme hükümlerinin her iki tarafça uygulandığı ve geçersizliğinin ileri sürülmediği gözetildiğinde, 805 Sayılı Kanun'un 4.maddesinde belirtilen müeyyidenin mutlak geçersizlik sonucu doğuran maddi bir hukuk kuralı niteliğinde olmayıp, ispat hukukuna ilişkin bir kural mahiyetinde bulunduğu, dolayısıyla davacının sözleşmenin uygulanmasına karşı çıkmamasına rağmen, sözleşmenin İngilizce olduğunun ve bu nedenle sözleşmede yer alan tahkim şartının geçersiz sayılması gerektiğinin yargılama aşamasında ileri sürülmesinin Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralına aykırılık teşkil ettiği sonucuna varılmaktadır. " şeklinde olduğunu, yine aksi düşüncede dahi cezai şartın fahiş ve daha yüksek oranda tenkis edilmesi gerektiğini, zira raporla tespit edildiği üzere şirketin mali yıkımına sebep olacağını, tedarikçinin süre uzatımına hak kazanması halinin, davacının kabulünü gerektirmeksizin doğrudan, zaman çizelgesinde yer alan tarihlerin değişikliğine sebep olduğunu, sözleşmenin 5.5.1 maddesinde yukarıda anılan sebeplerin dahilinde süre uzatımının gerçekleşmesi durumunda süre uzatımına bağlanan sonuçların düzenlendiğini, bu maddenin (A) bendi uyarınca açıkça süre uzatımına bağlı olan sebeplerden mütevellit zaman çizelgesinin revize edilebileceği düzenlemekteyken, (B) bendinin süre uzatımlarında müvekkili şirketin depolama, bakım, yeniden taşıma, ek sigorta masrafları gibi kalemlerden oluşan masrafları davacıdan talep etme hakkının düzenlendiğini belirterek, mahkeme kararının kaldırılarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan alacak istemine ilişkin olup, mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen karara karşı taraf vekillerince istinaf başvurusunda bulunulmuştur. İnceleme, Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) 355. madde hükmü uyarınca istinaf dilekçelerinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak ve kamu düzenine aykırı hususların olup olmadığı gözetilerek yapılmıştır. Mahkemece, dosya kapsamındaki bilgi, belge ve toplanan deliller değerlendirilerek yasal düzenlemelere uygun ve isabetli karar verilmiş olduğu, ileri sürülen istinaf sebepleri dikkate alındığında mahkemenin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığının anlaşılmasına göre, taraf vekillerinin istinaf başvurularının HMK'nın 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmesi gerekmiştir. HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle; 1-Taraf vekillerinin istinaf başvurularının HMK'nın 353/1-b.1 maddesi gereğince ayrı ayrı esastan reddine, 2-Harçlar Kanunu gereğince; -Davacıdan alınması gereken 732,00 TL istinaf karar harcından peşin alınan 427,60 TL harcın mahsubu ile bakiye 304,40 TL harcın davacıdan tahsili ile Hazine'ye irat kaydına, -Davalıdan alınması gereken 3.866,35 TL istinaf karar harcından peşin alınan 615,40 TL + 352,00 TL olmak üzere toplam 967,40 TL harcın mahsubu ile bakiye 2.898,95 TL harcın davalıdan tahsili ile Hazine'ye irat kaydına, 3-İstinaf talep eden taraflarca yatırılan istinaf kanun yoluna başvurma harçları ile yapılan istinaf yargılama giderlerinin kendileri üzerinde bırakılmasına, Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda 04.06.2025 Tarihli Resmî Gazete’de Yayımlanan 7550 sayılı Kanun'un 20. maddesi dikkate alınarak belirlenen temyiz kesinlik sınırı ve HMK’nın 361. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 2 hafta içinde Yargıtay’da TEMYİZ yolu açık olmak üzere 14/04/2026 tarihinde oybirliği ile karar verildi. Başkan ... Üye ... Üye ... Katip ... e-imzalıdır e-imzalıdır e-imzalıdır e-imzalıdırmzalıdır e-imzalıdır e-imzalıdır e-imzalıdır