T.C. İSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 13. HUKUK DAİRESİ DOSYA NO: 2022/2008 Esas KARAR NO: 2025/1424 Karar T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ K A R A R I İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ: İSTANBUL 18. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ NUMARASI: 2020/273 Esas- 2022/483 Karar TARİH: 09/06/2022 KARAR TARİHİ: 18/09/2025 İlk derece Mahkemesinde yapılan inceleme sonucunda verilen karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulmuş olmakla dava dosyası incelendi: TAR…
T.C. İSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 13. HUKUK DAİRESİ DOSYA NO: 2022/2008 Esas KARAR NO: 2025/1424 Karar T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ K A R A R I İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ: İSTANBUL 18. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ NUMARASI: 2020/273 Esas- 2022/483 Karar TARİH: 09/06/2022 KARAR TARİHİ: 18/09/2025 İlk derece Mahkemesinde yapılan inceleme sonucunda verilen karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulmuş olmakla dava dosyası incelendi: TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMASININ ÖZETİ: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkili ...'ın, küçük ...'ın annesi olduğunu, gebelik takibinin dava dışı ... tarafından yapıldığını, anılan doktorun tıbbi uygulamaya ilişkin zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesinin 09/08/2019-09/08/2020 tarihlerinde geçerli olmak üzere 82101248 no ile davalı ... A.Ş tarafından düzenlendiğini, sigortalı doktorun gebelik takibinde davacı anneyi down sendromunu tespit eden testler, doğruluk oranları, alternatif tespit seçenekleri ve bunların reddedilmesi halinde ortaya çıkacak riskler konusunda usulünce aydınlatmadığını, küçük ...'ın down sendromlu olarak doğmasına sebebiyet verdiğini, down sendromunun gebelikte tespitinin mümkün olduğunu, tespiti halinde de 2827 SK'na göre gebeliğin sonlandırılmasına izin verilen bir özür olduğunu, Yargıtay'ın ise bilgilendirme yapılmayarak gebeliğin sonlandırılması imkanının elden alınması halinde doktorun kusurlu ve sorumlu olduğunu kabul ettiğini, Yargıtay'ın genel olarak bakaca hiçbir hususa bakmadan aydınlatma yapılmayan tıbbi müdahaleleri hukuka aykırı ve doktoru da zarardan sorumlu gördüğünü, müvekkilinin gebelik takibi konusunda sigortalı doktor tarafından hiçbir şekilde bilgilendirilmediğini, aydınlatılmış onamının alınmadığını, bu nedenle gebelik takibinin hukuka aykırı olduğunu, Yargıtay'ın, gebelikte saptanmayan özürlere ilişkin davaların nasıl çözümlenmesi gerektiğini hükme bağladığını, yapılması gerekenlerin, gebelikte tam sonuç vermeyen ve tam sonuç veren testlerle ilgili hastanın bilgilendirildiğine dair dosyada belge olup olmadığının belirlenmesi, akabinde özrün gebelikte tespit edilmesinin mümkün olup olmadığının belirlenmesi, tespiti mümkün ise gebeliğin 10. haftasından sonra da gebeliğin sonlandırılması mümkün olan özürlerden olup olmadığının belirlenmesi şeklinde olduğunu, down sendromunun, hayat boyu devam eden, kişiyi sürekli başkasına muhtaç bırakan iş göremezlik hali olduğunu, müvekkili küçük ...'ın bu iş göremezlik hali nedeniyle maddi zarara uğradığını, bizzat bu acıyı yaşam boyu çekecek olması nedeniyle de manevi zarara uğradığını, TBK'nın 56/2 hükmünün yeni bir hüküm olduğunu, bu kapsamda artık bedensel zarara düçar olan kimsenin yakınlarına da manevi tazminat ödeneceğinin yasal olarak öngörüldüğünü, bu kapsamda müvekkilleri anne ... ve baba ...'ın hayat boyu çocuklarına down sendromlu olarak görerek acı çekmeye devam edeceklerinin de tartışma dışı olduğunu, işbu davada davalının sigortalısı doktorun tam kusuruna dayanıldığını, müteselsilen talepte bulunulduğunu, kusur dahil her türlü denkleştirme de dikkate alınarak talepte bulunulduğunu beyanla müvekkili küçük ... için 10.000 TL iş göremezlik (bakıcı ücreti dahil maddi) tazminatı, 40.000 TL manevi tazminat, müvekkili ... (anne) için 20.000 TL manevi tazminat, müvekkili ... (baba) için 20.000 TL manevi tazminat olmak üzere toplam 90.000 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi, mahkeme masrafları ve avukatlık ücretiyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; husumet yönünden, Anayasasının 40 ve 125. maddesi ile 657 Sayılı Kanunun 13. maddesi uyarınca davanın öncelikle Sağlık Bakanlığı Kamu Hastaneleri Kurumu yani idare alyehine açılmasının anayasal ve yasal bir zorunluluk olmadığını, kamu personeli olan doktor sigortalıya karşı doğrudan yada onun hukuki sorumluğunun üstlenen sigortacıya doğrudan dava açılmasının hukuken mümkün olmadığını, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarında, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine dava açılabileceğini, memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılmasının, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idari merciin iznine bağlı olduğunu, kişilerin kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açmaları gerektiğini ancak devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kağıtların ilgili personel tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktarın, cezai takibat sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödeneceğini, kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkının saklı olduğunu ve kamu kurumunda kamu görevlisi sıfatıyla görev yapan hekimlerin sundukları hizmetin kamu hizmeti olduğunu ve kamu hizmetinin sunulmasından doğan zararların Anayasa'nın 40. maddesine göre devletçe tazmin edileceğini ve bu zararın kusuru oranında ilgili kamu görevlisine rücu edileceğinin açık olduğunu, yine Anayasa'nın 129/5 maddesine göre kamu hizmeti sunulurken kamu görevlisinin eylemi sebebiyle zarara uğrayan kişilerin açacağı tazminat davalarının ancak devlet aleyhine açılabileceğini, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 13.maddesine göre de kişilerin kamu hukukuna tabi görevler sebebiyle uğradıkları zarar için bu zararı meydana getiren personele değil, ilgili idare aleyhine dava açabileceğini ve bu kapsamda müvekkili idare aleyhine başvuruda bulunmadan hekim sorumluluk sigortası kapsamında müvekkili şirkete başvurulmasının hukuken mümkün olmadığını, dava konusu istemin zorunlu arabulucuğa tabi olduğunu, müvekkili şirket nezdinde Dr... adına 82101248 sayılı, 09.08.2019-2020 dönemine ilişkin Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Poliçes, düzenlendiğini, poliçede tazminat taleplerinde azami limitin 800.000,00 TL ile sınırlı olduğunu, ancak poliçe nedeni ile müvekkili şirketin hukuken sorumluluğunun söz konusu olmadığını, sigorta genel şartları uyarınca, sigortalının kendisine tazminat talebinde bulunulduğunu öğrendiği ya da zarar görenin doğruda doğruya sigortacıya başvurduğu anda rizikonun gerçekleşmiş sayılmakta olduğunu, rizikonun gerçekleştiği anda yürürlükte olan sigorta poliçesinin diğer davalı şirket nezdinde düzenlendiğini, dava konusu somut olayla sigortalı hekimin gerçekleştirmiş olduğu tıbbi uygulamada kusurlu davranışının, hekimin eylemi ile zarar arasında illiyet bağının ve en önemlisi tıbbi uygulama hatasının ve davacı zararının ispat edilmesinin şart olduğunu, hekimin sözleşme ile yüklendiği bir edimi sözleşmeye uygun şekilde yapmamış ya da hukuka aykırı bir fiilde bulunmuş olması gerektiğini, tıbbi müdahele sürecinde tıp biliminin gerekliklerine aykırı müdahalede bulunmuş olması gerektiğini, zararın maddi ya da manevi bir zarar olabileceğini ve sebeple zarar yoksa tazminat olmayacağını, manevi tazminata ilişkin genel mahiyetteki bilgilerin hekimin hangi hallerde ve şartlar altında manevi tazminat ödemekle yükümlü olacağını açıklamak için yeterli olmadığını, bu hal ve şartlar; ihlalin türü ve yoğunluğu, hastalığın devamı, devam eden ağrılar, geride kalan fiziksel bozukluklar vs. zedelenmelerin Türk Borçlar Kanunu'nun 56 ıncı maddesinin kapsamına girip girmediğinin tespiti ile belirlenebileceğini, hekimin fiili ile ortaya çıkan zarar arasında illiyet bağı olması gerektiğini, zarar hekimin davranışından kaynaklanmışsa, hekim o davranışı yapmasaydı zarar doğmayacak denilebiliyorsa bu durumda fiil ile zarar arasında illiyet bağının var kabul edilebileceğini, tazminata hükmedilebilmesi için hekimin kusurlu olduğunun ortaya konulması gerektiğini beyanla davanın reddine, yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davacılar üzerinde bırakılmasına karar verilmesini talep etmiştir. İLK DERECE MAHKEMESİNİN KARARININ ÖZETİ: İlk Derece Mahkemesi'nin 09/06/2022 tarih 2020/273 Esas- 2022/483 Karar sayılı kararında; "Davacı küçüğün dowm sendrumlu olarak doğması nedeniyle iş göremezlik zararının olup olmadığı, davacının bu nedenle bakıcıya ihtiyaç duyup duymadığı, duyuyor ise ne kadar süre ile duyduğu, davacıların davacı ... dowm sendromlu olması nedeniyle manevi zararlarının olup olmadığının, davacının doğumunda dava dışı sigortalının kusurlu olup olmadığının, dava dışı sigortalının tıp hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği noktalarında toplanmaktadır. Davalı sigortacının sorumluluğu dava dışı kusurlu tıbbi hizmette bulunduğu iddia edilen doktor...'in mesleki sorumluluğu kapsamında düzenlenen 09/08/2019 - 09/08/2020 tarih aralığı sorununa ilişkin ... nolu Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortalık Poliçesine dayandırılmıştır. Down sendromlu olarak 25/06/2017 tarihinde dünyaya gelen davalı küçük ...'a ilişkin davacı anne ...'ın gebeliğinin 23.haftasında dava dışı sigortalı doktora muayene olduğu ihtilafsızdır. Uyuşmazlık bu muayene sırasında down sendromuna ilişkin ileri düzey tetkiklerin yapılması gerektiği hususunda davacı annenin ve babanın doktor tarafından bilgilendirilmediği, bilgilendirmeye ilişkin yazılı tutanak düzenlenip imzalarının alınmadığı, bu hususta davacı anne ve baba bilgilendirilmiş olsa 2827 sayılı kanunun 5.maddesi gereği gebeliğin sonlandırma haklarını kullanacakları , çocuğun down sendromlu olarak dünyaya gelmesi sebebiyle, davacı çocuk için maddi ve manevi zarar davacı anne ve baba için manevi zarar oluştuğu iddiasından kaynaklanmaktadır. Davalı sigortacının sorumluluğu dava dışı sigortalı doktorun mesleki kusur sorumluluğuna ilişkin müteselsil sorumluluk niteliğindedir. Davalı sigortacının sorumlu tutulabilmesi için sigortalı doktorun kusurunun ispatlanması gerekmektedir. Sigortalı doktor ile davacılar arasındaki akdi ilişki vekalet akdidir. Davacı annenin sigortalı doktor tarafından gebelik muayenesi 25/06/2017 tarihinde davacı annenin gebeliğinin 23.haftasında yapılmıştır. Düzenlenen kusur bilirkişi heyeti ek ve kök raporlarında gebelik sırasında down sendromunun tespitine ilişkin tıp otoritelerince bilimsel iki tarama testinin önerildiği ve uygulandığı, bu testlerde birinin Amniosentez testi olduğu, Sağılık Bakanlığı'nın doğum öncesi bakım rehberinde güvenilirliği zaman geçtikçe azaldığı için bu testin gebeliğin 22.haftasından sonra önerilmediği, davacı annenin yaşınında bu testlerin önerilmesi için sınır değerlerde olduğu, diğer tarama testinin Nifti Testi (Hücre dışı DNA analizi) tarama testi olduğu, bu testin annenin karnından örnek alınarak yapılan genetik kanı testi olduğu, testin maliyetinin yüksek olduğu, SGK'nın bu testin ücretini karşılamadığı , gebeliğin herhangi bir döneminde yapılabilindiği, 2018 tarihli Sağlık Bakanlığı'nın yayınladığı doğum öncesi bakım rehberinde bu testin yer almadığı, davacı annenin doğum öncesi muayenesinin doktor tarafından yapıldığı 25/06/2017 tarihinde bu testin Sağlık Bakanlığı'nca henüz önerilmediği ve yaygın kullanılmaya başlanmadığı, ülkemizde down sendromu tespit edildiği takdirde gebeliğin sonlandırılması için herhangi bir sınırın belirtilmediği ifade edilmiştir. Raporda nihai görüş ; "... prenatal tarama testlerinin kesin tanısal değeri olmadığı, yanılma payları ve kesin tanının ileri prenatal testler İle konulabileceği konusunda bilgilendirme yükümlülüğünün ihlal edilmiş olduğu kanaatine varacak olur ise, bu ihlal ile anomalili çocuğun doğumu şeklinde ortaya çıkan zarar arasında nedensellik bağının kurulabilmesi ailenin ileri tanı yöntemlerine başvurma konusundaki tutum ve davranışlarına yönelik bazı varsayımların oluşturulmasını gerekli kılabileceğinden, bu hususta bilirkişilerin görüş oluşturmasının yerinde olmadığı. ...Sigortalı hekimin davranışları sağlam bir çocukta sakatlığa ya da tedavi şansının kaybedilmesine yol açmış değildir. Hukuki bir değerlendirme niteliği taşımakla beraber, iddia edilen ihmali davranışlarda bulunulmamış olunsa idi, gebeliğin sona erdirilebileceği ve ...'ın hiç doğmamış olacağı ileri sürüldüğüne göre, yaşamına doğmadan önce son verilmemiş ve dünyaya gelmesi sağlanmış olduğu için çocuğun davacı sıfatıyla tazminat talebinde bulunmasının, çelişki barındırdığı ve yerinde olmadığı yönündeki görüş ve kanaatlerimizi Takdiri Mahkemenize alt olmak üzere arz ederiz." şeklinde ifade edilmiştir. Bilirkişi ek ve kök raporlarında ayrıntılı olarak ifade edildiği üzere, gebeliğinin 23.haftasında doğum kontrolü amacıyla dava dışı sigortalı doktor tarafından 25/06/2017 tarihinde muayenesi yapılan davacı ...'ın gebeliğinin bulunduğu aşama, yaşı ve muayene tarihi itibari ile Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı doğum öncesi rehberi ve ülkemiz uygulaması gereği davacı anneye uygulanabilecek güvenilir bir down sendromu tespit testinin bulunmadığı bu nedenle davalı doktorun bilgilendirme sorumluluğundan bahsedilemeyeceği açıktır. Sigortalı doktorun tedavi hizmeti TBK'nun da düzenlenen vekalet sözleşmesi kapsamında olup, sözleşmenin kurulması ve uygulanması için yazılı şekil şartı yoktur. Doktorluk hizmetinde muayene ile birlikte muayene sonucu tespit edilen olgular dikkate alınarak gerekli görülen tetkiklerin hastaya hatırlatılması vekalet görevinin kapsamında ise de bu bilgilendirmenin ispatı için TBK , 2827 sayılı kanun ve hiçbir yasal mevzuatta yazılı ispat zorunluluğu getirilmemiştir. Yasıl mevzuatta senet vb yazılı ispatın gerektiği durumlar açık açık belirtilmiştir. Uygulamada da bilgilendirme sözlü yapılmakta sadece hastanın tetkikin hemen yapılmasını kabul etmesi ve muayene yapılan sağlık biriminde tetkiki yapacak labaratuarın mevcut olması halinde ilgili labaratuara bilgi fişi yazılmaktadır. Ülkemizde her gün binlerce hastanede on binlerce hastanın farklı branşlardaki doktorlarca muayenesi yapılmakta ve her muayeneye ilişkin muhtemel doktorların her hastaya rahatsızlığına göre yapılmasını önereceği tetkikler söz konusu olabilmektedir. Sözlü yapılagelen bu bilgilendirmelerin yazılı metin haline getirilip bilgilendirilmenin yapıldığına ilişkin hastanın imzasının alınarak bu belgenin saklanıp yıllarca muhafazası başlı başına her kurumda yeni personel kadroları ve güvenilir belge saklama alanlarının oluşturulmasından sonra ancak kurumda görevli doktorların sorumlu tutulabileceği bir husustur , sigortalı doktor muayeneyi kendi muayenehanesinde değil SGK'lı çalışanı olduğunu Sağlık Bakanlığı'na bağlı bir hastanede yapmıştır. Buruda muayene sonrası yapılacak bilgilendirmeye ilişkin yazılı beyanın alınması halinde bile belge kurum evrakı niteliğinde olacağından sigortalı doktorun bu belgeyi alıp saklama yetkisi olmadığı gibi hastanedeki tüm demirbaş ve belgelerin yasal süreleri içerisinde muhafazası doktorların değil sorumlu idare personelin yetkisi kapsamındadır. Sağlık hizmeti ile ilgili olarak yazılılık kavramı TMK 23/2.maddesinde düzenlenmiştir. Anılan madde de "....Yazılı rıza üzerine insan kökenli biyolojik maddelerin alınması, aşılanması ve nakli mümkündür. Ancak, biyolojik Madde verme borcu altına girmiş olandan edimini yerine getirmesi istenemez; maddî ve manevî tazminat isteminde bulunulamaz. " şeklindeki ifade de sadece insandan biyolojik maddelerin alınması aşılanması ve naklinde yazılı rıza koşulundan bahsedilmektedir. Buradaki koşulun esası insan bedeninin dokunulmazlığı ilkesidir. Uygulamada tedavi kapsamında ameliyat vb cerrahi müdahale öncesinde oluşabilecek risklerle ilgili hasta veya hastanın bilincinin olmaması halinde en yakınının yazılı muvaffakatı alınmaktadır. Ancak muayene sonrası önerilen tıbbi tetkiklerin hastaya tebliğ edildiğine dair hastanın imzasının alınması şeklinde bir uygulama ne kamu sağlık sektöründe ne de özel sağlık sektöründe mevcut değildir. Gebeliğin 23.haftasında yapılan muayene tarihi itibari ile davacı anne 37 , davacı baba 40 yaşında olup, dava konusu muayene tarihinden önceki 22 haftalık süre boyunca başka doktorlar tarafından yapılan gebelik muayenelerinde down sendromu testlerinin yapılabileceği/yapılması gerektiği hususunda davacı anne ve babanın bilgilendirilmiş olup olmadıkları, bilgilendirilmişler ise bu testleri yapmak isteyip istemedikleri ayrıca bu testlerin yapılması halinde %100 net sonuç verip vermeyeceği, çocuğun down sendromlu olabileceğinin test ile tespiti halinde 2827 sayılı yasanın 5.maddesi gereğince gebeliğin kürtaj yolu ile sonlandırılması hususunda davacı anne ve babanın iradesinin mevcut olup olmadığı sabit değildir. Ayrıca davacı annenin yaşı itibari ile ve ülkemizde belirli bir yaşın üzerindeki bayanların doğumunda down sendromu vb riskleri olabileceğini davacı anne ve baba bilebilecek durumdadır. Raporlarda ayrıntılı olarak ifade edildiği üzere gebelik sırasında bebekte down sendromuna ilişkin tespitin yapılması halinde tedavi imkanı mevcut olmayıp sadece ebeveynlerinin talebi halinde yasal kürtaj hakkı mevcuttur. Açık sağlık bilgi kaynaklarına göre ; " .... Down sendromu (Mongolizm), 21. kromozomun fazladan bir kopyasına sahip olma durumuyla karakterize genetik bir hastalıktır. Down sendromlu bireyler her ne kadar birbirine benzese de her birinin farklı kişisel ve fiziksel özellikleri olabilir. Genellikle hafif-orta derece zeka geriliğine sahiptirler ve yaşıtlarına göre daha geç konuşmaya başlarlar, down sendromlu bireylerin benzer fiziksel özellikleri, düz bir burun köprüsü ve düz bir yüz, yukarı doğru eğimli çekik gözler, kısa boyun, küçük ve düşük yerleşimli kulaklar, dışarı sarkmaya eğilimli büyük dil, brushfield lekeleri olarak da bilinen gözde beyaz renkli noktalar, küçük el ve ayaklar, avuç içinde tek çizgi (Simian çizgisi), gevşek kas tonusu (hipotoni) ve gevşek eklemler, hem çocukluk döneminde hem erişkin dönemde kısa boy, down sendromlu çocuklardaki mental ve sosyal becerilerdeki gelişim geriliği; dürtüsel davranışlara, zayıf yargılama yeteneğine, dikkat süresinin kısalmasına ve yavaş öğrenmeye sebep olur.... " denilmiştir. Açık kaynak niteliğinde sosyal medya da bulunan down sendromlular ve aileleri ile ilgili sosyal forumlarda ; "...doğum muayeneleri sırasında doktorlar tarafından bebeğin down sendromlu olarak doğabileceği iddiası ile kürtaja yönlendirildikleri bundan dolayı psikolojik durumlarının alt üst olduğu yine de yasal kürtaj hakkını kullanmadıkları bilahire doğan çocuğun down sendromlu olmadığının anlaşıldığı...." şeklinde paylaşımlarda mevcuttur. Down sendromu fiziksel ve zihinsel bir engellilik durumu olup, farklı sebeplerle engelli olan diğer bireyler gibi kendilerine has kamu otoritesi tarafından verilen sosyal destek ve eğitimler ile topluma uyumları sağlanabilmektedir. Bu eğitimler ve ailelerin desteği ile ilk öğretim , orta öğretim ve yüksek öğretimini tamamlayabilen, belirli ölçüde üretime katkı sunabilen örneklere rastlanabilmektedir. Bu nedenle gebeliğin 23.haftasında down sendromuna ilişkin testlerin yapılması gerektiğinin doktor tarafından anne ve babaya bildirilmesi ve anne ile babanın iradesi doğrultusunda gebeliğin sonlandırılması durumunda oluşacak sonuç, davacı küçüğün yaşama hakkını anne karnında iken yasal olarak sonlandırılmasından ibaret olacaktır. Down sendromlu ihtimalli olarak dünyaya gelmenin/yaşamanın, yasal dayanak olsa bile doğum gerçekleşmeden yaşamın sonlandırılmasına göre tercih edilemez ve zarar doğuran bir olgu olduğu iddiası etik ve vicdani temelden ve sosyal gerçeklikten uzak bir iddiadır. Yukarıda izah edilen sebeplerle ; yasal mevzuat, uygulama ve bilirkişi raporu dikkate alınarak, sigortalı doktorun kusurlu davrandığı ve bu kusur nedeniyle zarar oluştuğu olgusu ile iddia edilen kusur ile iddia edilen zarar arasında illiyet bağı sabit olmadığından davacıların davasının ayrı ayrı reddine karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur..."gerekçesi ile "Davacıların davasının reddine,'' karar verilmiş ve karara karşı davacılar vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur. İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ: Davacılar vekili istinaf dilekçesinde özetle; Doğum Öncesi Bakım Yönetimi Rehberinin mevzuatta yer alan aydınlatılmış onam alma yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacağını, Doğum Öncesi Bakım Yönetimi Rehberi adından da anlaşılacağı üzere sağlık hizmetlerinin daha iyi yürütülmesi amacıyla hazırlanan bir "REHBER” olup hiçbir yerinde “...anne adayını aydınlatmayınız...” veya “...aydınlatılmış onam almayınız...” şeklinde bir önerme yer almayacağını, zaten mahkemece atıf yapılan raporda da böyle bir ibare olmadığını;Davanın bazı testlerin yapılmaması değil; testler, doğruluk oranları ve testlerin yapılmaması halinde oluşacak riskler (down sendromu) konusunda davacıların aydınlatılmamasına ilişkin olduğunu, nitekim kanun koyucu için hastanın bilgilendirilmesinin (aydınlatılması) çok önemli olduğunu, dört ayrı hukuki düzenleme ile hekime hastayı bilgilendirme ödevi getirildiğini, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin down sendromuna ilişkin ilke kararlarında da atıf yapıldığı üzere; TC Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanmış bulunan Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 15/c maddesi, Türk Tabipler Birliği Meslek Etiği Kuralları 26. maddesi, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi 14. maddesi ve TC'nin de taraf olduğu uluslararası BİYOTIP Sözleşmesi'nin 5. maddesinin ayrı ayrı hep hekime hastayı bilgilendirme (aydınlatma) ödevi yüklediğini, dolayısıyla dört ayrı hukuki düzenlemeyle hekime bu görev verilmiş iken sanki Doğum Öncesi Bakım Yönetim Rehberi bu düzenlemeyi ortadan kaldırmış gibi yorumlanamayacağını;Dava dışı hekimin davacı anneye 28/03/2017, 26/04/2017, 27/04/2017, 02/05/2017 ve 25/05/2017 tarihlerinde olmak üzere beş kez gebelik takibi yaptığının 18/06/2020 tarihli Bilirkişi Raporuyla belirlendiğini, keza ne davalı sigortacı ve ne de dava dışı ihbar olunan hekim aydınlatılmış onam alındığını savunmadığı gibi buna ilişkin herhangi bir belge de ibraz edilmediğini, Mahkemenin yasal değer taşımayan Doğum Öncesi Bakım Yönetim Rehberi'ni gerekçe göstererek dava dışı hekimin aydınlatma görevi bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddederek hataya düştüğünü; Ülkemiz uygulamasında güvenilir bir down sendromu testinin bulunmadığı gerekçesinin doğru olmadığını, gebelikte down sendromunun kesin olarak tespitinin mümkün olduğunu Yargıtay'ın söylediğini, Yargıtay kararlarında bir yandan down sendromunun gebelikte kesin olarak tespit edilebildiğinin vurgulandığını, diğer yandan aydınlatmanın kapsamının açıklandığını ve nihayet aydınlatma konusundaki ispat yükünün de davalıya ait olduğunun belirtildiğini, bir an için bunun doğru olduğu varsayılsa bile dava dışı hekimin davacı anne/babayı bu konuda aydınlatmış olması gerektiğini;Mahkemece aldırılan 27/05/2021 tarihli Ek Rapora göre de 23. haftadan sonra da 99,7 kesinlikle down sendromunu tespit edebilen testler mevcut olup down sendromlu gebeliğin tespiti halinde, gebeliğin sonlandırılmasında herhangi bir süre sınırı da olmadığını, onam belgesini saklama yükümlülüğünün doktorda olmadığı gerekçesinin, dava dışı hekimin onam aldığını ileri sürmemesi karşısında geçersiz olduğunu, ne davalı sigortacı ve ne de ihbar olunan dava dışı doktorun, aydınlatılmış onam savunmasında bulunmadığını, bu konuda herhangi bir delil de bildirilmediğini, eğer böyle bir savunma yapılmış olsaydı, o zaman mahkemenin gerekçesinin anlamlı olabileceğini, ama dava dışı hekim zaten aydınlatılmış onam almasının gerekmediğini ileri sürdüğüne göre “olmayan belgenin saklanması yükümlülüğünü” tartışmanın da anlamsız olduğunu, bu durumda artık davalının aydınlatılmış onam konusunda ispat yükünü yerine getiremediği kabul edilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğini, nitekim Yargıtay HGK, E. 2015/22-2376, K. 2019/370, T. 28.3.2019 sayılı kararında, Yargıtay HGK, E. 2017/3-1019, K. 2020/25, T. 16.1.2020 sayılı kararında, Yargıtay HGK, E. 2017/3-1005 K. 2019/55, T. 31.1.2019 sayılı kararında ve yine Yargıtay HGK, E. 2017/13-619, K. 2018/919, T. 18.4.2018 sayılı kararlarının tümünde de istikrarlı şekilde “...Hâkimin kendisine ispat yükü düştüğünü bildirdiği taraf, uyuşmazlık konusu olguyu ispat edemezse, davayı kaybeder. O taraf, davacı ise davası reddedilir; davalı ise aleyhine eda ve/veya tespit hükmü kurulur...” denildiğini; Davacı annenin yaşı gereği down sendromunu zaten bilebilecek durumda olduğu gerekçesinin doğru olmadığını, doğru olsa bile dava dışı hekimin yine de bilgilendirme yapması gerektiğini, her şeyden önce dava dışı doktorlar tarafından yapılan gebelik takibinde de (davaya konu gebelik takibinde olduğu gibi) müvekkilinin aydınlatılmış onamının alınmadığını, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi'nin, E. 2013/23012, K. 2014/22561, T. 2.7.2014 sayılı kararında bir kararında (EK.1) hastanın geçmişte bir şekilde bilgilendirilmiş olması nedeniyle aynı mahiyetli tıbbi girişim konusunda bilgilendirilmiş kabul edilerek davacı hasta aleyhine karar veren İlk derece mahkemesi kararını bozduğunu, hasta daha önce bilgilendirilmiş olsa bile mahkemenin sonraki tıbbi girişimde de usulünce bilgilendirilip bilgilendirilmediğini araştırarak sonucuna göre karar vermesi gerektiğini vurguladığını; Dava dışı doktorun eylemi ile zarar arasında illiyet bağı olmaması gerekçesinin yasal dayanaktan yoksun olduğunu, 07/08/2020 tarihli dilekçe ekinde sunulan Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2018/5309 Esas, 2019/7607 Karar sayılı 28/11/2019 tarihli kararında ve yine Yargıtay 11. Hukuk Dairesi yukarıda atıf yapılan 2018/1849 Esas, 2019/7606 Karar sayılı 28/11/2019 tarihli kararında aynı ilke tekrar edilerek hekimin bilgilendirme yapmaması halinde doğacak zarardan sorumlu olacağının; “...Özetle hekim, görevini özenle yerine getirmeli ve hastanın bilgi alma hakkı kapsamında onu aydınlatmalıdır. Somut olayda, hekimin down sendromunu teşhise yönelik bir hatasının veya bu anomaliyi teşhise yönelik imkanlar konusunda hastayı aydınlatmamasının sorumluluğunu doğuracağı izahtan varestedir...”, şeklinde ifade edildiğini; Keza aynı konuya ilişkin Yargıtay 13. Hukuk Dairesi'nin E. 2012/7843 K. 2013/5023 T. 4.3.2013 sayılı kararında; “...Hamileliğin süresi ve küçükteki var olan fiziksel noksanlığın 2827 sayılı yasanın 5. maddesi uyarınca gebeliğin sonlanmasına olanak verdiğinin tespiti halinde, davacı küçük çocuğun kürtaj yoluyla tahliye edilmesine kusurları ile engel olan davalıların bu eylemleri ile kürtaj olunmaması arasında uygun illiyet bağı bulunduğundan davalıların talepleri değerlendirilerek sonuca ulaşılması, tahliyenin mümkün olmadığının tespiti halinde ise mevcut sakallık ile davalıların eylemi arasında illiyet bağı bulunmadığından davanın reddine karar verilmesi gerekir..." denilerek, teşhis edilemeyen fiziksel noksanlığın kürtaj sebebi olması durumunda illiyet bağı ve doktorun kusuru kabul edilerek davanın kabulüne aksi takdirde davanın reddine karar verilmesi gerektiğinin hüküm altına alındığını;Yaşamın sonlandırılmasının etik olmadığı ve sosyal gerçeklikten uzak olduğu gerekçesinin de yasal ve vicdani dayanaktan yoksun olduğunu, esasen mahkemenin bu gerekçesinin yasal dayanaktan yoksun olduğunu “yasal dayanak olsa bile" ifadesiyle ortaya koyduğunu fakat dava ile sanki yaşam hakkıyla bağdaşmayan bir talepte bulunmuşlar gibi saptırdığını ve bir yandan da sosyal medya tartışmalarını kararına gerekçe yaptığını, oysa davanın artık (sakat da olsa) doğmuş bulunan küçük ...'a daha iyi bir gelecek sağlamak için ikame edilmiş tazminat davası olduğunu, devletin haftada bir kez sağladığı ve parasal değeri (11/01/2022 tarih ve 31716 sayılı RG'te yayımlanan tebliğe göre) grup derslerinde aylık 326 TL olan destek eğitim ve rehabilitasyon harcaması için maalesef yeterli olmadığını;Bazı vakalarda down sendromlu bireylerin topluma uyumları başarıyla sağlanmakta ise de bu ancak çocuğun erken yaşta birebir özel eğitim ve rehabilitasyon almasıyla mümkün iken mahkemenin davayı red kararı ile davacı küçüğün erken yaşta eğitim ve rehabilitasyona ulaşma imkanının elinden alındığını, down sendromlu çocukların tek sorununun eğitim ve rehabilitasyon gideri olmadığını, müvekkilleri arasında down sendromunun yarattığı tıbbi sorunlardan dolayı bacağı kesilen, kalbi delik, tuvalete çıkamadığı için sürekli karnındaki sondayla dışkılanan, yürüyemeyen, konuşamayan, zekâ geriliği bulunan, sırf görünümlerinden dolayı sosyal izolasyona tabi tutulan çocuklar olduğu gibi beklemediği halde down sendromlu bir çocuk sahibi olmanın yarattığı travma ile intihar eden, boşanan ebeveynlerin de yer aldığını;Mahkemenin vekalet ücretini de hatalı takdir ettiğini ve düzeltme talebini de reddettiğini, karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT'nin 13/4 hükmüne göre maddi tazminat istemli davaların tamamının reddi durumunda avukatlık ücretinin bu tarifenin 2. kısmının 2. bölümüne göre hükmolunması gerektiğini, buna göre red vekalet ücreti maktu olması gerekirken fahiş bir hesap hatası yapılarak 53.050,00 TL'ye hükmedilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, aynı şekilde manevi tazminat yönünden de AAÜT 10/3 hükmü uyarınca maktu ücret takdir edilmesi gerekirken nispi ücret takdirinde de yine mevzuata uyarlık olmadığını;Avans Ödenmesi Talebi; uygulamada davada olduğu gibi, başta davalı sigortacıların davayı uzatma çabaları, istinaf, temyiz başvuruları olmak üzere çeşitli nedenlerle dava süreci yıllarca uzadığını ve mağdur davacıların alacağına kavuşamadığını, oysa tazminatın erken alınmasının bilhassa down sendromlu çocuğun zamanında eğitim alarak hayata en azından konuşma, yürüme, tuvalet vb. davranışları öğrenmesi açısından çok önemli olduğunu, zira bu konudaki eğitimlerin maalesef yaş ilerledikçe etkisini kaybettiğini, davada ilk derece mahkemesince çocuğun sakatlık oranı ve buna bağlı olarak tazminat miktarı belirlenmiş olup TTK 1427/3 hükmü tahtında tensiple oluşturulacak ara kararı ile avans olarak davalıdan tahsiline, tahsil edilen kısmın da ileride tahsil edilecek kısımdan mahsubuna karar verilmesini talep ettiklerini beyanla yapılacak yargılama sonunda İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2020/273 Esas, 2022/483 Karar no.'lu 09/06/2022 tarihli hükmünün kaldırılarak iptaline, esas hükümden önce oluşturulacak ara kararı ile birinci derece mahkemesince zarar miktarı belirlenmiş olduğundan TTK 1427/3 hükmü tahtında 800.000 TL'nin masraf, faiz ve vekalet ücretiyle birlikte avans olarak davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. İSTİNAF SEBEPLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ: HMK'nın 355. maddesine göre istinaf incelemesi; istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak ve kamu düzenine aykırılık görüldüğü takdirde ise resen gözetilmek suretiyle yapılmıştır.Dava, Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Poliçesine dayalı maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir. Davacılar vekili, davalı tarafça Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigota Poliçesi ile sigortalanan dava dışı hekimin, davacı anneyi gebelik sürecinde takip ve muayene ettiğini, sigortalı hekimin davacıları aydınlatmaması sebebiyle davacı ...'ın down sendromlu olarak doğmasına neden olduğunu, bu nedenle davacıların maddi ve manevi zarara uğradıklarını beyan ederek sigorta poliçesi kapsamında zararlarının tazminini talep etmiş, davalı taraf davanın reddini savunmuş, Mahkemece yukarıda açıklanan gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş, karara karşı davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. Taraflar arasındaki uyuşmazlığın temeli; dava dışı sigortalı hekimin aydınlatma yükümlülüğüne aykırı davranması nedeniyle, davacı annenin 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'un 5. maddesi, Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük’ün 5. maddesi ile Tüzük’e ekli (2) sayılı liste uyarınca, gebelik sürecinde down sendromunun tespit edilmesi halinde bir kurul tarafından düzenlenecek rapora göre, davacı babayla alacağı ortak bir karar neticesinde gebeliği sonlandırılabilme hakkını kullanmasına engel olup olmadığı ve bu nedenle davacıların uğradığı zarardan davalı sigorta şirketinin, Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigota Poliçesi kapsamında sorumlu olup olmadığına ilişkindir.Hekim ile hasta arasındaki ilişki vekalet sözleşmesine dayalı olup, uyuşmazlığın temelini teşhis ve tedavi hizmetini üstlenen hekimin bu kapsamda mevcut sorumluluğu ve özen borcu oluşturmaktadır. Buna göre vekil, vekalet görevini yerine getirirken yöneldiği sonucun elde edilememesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. Vekil özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur. Hekim hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Sağlık hizmetinin verilmesinde tıbbı gereklere uygun teşhis, tedavi ve bakımı özenle yapma görevi hekime ait olup, hastanın uygulanan ve diğer tanı, tedavi seçenekleri ve bu seçeneklerin getireceği fayda ve riskler ile hasta sağlığı üzerindeki muhtemel etkileri, komplikasyonları ve reddetme durumda ortaya çıkabilecek muhtemel fayda ve riskleri konusunda bilgi edinme hakkı bulunmaktadır. Hekim hastanın bilgi alma hakkı kapsamında onu aydınlatmalıdır. Hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğünün hukuki dayanağı noktasında çeşitli yasal düzenlemeler bulunmakta olup, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesi; “Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.)” hükmünü haizdir. Bu genel nitelikli düzenleme yanında bazı özel nitelikli düzenlemelerde de hekimin aydınlatma yükümlülüğünün hukuki dayanaklarını bulmak mümkündür. Nitekim 04.04.1997 tarihinde imzalanan, 09.12.2003 tarihli ve 25311 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Avrupa Biyotıp Sözleşmesi’nin 5. maddesinde; 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanunun 7. maddesinde; Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nin 14. maddesinde; Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 15. maddesinde hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğü altında olduğu dolaylı da olsa belirtilmiş bulunmaktadır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu; 2020/11-592 Esas, 2022/356 Karar, 22.03.2022 T.)Down sendorumu, bir kromozom anomalisi olup, Mahkemece alınan bilirkişi heyet raporunda açıklandığı üzere, bu konuda tanı konulabilmesi için fetusa ait hücre elde edilerek, bu hücreler üzerinde kromozom analizi yapılması gerekmektedir. Bunun için Ülkemizde amniyosentez ve koryonvillus biyopsisi olmak üzere iki yöntem uygulanmaktadır. Son yöntem olan hücre dışı DNA analizi ise yüksek maliyetli olduğundan henüz sıklıkla uygulanan ve masrafları SGK tarafından karşılanan bir yöntem değildir. Sayılan bu yöntemler down sendromunun tanısı için uygulanmakta olup, bu yöntemlere başvurulabilmesi için gebelikte down sendromu riskinin bulunması gerekir. Bunun için gebeliğin ilk haftalarından itibaren ikili-üçlü ve dörtlü tarama testleri yapılmakta ve down sendromu riskinin bulunması halinde kesin tanı için girişimde bulunulmaktadır. Somut olayda; davacı anne, dava dışı hekime ilk kez gebeliğinin 23. haftasında muayene olmuştur. Bundan önce kendisini muayene eden hekim tarafından down sendromu riski tespit edilmediği gibi, gebeliğin daha önceki haftalarında uygulanması öngörülen ikili-üçlü ve dörtlü tarama testleri de yapılmamıştır. Dava dışı hekimin, davacı anneyi muayene ettiği hafta ve bu haftadan önce down sendromu riskini tespit eden bir tetkik yapılmamış olması nazara alındığında, davacıları, ikili/üçlü ve dörtlü tarama testleri ve yine herhangi bir şekilde down sendromu riski tespit edilmemişken, anne için çeşitli riskler barındıran veya yüksek maliyetli olan tanı testlerinin yapılması gerektiği konusunda bilgilendirme/aydınlatma yükümlülüğü altında olduğu ve bu yükümlülüğünü ihlal ettiğinin kabulü mümkün değildir. Gebeliğinin başından itibaren, 20. haftaya kadar bir kadın doğum uzmanı hekime muayene olmamış, gebelik sürecini hekim kontrolünde takip etmemiş, tarama testlerinin sağlıklı sonuç vereceği haftaları bu şekilde geçirmiş olan davacı annenin ihmali karşısında, dava dışı hekimin, vekalet görevine ve aydınlatma yükümlülüğüne aykırı davrandığı ve kusurlu olduğundan bahsedilemeyecektir. Bu gerekçelerle İlk derece mahkemesince davacıların maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygun olup, davacılar vekilinin aksi yöndeki istinaf sebepleri yerinde görülmemiştir.Bununla birlikte karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin 13/4. maddesi ile maddi tazminat talepli davaların ve 10/3. maddesi ile manevi tazminat talepli davaların tamamının reddi durumunda avukatlık ücretinin, bu Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümüne göre belirleneceği düzenlenmiştir. Dava, hekimin aydınlatma yükümlüğünü ihlal ettiğinden bahisle açılmış maddi ve manevi tazminat davası olup, davanın tümden reddine karar verildiğinden Mahkemece davalı lehine her iki talep yönünden ayrı ayrı karar tarihinde yürürlükte bulunan Tarifenin ikinci kısım, ikinci bölümündeki maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken üçüncü kısmına göre nispi vekalet ücretine hükmedilmesi hatalı olmuştur. Açıklanan nedenlerle, davacılar vekilinin istinaf başvurusunun aleyhe hükmedilen vekalet ücretlerine yönelik kısım yönünden kısmen kabulü ile, mahkemece deliller toplanılmış olup, yeniden yargılama yapılmasını gerektirir bir husus bulunmadığından HMK'nın 353/1-b-2 maddesi uyarınca ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, Dairemizce vekalet ücreti düzeltilerek yeniden karar verilmesi gerektiği kanaatine varılmış ve aşağıdaki şekilde karar verilmiştir. HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle; 1-Davacıların istinaf başvurusunun KISMEN KABULÜ İLE, İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 09/06/2022 tarih ve 2020/273 Esas 2022/483 Karar sayılı kararının HMK'nın 353/1-b2 maddesi uyarınca KALDIRILMASINA, Dairemizce esas hakkında yeniden hüküm kurulmak suretiyle, 2-Davacıların davasının REDDİNE, 3-Karar tarihinde yürürlükte bulunan alınması gerekli 615,40 TL karar ve ilam harcının peşin alınan toplam 2.733,40 TL'den mahsubu ile artan 2.118,00 TL harcın karar kesinleştiğinde davacılara iadesine,4-Davacılar tarafından yapılan yargılama giderlerinin üzerlerinde bırakılmasına,5-Davalı tarafından yapılan 3.050,00 TL yargılama giderinin davacılardan alınarak davalıya verilmesine,6-Davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden reddolunan maddi tazminat miktarı üzerinden karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT uyarınca hesaplanan 4.080 TL vekalet ücretinin davacılardan alınarak davalıya verilmesine, 7-Davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden reddolunan manevi tazminat miktarı üzerinden karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT uyarınca hesaplanan 4.080 TL vekalet ücretinin davacı ...'a velayeten diğer davacılardan alınarak davalıya verilmesine,8-Tarafların dava şartı olan arabuluculuk toplantısına katıldıkları halde anlaşamadıkları, arabuluculuk son tutanağı aslından anlaşıldığından 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanun'un 18/A-14 bendi uyarınca ve Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Yönetmeliği tarife hükümleri uyarınca Suçüstü Ödeneğinden ödenen 1.320,00TL nin davacılardan alınarak hazineye irad kaydına,9-Kullanılmayan gider avansı bulunduğu takdirde karar kesinleştiğinde avansı yatıran ilgili tarafa iadesine, İSTİNAF YÖNÜNDEN:10-Harçlar Kanunu gereğince istinaf eden davacılar tarafından yatırılan istinaf kanun yoluna başvurma harcının hazineye gelir kaydına, istinaf karar harcının talep halinde davacılara iadesine, 11-Davacılar tarafından istinaf aşamasında sarf edilen 220,70 TL istinaf kanun yoluna başvurma harcı, 82,00 TL dosyanın istinafa gidiş dönüş masrafı ve 113,00 TL posta masrafı olmak üzere toplam; 415,70 TL yargılama giderinin davalıdan alınarak davacılara verilmesine,12-Bakiye gider avansı bulunması halinde karar kesinleştiğinde avansı yatıran ilgili tarafa iadesine, Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda HMK'nın 361/1. maddesi gereğince kararın taraflara tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içerisinde Yargıtay' da temyiz yolu açık olmak üzere 18/09/2025 tarihinde oy birliği ile karar verildi.