1. Hukuk Dairesi 2025/6361 E. , 2026/2409 K. "" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2023/153 E., 2023/315 K. Mahkemenin 12.09.2023 tarihli ve 2023/153 Esas, 2023/315 Karar sayılı direnme kararının onanmasına dair Dairenin 23.01.2024 tarihli kararına karşı asıl ve birleştirilen davalarda davacılar ... ve ... vekili tarafından karar düzeltme yoluna başvurulmakla; kesinlik, süre ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, karar düzeltme dilekçesinin…
1. Hukuk Dairesi 2025/6361 E. , 2026/2409 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2023/153 E., 2023/315 K. Mahkemenin 12.09.2023 tarihli ve 2023/153 Esas, 2023/315 Karar sayılı direnme kararının onanmasına dair Dairenin 23.01.2024 tarihli kararına karşı asıl ve birleştirilen davalarda davacılar ... ve ... vekili tarafından karar düzeltme yoluna başvurulmakla; kesinlik, süre ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, karar düzeltme dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: - K A R A R - Asıl ve birleştirilen davalar, tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis isteğine ilişkindir. Asıl davada davacılar; ... ve ...’nun muris babaları ... ile birlikte ... Turizm Ticaret ve Sanayi Limited Şirketinin ortakları olduğunu, muris ...’nün anılan Şirkete ait ... ili, ... ilçesi, ... köyünde kâin 1663 parsel sayılı taşınmazdaki kat irtifakına ayrılan 23 adet bağımsız bölümü Şirketi temsilen davalı ...’a 29.02.2000 tarihinde satış suretiyle temlik ettiğini, Şirket ana sözleşmesine göre Şirket adına kayıtlı taşınmazların devredilebilmesi için ortaklar genel kurulu kararı ve devir tarihinde henüz ergin olmayan Şirket ortağı ...’ye atanan kayyımın onayı olması gerekirken bu hususlar yerine getirilmeden yapılan temlik ve tescilin yolsuz olduğunu, murisin yaptığı temliklerin Şirket aktifinin neredeyse tamamını oluşturduğunu, böyle bir devrin, Türk Ticaret Kanunu’nun (mülga) 443. maddesine, süre gelen uygulamaya ve Şirket ana sözleşmesine göre ortaklar genel kurulundan karar almaksızın ve bu kararlara Türk Medeni Kanunu hükümlerince kayyım ile Sulh Hukuk Mahkemesi onayı olmaksızın mümkün olmadığını, resmî akitte gösterilen bedel ile taşınmazın rayiç değeri arasında fahiş fark bulunduğunu, esasen muris ...’nün evlilik dışı birliktelikten çocuk yaptığını, kendilerinden mal kaçırmak amacıyla öncelikle Şirket mallarını dava dışı ... ve ondan olma erkek çocuğuna devretmeye çalıştığını, yakınları tarafından bu durumun ileride sorunlara yol açabileceği konusunda uyarılması üzerine dava konusu taşınmazı ileride ... ve ondan olma erkek çocuğuna kazandırmak amacıyla davalıya devrettiğini, mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı bir devir olduğunu ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile Şirket adına tesciline, muris muvazaası iddiasının kabulü hâlinde tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, tapu iptali ve tescil istemlerinin kabul edilmemesi hâlinde saklı payları oranında tenkise karar verilmesini istemişlerdir. Asıl davada davalı ...; dava konusu taşınmazları 29.02.2000 tarihinde satın aldığını, on yıldan fazla zaman geçtikten sonra dava açıldığından Yasada öngörülen zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerin geçtiğini, taşınmazı muris ...’den temlik almadığını, ... Turizm Ticaret ve Sanayi Limited Şirketinden temlik aldığını, muris muvazaasından bahsedilemeyeceğini, davacılar ... ve ...’nin Şirket ortağı olmaları nedeniyle işlemin tarafı olduklarını, anılan Şirketin, çok sayıda taşınmazını gazeteye ilan vermek suretiyle satışa çıkardığını, dava konusu taşınmazı üzerindeki ipotek yükü ile birlikte bedelini ödeyerek satın aldığını, ipotek borcunun da tarafından ödendiğini, muvazaalı bir işlemin bulunmadığını, gerçek bir satış olduğunu, Şirket alacaklıları tarafından kendisine karşı açılan tasarrufun iptali davalarının reddedildiğini ve Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleştiklerini belirterek davanın reddini savunmuştur. Birleştirilen 2010/162 Esas sayılı davada davacılar; asıl davadaki iddiaları tekrarla muris ...’nün Şirkete ait ... ili, ... ilçesi, ... köyünde kâin 1665 parsel sayılı taşınmazdaki Şirket paylarını 09.05.2000, 25.05.20 00... .09.2000 tarihli işlemlerle davalılara temlik ettiğini ileri sürerek tapu kaydının iptali ile Şirket adına tesciline, muris muvazaası iddiasının kabulü hâlinde tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, tapu iptali ve tescil istemlerinin kabul edilmemesi hâlinde saklı payları oranında tenkise karar verilmesini istemişlerdir. Birleştirilen 2010/162 Esas sayılı davada davalı ...; iptali istenilen tasarrufların 2000 yılında yapıldığını, on yıl sonra dava açıldığını, zamanaşımı süresinin geçtiğini, yapılan satışın gerçek bir satış olduğunu, satış işleminin o tarihte belediyenin belirlediği rayiç üzerinden yapıldığını ve satış bedelinin ödendiğini, muris ... ile çok uzaktan akraba olduklarını, davacılar ... ve ...'nin Şirket ortağı olmaları nedeniyle işlemin tarafı olduklarını, muvazaa iddiasını ancak yazılı delil ile kanıtlayabileceklerini, limited şirketlerde şirket temsilcisinin yetkilerinin sınırsız olduğunu, taşınmaz devri için ortaklar kurulu kararı gerekmediğini, muris ...’nün tüm işlemleri tek başına yapmaya yetkili olduğunu, TTK’nın (mülga) 443. maddesinin tasfiye hâlindeki şirketlerde uygulanabileceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Birleştirilen 2010/162 Esas sayılı davada davalı ...; dava konusu taşınmazı bedelini ödeyerek satın aldığını, resmî senette gösterilen bedelin düşük olmasının tek başına muvazaa iddiasını kanıtlamayacağını, diğer davalı ... ile arasında iddia edildiği gibi bir ilişki bulunmadığını, akraba ya da aynı köyden olmadıklarını, dava dışı Şirketin çalışanı da olmadığını, dava tarihine kadar taşınmazı elden çıkarmadığını ve iyiniyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Birleştirilen 2010/162 Esas sayılı davada davalı ... ... ve davalı ... davaya cevap vermemişlerdir. Birleştirilen 2010/163 Esas sayılı davada davacılar; asıl davadaki iddiaları tekrarla muris ...’nün Şirkete ait ... ili, ... ilçesi, ... köyünde kâin 1662 parsel sayılı taşınmazdaki Şirket paylarını 09.05.2000, 29.02.20 00... .05.2000 tarihli işlemlerle davalılara temlik ettiğini ileri sürerek tapu kaydının iptali ile Şirket adına tesciline, muris muvazaası iddiasının kabulü hâlinde tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, tapu iptali ve tescil istemlerinin kabul edilmemesi hâlinde saklı payları oranında tenkise karar verilmesini istemişlerdir. Birleştirilen 2010/163 Esas sayılı davada davalılar ... ve ...; iptali istenilen tasarrufların 2000 yılında yapıldığını, on yıl sonra dava açıldığını, zamanaşımı süresinin geçtiğini, yapılan satışın gerçek bir satış olduğunu, o tarihte belediyenin belirlediği rayiç üzerinden yapıldığını, satış bedelinin ödendiğini, ...’nin kayınbiraderinin eşi olmasının davada haklılığı göstermeyeceğini, muris ... ile çok uzaktan akraba olduklarını, davacılar ... ve ...'nün Şirket ortağı olmaları nedeniyle işlemin tarafı olduklarını, muvazaa iddiasını ancak yazılı delil ile kanıtlayabileceklerini, limited şirketlerde şirket temsilcisinin yetkilerinin sınırsız olduğunu, taşınmaz devri için ortaklar kurulu kararı gerekmediğini, muris ...’nün tüm işlemleri tek başına yapmaya yetkili olduğunu, TTK’nın (mülga) 443. maddesinin tasfiye hâlindeki şirketlerde uygulanabileceğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Birleştirilen 2010/163 Esas sayılı davada davalılar ... ve ... vekili cevap dilekçesinde; davada hak düşürücü ve zamanaşımı sürelerinin geçtiğini, ileri sürülen iddiaların doğru olmadığını, ... isimli Şirketten taşınmaz satın almadıklarını, ... isimli şahıstan satın aldıklarını, mirasçılar ve Şirket arasındaki uyuşmazlıkların kendilerini ilgilendirmediğini, Şirketin, o tarihlerde çok sayıda taşınmazını ilan yoluyla sattığını, birçok kişinin de aldığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. ... 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 21.05.2015 tarihli ve 2010/323 Esas, 2015/430 Karar sayılı kararıyla asıl ve birleştirilen davaların kabulüne karar verilmiş, asıl ve birleştirilen davada davalılar vekillerinin temyizi üzerine Dairenin 01.03.2018 tarihli ve 2016/6978 Esas, 2018/1292 Karar sayılı kararıyla eksik inceleme yapıldığı, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin hatalı hesaplandığı gerekçesiyle Mahkeme kararının bozulmasına hükmedilmiştir. Mahkemenin 19.09.2019 tarihli ve 2019/6 Esas, 2019/242 Karar sayılı kararı ile; asıl ve birleştirilen davaların reddine karar verilmiş, asıl ve birleştirilen davalarda davacılar vekilinin temyizi üzerine Dairenin 07.07.2020 tarihli ve 2019/4779 Esas, 2020/3553 Karar sayılı kararıyla eksik inceleme yapıldığı gerekçesiyle Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemenin 04.11.2021 tarihli ve 2020/261 Esas, 2021/314 Karar sayılı kararı ile asıl ve birleştirilen davaların reddine karar verilmiş, asıl ve birleştirilen davalarda davacılar ... ve ... vekilinin temyizi üzerine Dairenin 24.05.2022 tarihli ve 2022/555 Esas, 2022/4092 Karar sayılı kararı ile; Mahkeme kararının onanmasına karar verilmiş, asıl ve birleştirilen davalarda davacılar ... ve ... vekilinin karar düzeltme isteğinde bulunması üzerine, Dairenin 08.12.2022 tarihli ve 2022/7351 Esas, 2022/8038 Karar sayılı kararı ile eksik inceleme yapıldığı gerekçesiyle Mahkeme kararının bozulmasına hükmedilmiştir. Mahkemece, yukarıda tarihi ve sayısı belirtilen karar ile bozma kararına karşı direnilerek yolsuz tescil ve muvazaa iddiaları ispatlanamadığı, tenkis isteği yönünden hak düşürücü sürenin geçmiş olduğu gerekçesiyle asıl ve birleştirilen davaların reddine karar verilmiş, asıl ve birleştirilen davalarda davacılar ... ve ... vekilinin temyizi üzerine Dairenin 23.01.2024 tarihli ve 2023/5793 Esas, 2024/546 Karar sayılı kararı ile direnme kararının onanmasına karar verilmiş, Dairenin 23.01.2024 tarihli onama kararına karşı asıl ve birleştirilen davalarda davacılar ... ve ... vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine Dairenin 04.06.2024 tarihli ve 2024/2098 Esas, 2024/4079 Karar sayılı kararı ile; davacıların mirasbırakanı ...'nün, ... İnşaat Turizm Ticaret ve Sanayi Ltd. Şti'nin 30.12.1998 tarihli ve 52 sayılı oy birliğiyle alınan ortaklar kurulu kararı ile 03.11.1992 tarih ve ... yevmiye numaralı Şirket ana sözleşmesinin 8. maddesine istinaden 10 yıl süre ile münferiden tek imza ile Şirketi temsile yetkili kılındığı ve Şirketi temsile yetkili olduğu, davacıların muris muvazaası ve tenkise yönelik iddialarının mirasbırakan tarafından yapılan şahsi bir temlik ya da kazandırım olmadığı, Şirket varlığının devredildiği gerekçesiyle asıl ve birleştirilen davalarda davacılar ... ve ... vekilinin sair karar düzeltme itirazlarının reddine, temlikin yolsuz ve muvazaalı olduğuna yönelik diğer itirazları yönünden ise davacıların dava dilekçelerinde yolsuz tescil iddialarını, ortaklardan küçük olan ... için kayyım atanması ve Sulh Hukuk Mahkemesinden izin alınması gerektiği, ana sözleşmede yazılı olduğu ve Şirket uygulamasında da taşınmaz satışlarının genel kurulu kararıyla yapıldığı için genel kurul kararı alınması gerektiği ve TTK'nın 443. maddesi uyarınca Şirket aktifinin neredeyse tamamının devri nedeniyle ortaklar kurulundan karar alınması gerektiği şeklinde temelde üç nedene dayandırdıkları, Şirket ana sözleşmesinde taşınmaz satışının genel kurul kararı ile yapılacağına ilişkin bir düzenleme bulunmadığı, bu nedenle yetkili müdürün Şirket taşınmazını satması için ortaklardan ...'ye kayyım tayinin gerekmediği gibi Sulh Hukuk Mahkemesinden izin alınmasının da gerekmediği ancak Şirket aktifinin neredeyse tamamının devri nedeniyle ortaklar kurulundan karar alınması gerektiği iddiası yönünden ve 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 18. maddesi yönünden yeterince araştırma ve değerlendirme yapılmadığı gerekçesiyle Dairenin 23.01.2024 tarihli ve 2023/5793 Esas, 2024/546 Karar sayılı kararının değinilen yön itibariyle kısmen kaldırılmasına, direnme kararının karar düzeltme ret kapsamı dışında kalan kısmı yönünden değişik gerekçeyle bozulması için incelenmek üzere Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir. Hukuk Genel Kurulunun 15.10.2025 tarihli ve 2024/1-589 Esas, 2025/631 Karar sayılı kararı ile; taraflara karar düzeltme hakkı tanınmadığı gerekçesiyle Dairenin 04.06.2024 tarihli ve 2024/2098 Esas, 2024/4079 Karar sayılı gönderme kararının ortadan kaldırılmasına, asıl ve birleştirilen davalarda davacılar ... ve ... vekilinin 19.03.2024 tarihli karar düzeltme başvuru dilekçesi yönünden bir karar vermek üzere dosyanın Yargıtay 1. Hukuk Dairesine gönderilmesine karar verilmiştir. Sürecin anlaşılır olması adına kısa bir safahat özeti yapmak, Mahkeme kararlarını ve Yargıtay ilamlarını belirtmek önem arz etmektedir. Mahkemenin 21.05.20 15... .09.2019 tarihli kararlarının sırasıyla Dairenin 01.03.20 18... .07.2020 tarihli ilamları ile bozulmasına karar verilmiş, Mahkemece de bozma ilamlarına uyulmuştur. Mahkemenin 04.11.2021 tarihli kararının temyizi üzerine Dairenin 24.05.2022 tarihli kararı ile kararın onanmasına karar verilmiş, karar düzeltme başvurusu üzerine Dairenin 08.12.2022 tarihli ve 2022/7351 Esas, 2022/8038 Karar sayılı kararı ile onama kararının kısmen kaldırılması ile Mahkemenin 04.11.2021 tarihli kararının bozulmasına karar verilmiştir. Bunun üzerine Mahkemenin 12.09.2023 tarihli kararı ile 04.11.2021 tarihli kararda direnilmesine hükmedilmiş, direnme kararının temyizi üzerine HMK'nın geçici 4. maddesinin hükmü gereğince inceleme yapılarak Dairenin 23.01.2024 tarihli kararı ile Mahkemenin 12.09.2023 tarihli direnme kararının onanmasına karar verilmiş, karar düzeltme başvurusu üzerine Dairenin 04.06.2024 tarihli kararı ile Dairenin 23.01.2024 tarihli onama kararının kısmen kaldırılması ile dosyanın Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiş, Hukuk Genel Kurulunun 15.10.2025 tarihli kararı ile Dairenin 04.06.2024 tarihli gönderme kararının kaldırılması ile 19.03.2024 tarihli karar düzeltme başvuru dilekçesi yönünden bir karar verilmek üzere dosyanın Daireye gönderilmesine karar verilmiştir. Sonuç olarak dava sürecinde daha önce tesis edilen hükümler, Dairenin bozma ilamları doğrultusunda ortadan kalkmış olup halihazırda hukuki mevcudiyetini koruyan ve uyuşmazlığın esasını belirleyen yegâne kararlar, Mahkemenin 12.09.2023 tarihli direnme kararı ve Dairenin 23.01.2024 tarihli onama kararıdır. Hukuki mevcudiyetini koruyan ve uyuşmazlığın esasını belirleyen kararların tespiti yapıldıktan sonra; Dairenin 23.01.2024 tarihli onama kararına karşı karar düzeltme kanun yolunun açık olup olmadığı hususunun tartışılması zaruret arz etmektedir. Bilindiği üzere, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3/2 hükmünde; ''Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanun'un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 444. madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunur. Bu kararlara ilişkin dosyalar bölge adliye mahkemelerine gönderilemez" düzenlemesi yapılmış olup, Bölge Adliye Mahkemelerinin göreve başlama tarihinden (20.07.2016) önce verilen kararlar hakkında kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) temyiz ve karar düzeltme kanun yollarının düzenlendiği 427 ilâ 444. madde hükümlerinin uygulanmasına devam edilmektedir. Eldeki davada ilk kararın 21.05.2015 tarihinde verildiği gözetildiğinde HUMK’un temyiz ve karar düzeltme kanun yollarına ilişkin 427 ilâ 444. madde hükümlerinin değerlendirileceği hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. HMUK'un 440. maddesinde düzenlenen karar düzeltme (tashihi karar) yolu, Yargıtayın temyiz incelemesi sonucunda vermiş olduğu bazı kararlarına karşı tanınmış olan (kendine özgü) normal bir kanun yoludur. Karar düzeltme yolu mahkeme kararlarına karşı değil Yargıtayca temyiz incelemesi sonucu verilmiş kararlara açık bir kanun yoludur (Medeni Yargılama Hukukunda Karar Düzeltme, Prof. Dr. ..., ... Üniversite Hukuk Fakültesi Yayınlar, 1973-Ankara, syf 113). Karar düzeltmeyle en azından Yargıtayın temyiz üzerine verdiği kararı tekrar incelemesi sağlanmak istenilmiştir (Pekcanıtez Usûl Medeni Usûl Hukuku Cilt III, syf 2370). Kanunda belirtilen şekilde karar düzeltme yolu kapalı olan kararlara karşı bu yola başvurulamaz. Karar düzeltme yolu açık olan kararlar bakımından da karar düzeltme yoluna, aynı karar için sadece bir kez başvurulabilir. Aynı karara karşı birden fazla karar düzeltme yoluna gidilemez (Pekcanıtez Usûl Medeni Usûl Hukuku Cilt III, syf 2376). Aynı Yargıtay ilamına karşı birden fazla kez karar düzeltme yoluna başvurulamayacağı kuralı esas ise de bu kuralın uygulama alanı, aynı denetim süreciyle sınırlıdır. Bilindiği üzere karar düzeltme yolu, yerel mahkeme hükümlerine karşı değil, Yargıtayın temyiz incelemesi sonucunda tesis ettiği ilamlara karşı öngörülmüş bir denetim mekanizmasıdır. Bu bağlamda, her dairenin veya kurulun kendi kararını son bir kez denetimden geçirmesi ilkesi gözetildiğinde; yargılama silsilesi içerisinde tesis edilen farklı nitelikteki Yargıtay kararlarının her biri ayrı ayrı karar düzeltme denetimine tabidir. Buna göre; Yerel Mahkemenin direnme kararının onanmasına ilişkin Yargıtay ilamı, kendi içerisinde bir nihai denetim kararı olması hasebiyle karar düzeltme yoluna açıktır. Öte yandan, bu sürecin devamında dosyanın Hukuk Genel Kurulu önüne taşınması ve Kurulca yeni bir karar verilmesi durumunda, Hukuk Genel Kurulu kararı da farklı bir Yargıtay kararı olduğundan bu karara karşı da ayrıca karar düzeltme yoluna gidilebileceği kuşkusuzdur. Zira burada aynı karara karşı mükerrer bir başvuru değil, yargılama safahatının farklı aşamalarında ortaya çıkan farklı Yargıtay kararlarına karşı kanuni denetim hakkının kullanılması söz konusudur. Diğer taraftan, bir kurala istisna getirme yetkisi sadece ve sadece o kuralı koyma yetkisine sahip olan makama aittir. Yani istisna, kaideyi koyan makam tarafından konulur. Yargı organı, uygulayacağı genel kurala yorum yoluyla istisna getiremez, Yorum yoluyla genel kurala istisna getiren yargı organı, yasama organının yasama yetkisini gasp etmiş olur. Bir kaidenin genel hükmün istinası olup olmadığı konusunda tereddüt çıkarsa, genel hükmün istisnası olmadığı sonucuna ulaşılır. (Hukuka Giriş, Kemal Gözler, 19. Baskı, syf 337). Yargıtayın hangi kararları hakkında karar düzeltme yoluna gidilemeyeceği hususu HMUK’un 440/III hükmünde tahdidi olarak sayılmıştır. Kanun’un bu açık düzenlemesinin yorum yoluyla dışına çıkılması durumunda yasama organın yasama yetkisinin yargı organlarınca gasp edilmesi dışında adalete erişimin kısıtlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlalini gündeme getirecektir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Walchli/Fransa, 26.07.2007 tarihli ve 35787/03 başvuru numaralı kararında da bir mahkemeye başvuru hakkının yasal şartlara tabi tutulması kabul edilebilir olsa da mahkemeler usul kurallarını uygularken bir yandan adil yargılanma hakkını ihlal edebilecek aşırı şekilcilikten diğer yandan da yasalar tarafından düzenlenen usul kurallarının ortadan kaldırılması sonucunu doğurabilecek aşırı esneklikten kaçınması gerektiği hususu özellikle vurgulanmıştır. Bu bilgiler ışığında Dairenin 23.01.2024 tarihli onama kararına karşı karar düzeltme yolunu kapatan herhangi bir yasal düzenleme bulunmadığı aşikardır. Burada, Hukuk Genel Kurulu tarafından verilen Dairenin 04.06.2024 tarihli kararının kaldırılmasına dair kararının da incelenmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere; gerek mülga 1086 sayılı HUMK’un 429. maddesi gerekse yürürlükteki HMK'nın 373/7 hükümleri uyarınca mahkemelerce Hukuk Genel Kurulu kararlarına uyulması kanuni bir zorunluluktur. Ancak önemle belirtmek gerekir ki; bu uyma zorunluluğu, Genel Kurul’un uyuşmazlığın esasına yönelik tesis ettiği ve yerel mahkemeye veya özel Daireye yol gösteren nihai nitelikteki ilamları için geçerlidir. Somut olayda ise, Hukuk Genel Kurulu tarafından verilen karar, uyuşmazlığın esasına dair bağlayıcı bir çözüm getiren onama veya bozma ilamı niteliğinde olmayıp hukuki denetimin tamamlanması amacıyla dosyanın ilgili Özel Daire’ye gönderilmesine ilişkin bir usuli kaldırma kararıdır. Dolayısıyla, ortada uyulması gereken esasa müteallik bir karar bulunmamaktadır. Aksine, Genel Kurul, karar düzeltme dilekçesinin incelenmesi görevini ilgili Daireye tevdi ederek, uyuşmazlığın henüz nihai olarak sonlanmadığını ve denetim sürecinin devam ettiğini tescil etmiştir. Bu aşamada, Dairece yapılacak inceleme neticesinde verilecek karar, hukuki silsile içerisinde ayakta kalan ve uyulması gereken asıl iradeyi teşkil edecektir. Dairenin 23.01.2024 tarihli kararına karşı karar düzeltme yolunun açık olduğu tespit edildiğine göre asıl ve birleştirilen davalarda davacılar ... ve ... vekilinin karar düzeltme dilekçesinin incelenmesine gelince; Davacıların mirasbırakanı ...'nün, ... İnşaat Turizm Ticaret ve Sanayi Ltd. Şti’nin 30.12.1998 tarihli ve 52 sayılı oy birliğiyle alınan ortaklar kurulu kararı ile 03.11.1992 tarih ve ... yevmiye numaralı Şirket ana sözleşmesinin 8. maddesine istinaden 10 yıl süre ile münferiden tek imza ile Şirketi temsile yetkili kılındığı ve Şirketi temsile yetkili olduğu, davacıların muris muvazaası ve tenkise yönelik iddialarının, mirasbırakan tarafından yapılan şahsi bir temlik ya da kazandırım bulunmaması, Şirket varlığının devredilmiş olması nedeniyle asıl ve birleştirilen davalarda davacılar ... ve ... vekilinin sair karar düzeltme itirazları yerinde görülmediğinden reddine. Asıl ve birleştirilen davalarda davacılar ... ve ... vekilinin temlikin yolsuz ve muvazaalı olduğuna yönelik diğer itirazlarının incelenmesine gelince; Davacıların dava dilekçelerinde yolsuz tescil iddialarını, ortaklardan küçük olan ... için kayyım atanması ve Sulh Hukuk Mahkemesinden izin alınması gerektiği, ana sözleşmede yazılı olduğu ve Şirket uygulamasında da taşınmaz satışlarının genel kurul kararıyla yapıldığı için genel kurul kararı alınması gerektiği ve mülga TTK’nın 443. maddesi uyarınca Şirket aktifinin neredeyse tamamının devri nedeniyle ortaklar kurulundan karar alınması gerektiği şeklinde temelde üç nedene dayandırdıkları görülmüştür. Şirket ana sözleşmesinde taşınmaz satışının genel kurulu kararı ile yapılacağına ilişkin bir düzenleme bulunmadığı, bu nedenle yetkili müdürün Şirket taşınmazını satması için ortaklardan ...’ye kayyım tayini gerekmediği gibi Sulh Hukuk Mahkemesinden izin alınmasının da gerekmediği anlaşılmıştır. Ancak, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin içtihatlarında da belirtildiği üzere Şirketi temsile yetkili müdürün Şirkete ait bir malvarlığı üzerinde tasarrufta bulunabileceğinin ilke olarak kabulü gerekirse de bu malvarlığının, Şirketin sahip olduğu tek malvarlığı olduğunun veya Şirketin varlığını sürdürebilmesi için hayati önemi haiz bulunduğunun belirlenmesi halinde bu kez, anılan devir yönündeki taahhüdün geçerli olabilmesi için ortaklar kurulundan karar alınması gerekmektedir. Bunun yanında; Hukuk Genel Kurulu’nun 27.09.2023 tarihli ve 2022/11-1004 Esas, 2023/860 Karar sayılı kararında da; "… Neticeten limited şirketin üzerinde faaliyette bulunduğu ve devredilmesi hâlinde şirketin faaliyetini sona erip fiilen tasfiye sürecine girmesine neden olacak düzeyde hayati önemi haiz bir malvarlığı değeri olan tek taşınmazının şirketin müdürü tarafından bu yönde bir ortaklar kurulu kararı olmaksızın devrine dair hukuki işlem, yukarıda sayılan emredici düzenlemeler gereğince batıldır. Bu sebeple anılan taşınmazın devri sonucunda yapılan tescil geçersiz olup taşınmazın mülkiyetinin üçüncü kişiye intikal ettiği söylenemez. Bu anlamda devralan kişinin iyiniyetli olup olmadığı hususu, devir işleminin geçersizliği ve mülkiyetin muhafazası yönünden herhangi bir önem arz etmemektedir." şeklinde vurgulandığı üzere hayati önemi haiz malvarlığı değerinin ortaklar kurulu kararı alınmaksızın devredilmesi işlemin batıl olması sonucunu doğuracağından öncelikli olarak davacıların dava dilekçelerinde ileri sürdükleri 6762 sayılı TTK'nın 443. maddesi uyarınca Şirket aktifinin neredeyse tamamının devri nedeniyle ortaklar kurulundan karar alınması gerektiği iddiası yönünden bilirkişi heyeti kurularak araştırma yapılması, sonrasında ise 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi yönünden araştırma ve değerlendirme yapılarak sonuca gidilmesi zorunludur. Ne var ki, değinilen yönlerden HMK’nın 297/2 hükmüne aykırı olacak şekilde herhangi bir araştırma ve değerlendirme yapılmadığı ve karar verilmediği gibi bu hususun Daire incelemesinden geçmediği karar düzeltme başvurusu üzerine yapılan inceleme sonucunda anlaşılmıştır. Tam da bu noktada, halihazırda hukuki mevcudiyetini koruyan ve uyuşmazlığın esasını belirleyen 12.09.2023 tarihli direnme kararının teknik anlamda Hukuk Genel Kurulu tarafından incelenmesi gereken bir direnme kararı olup olmadığı ile asıl ve birleştirilen davalarda davalılar lehine usuli kazanılmış hakkın oluşup oluşmadığının değerlendirilmesi de elzemdir. Önemle belirtilmelidir ki, dava dilekçesinde ileri sürülmesine karşın Mahkemenin önceki hükmünde hiçbir değerlendirmeye tabi tutulmayan ve tartışılmayan bir hususta direnme kararı verilmesi, usul hukuku ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Yerel Mahkemece daha önce hakkında olumlu veya olumsuz bir nitelendirme yapılmayan, dolayısıyla bozma ilamının denetim alanına dahi girmemiş bir konunun direnme kararına konu edilmesi, teknik anlamda bir direnme niteliği taşımamaktadır. Zira, daha önce tartışılmamış bir hususta bozmaya karşı durulması usulen mümkün değildir. Bu neviden bir karar, usulüne uygun bir direnme hükmü teşkil etmediği gibi, hakkın özüne yönelik bir değerlendirme içermediğinden karşı taraf lehine usuli kazanılmış hak da doğurmayacaktır. Mahkemece daha önce hakkında hiçbir değerlendirme yapılmayan hususların direnme kararına konu edilmesi usul hukuku bakımından geçersiz olduğu gibi; hükmün bu haliyle bırakılması, dava dilekçesinde açıkça ileri sürülen ancak incelenmeksizin dışarıda bırakılan talepler yönünden gerçek bir kesin hüküm de (res judicata) oluşturmayacaktır. Mahkemenin sessiz kaldığı ve esasına girmediği bu noktalar uyuşmazlık konusu olmaya devam edecek ve taraflar arasında yeni davaların açılmasını kaçınılmaz kılacaktır. Oysa, Anayasamızın 141. ve HMK’nın 30. maddesi ile güvence altına alınan usul ekonomisi ilkesi uyuşmazlıkların en az giderle ve mümkün olan en kısa sürede, tek bir dava çatısı altında çözüme kavuşturulmasını emreder. Dava dilekçelerinde yer alan taleplerin davada karara bağlanmaması, adil yargılanma hakkının bir parçası olan hukuki dinlenilme hakkını zedeleyecektir. Bu nedenle, hukuki barışın sağlanması ve mükerrer uyuşmazlıkların önüne geçilmesi adına, söz konusu hususların eldeki davada nihayete erdirilmesi bir zorunluluk arz etmektedir. Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2015 tarihli ve 2014/19-299 Esas, 2015/2661 Karar sayılı benzer kararında da; "Bilindiği üzere; direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için, mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmemelidir (6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi). Eş söyleyişle; mahkemenin yeni bir delile dayanarak veya bozmadan esinlenerek gerekçesini değiştirerek veya daha önce üzerinde durmadığı bir hususu bozmada işaret olunan şekilde değerlendirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez" şeklinde vurgulanmıştır. Somut olayda; Mahkemenin direnme olarak adlandırdığı 12.09.2023 tarihli kararın 6762 sayılı TTK’nın 443. maddesi uyarınca Şirket aktifinin neredeyse tamamının devri nedeniyle ortaklar kurulundan karar alınması gerektiği iddiası yönünden ve 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca muvazaa iddiası yönünden usul hukuku anlamında gerçek bir direnme kararı olmadığı açık olup direnme kararının sadece Mahkemece ve Dairece, öncesinde değerlendirme yapılan ve yukarıda da karar düzeltme iddialarının reddine karar verilen hususlara yönelik olduğu gözetildiğinde Daire tarafından 12.09.2023 tarihli Mahkeme kararının incelenmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Hâl böyle olunca; 6762 sayılı TTK’nın 443. maddesi uyarınca Şirket aktifinin neredeyse tamamının devri nedeniyle ortaklar kurulundan karar alınması gerektiği iddiası yönünden ve 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca muvazaa iddiası yönünden ortada üzerine direnilebilecek hukuki bir irade veya bozma gerekçesi bulunmadığından, bu aşamada verilen kararın usulüne uygun bir direnme hükmü niteliği taşımadığı, yargılamanın hiçbir aşamasında tartışılmayan bu taleplerin yargı denetimi dışında bırakılmasının Anayasa'da düzenlenen hak arama hürriyetinin engellenmesi sonucunu doğuracağı anlaşılmakla usul ekonomisi ve adil yargılanma hakkı gereği, denetim dışı kalan bu uyuşmazlık noktalarının da nihayete erdirilmesi zarureti hasıl olmuştur. Asıl ve birleştirilen davalarda davacılar ... ve ... vekilinin bu yöne değinen ve yerinde görülen karar düzeltme isteğinin (6100 sayılı HMK’nın geçici 3. maddesi yollamasıyla) 1086 sayılı HUMK’un 440. maddesi gereğince kabulüne, Dairenin 23.01.2024 tarihli ve 2023/5793 Esas, 2024/546 Karar sayılı kararının değinilen yön itibariyle kısmen kaldırılmasına, Yerel Mahkemenin 12.09.2023 tarihli ve 2023/153 Esas, 2023/315 Karar sayılı kararının yukarıda açıklanan nedenlerle, direnme kararının karar düzeltme ret kapsamı dışında kalan kısmı yönünden BOZULMASINA, Peşin alınan harcın istek halinde temyiz edenlere iadesine, Dosyanın ... 1. Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine, 30.03.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.