Başvuru, Mahkemece hukuki güvenlik ve belirlilik ilkesi ihlal edilerek karar verilmesi nedeniyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının; karar sonucunu etkileyecek iddiaların Yargıtay ilamında karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiaları hakkındadır.
Başvuru, Mahkemece hukuki güvenlik ve belirlilik ilkesi ihlal edilerek karar verilmesi nedeniyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının; karar sonucunu etkileyecek iddiaların Yargıtay ilamında karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiaları hakkındadır. Başvuru, 28/2/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 21/7/2014 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 28/1/2015 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru konusu olay ve olgular 28/1/2015 tarihinde Adalet Bakanlığına bildirilmiştir. Adalet Bakanlığının 30/3/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu ile Sosyal Güvenlik Kurumu (sözleşme tarihinde Kurum adı Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı iken, 20/5/2006 tarihinden sonra Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) olarak değişmiştir) arasında 30/9/2002 tarihinde protokol imzalanmıştır. Bu protokole göre, başvurucu şirketin doğmuş ve doğacak prim borçları karşılığında şirketin İstanbul Kâğıthane ve Pendik'teki binaları sağlık tesisine dönüştürülerek anahtar teslimi SGK'ya devredilecektir. Protokol bedeli 000 TL (2002 yılı Türk Lirası) olarak kararlaştırılmıştır. Başvurucu, sözleşme kapsamında iki binayı sağlık tesisine dönüştürmüş, Kağıthane’deki binayı 28/1/2003, Pendik’teki binayı 6/5/2003 tarihinde tapuda devretmiştir. Başvurucu, 30/9/2002 tarihli dilekçeyle SGK’ya başvurarak protokol tarihi itibarıyla Haziran ve Temmuz 2002 dönemine ait prim borçlarının mahsubunu talep etmiştir. SGK, 5/6/2003 ve 11/6/2003 tarihli yazılarıyla, mahsuplaşmanın tapu tescil tarihi itibarıyla yapılması gerektiğini belirterek protokolün imza tarihi ile tapu tescil tarihleri arasındaki dönem için başvurucu şirkete gecikme cezası tahakkuk ettirmiştir. Bunun üzerine başvurucu şirket, mahsuplaşma tarihinin 30/9/2002 olduğu ve 690 TL (2003 yılı Türk Lirası) gecikme cezası tutarında davalı kuruma borcunun bulunmadığının tespitine karar verilmesi istemiyle menfi tespit davası açmıştır. Gaziosmanpaşa Asliye Hukuk Mahkemesi, 5/5/2004 tarihli ve E.2004/39, K.2004/286 sayılı kararı ile yetkisizliğine hükmederek, dosyayı İstanbul Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesine göndermiştir. İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi ise, 8/2/2005 tarihli ve E.2004/268, K.2005/5 sayılı görevsizlik kararı ile dosyayı İstanbul Nöbetçi İş Mahkemesine göndermiştir. Dosya İstanbul İş Mahkemesinin 2005/468 esasına kaydedilmiş, Mahkeme, 17/10/2007 tarihli celsede, “Davanın raporun (b) şıkkına göre kabulüne, mahsuplaşma işleminin protokolün maddesine göre 30/9/2002 tarihi itibariyle yapılması gerektiğinin tespitine…” şeklindeki kısa kararıyla davayı kabul etmiş, E.2005/468, K.2007/586 sayılı gerekçeli kararında da, “... Yukarıda açıklanan nedenlerle taraflar arasındaki mahsuplaşma işleminin protokol tarihi olan 30/9/2002 tarihi itibariyle yapılması gerektiğinin tespitine, protokol tarihi ile tapu devri arasında geçen süre için protokolde yazılı bedelin mahsup edilmemesinden doğan 690TL gecikme cezasının Kiptaş’tan istenemeyeceğinden davacının davalıya borçlu olmadığının tespitine...” karar vermiştir. Davalı, 14/12/2007 tarihli dilekçe ile kararı temyiz etmiş; Mahkeme, 14/12/2007 tarihli ek kararla, temyiz talebini, tefhimden itibaren sekiz gün içinde yapılmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Davalı ek kararı temyiz etmiş, Yargıtay Hukuk Dairesi, 12/5/2009 tarihli ve E.2007/25242, K.2009/8766 sayılı ilamıyla, Mahkemenin temyiz talebinin reddine ilişkin ek kararını kaldırarak talebi esastan incelemiş, kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki bulunduğunu ve bu çelişki giderilecek şekilde yeniden karar verilmesi gerektiğini belirtilerek hükmü bozmuştur. Bozma gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:“ …Davaya konu somut olayda; kısa kararda, “Davanın raporun (b) şıkkına göre kabulüne, mahsuplaşma işleminin protokolün maddesine göre 2002 tarihi itibariyle yapılması gerektiğinin tespitine ve davacının davalıya borçlu olmadığının tespitine” şeklinde hüküm kurulmasına rağmen, gerekçeli kararda ise, "Taraflar arasındaki mahsuplaşma işleminin protokol tarihi olan 2002 tarihi itibariyle yapılması gerektiğinin tespitine, protokol tarihi ile tapu devir tarihi arasında geçen süre için protokolde yazılı bedelin mahsup edilmemesinden doğan 690 TL. gecikme cezasının davacı şirket Kiptaş’tan istenemeyeceğinden davacının davalıya borçlu olmadığının tespitine" şeklinde hüküm kurulmuş olması, özellikle tefhim edilen kısa kararda atıf yapılan bilirkişi raporunun (b) maddesinde davacının sorumlu olmayacağı bedelin 691,58 YTL. olduğunun belirtilmesi karşısında, yukarıda açıklanan kısa kararla gerekçeli kararın birbirine uygun olması gerektiğine ilişkin usul ve kanun hükümlerine aykırı olup, kararın bozulmasını gerektirir. Mahkemece 1992 tarih ve 1991/7 Esas 1992/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da benimsendiği gibi, kısa karar ile bağlı kalınmadan, ancak kısa karar ile gerekçeli karar arasındaki çelişki giderilecek şekilde yeniden bir karar verilmelidir.…” Bozma üzerine dosya yeniden Mahkemenin esasına kaydedilmiş, Mahkemece bozma ilamına uyulmuş, 22/7/2010 tarihli ve E.2009/713, K.2010/695 sayılı kararla, gayrimenkullerin devri esnasında yasalara uygun şekilde ödenmesi gereken vergilerden davalı Kurumun sorumlu tutulamayacağı gerekçesiyle dava reddedilmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi, 25/1/2011 tarihli ve E.2010/15800, K.2011/800 sayılı ilamıyla, eksik inceleme ve dava konusu uyuşmazlığa ilişkin hatalı değerlendirme yapıldığı gerekçesiyle kararı tekrar bozmuştur. Bozma ilamının ilgili kısmı şöyledir:“…Mahkemenin karar gerekçesinde yer verdiği düşüncenin, dava konusu uyuşmazlıkla hukuki ilgisi bulunmadığından, hükümle varılan sonucun gerekçesi değerlendirilememiştir. Ayrıca, borçlar hukuku alanındaki sözleşme özgürlüğü ilkesi, yasalarda yer alan sınırlamalar dahilinde sözleşme yapma ve sözleşmenin konusunu seçip düzenleme özgürlüğünü içermektedir. Bu kapsamda, taraflar yasada düzenlenmiş bir sözleşme türüne ilişkin hükümleri tümüyle benimseyebileceği gibi, karma sözleşme veya Yasada yer almayan bir sözleşme türü oluşturma özgürlüğüne de sahiptir. Borçlar Kanunu’nun maddesindeki düzenleme, tarafların sözleşme unsurlarını belirleme özgürlüğünü sınırlayan nitelikte bir hüküm içermediğinden, davacının mahsuplaşmaya ilişkin yükümlükleri, protokol hükümleri uyarınca, protokol tarihi ve bloke edilen tutarlar gözetilerek belirlenmelidir. Ayrıca, protokol ile üstlenilen işlerin zamanında yerine getirilmemesi halinde, protokolün maddesinde ayrıca yaptırım öngörüldüğü yönü de gözetilerek; dava dilekçesinde belirtilen tutar ile yargılama sürecinde dosyaya katılan belgelerde, uyuşmazlık konusu borç tutarı yönünden çelişkili bilgiler yer aldığı ve uyuşmazlık konusu miktar çelişkiden uzak biçimde belirlendikten sonra; yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca borç miktarının tespiti gereği gözetilmeden, eksik inceleme ve dava konusu uyuşmazlığa ilişkin hatalı değerlendirme ile sonuca varılmış olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.…” Mahkeme, bozma ilamına uymuş, 27/3/2012 tarihli ve E.2011/259, K.2012/201 sayılı kararıyla davayı kısmen kabul etmiş, protokol tarihi ile tapu tescil tarihleri arasında davacının davalı kuruma toplam 58TL borcu bulunduğundan bu miktarın üzerinde kuruma borcu olmadığının tespitine karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:“…Toplanan deliller ve tüm dosya içeriği ile alınan bilirkişi raporlarına göre ve Yargıtay bozma ilamında belirtildiği üzere taraflar arasında düzenlenen protokolün maddesinde "protokol konusu işlerin ödemesinin belirlendiği, buna göre protokolün maddesinde gösterilen toplam 676,905,500 ,000 TL + KDV borcuna karşılık davacı tarafından Kağıthanedeki bina ve Pendik Şeyhli deki binanın SSK ya devredileceğinin , mahsuplaşma işleminin protokolün imzalanması ile birlikte başlatılacağı, bu husus ile ilgili olarak Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı, Sigortalı İşleri Genel Müdürlüğü ve Kiptaşın bağlı bulunduğu Sosyal sigortalar kurumu şube müdürlüğüne talimat vereceği düzenlenmiş, protokolün maddesinde ise tarafların yükümlülükleri belirlenmiş olup, bu yükümlülükler arasında 6/aV maddesinde ise binaların SSK’nın isteğine uygun yapılıp boş olarak tapularının verileceğinin de hükme bağlandığı, taraflar arasında mahsuplaşma işleminin her ne kadar protokol tarihinde başlayacağı bildirilmiş ise de; protokole konu tapu devirlerinin 28/01/2003 ve 06/05/2003 tarihinde gerçekleştirilmiş olduğu, protokol tarihinden tapu devir tarihlerine kadar Gaziosmanpaşa sosyal güvenlik merkezinden alınan cevabı yazıya göre ,davacının kuruma 30/09/2002-28/01/2003 tapu tescil tarihleri arasında 404,09 TL ve 30/09/2002-06/05/2003 tapu tescil tarihleri arasında 287,48 TL olmak üzere toplam 691,58 TL borçlu bulunduğu, bu miktarın üzerinde borcunun olmadığı, protokole göre mahsuplaşma işleminin tamamlanma tarihinin tapu devir tarihi olması gerektiği, karşılıklı yükümlülüklerle oluşturulan protokolün yerine getirilmiş olduğunun kabulünün ancak karşılıklı olarak edimlerin ifası ile mümkün olabileceği kanaatine varıldığından davanın kısmen kabulüne karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.” Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin 25/9/2012 tarihli ve E.2012/12133, K.2012/16247 sayılı ilamıyla onanmıştır. Onama gerekçesinin ilgili kısımları şöyledir:“Davacı tarafından yapılan binaların Kuruma devri ile doğmuş ve doğacak olan prim borcundan mahsubuna ilişkin yapılan protokol tarihinin mahsuplaşma işleminde esas alınması gerektiğinin tespiti ile protokol tarihi ile tapu devir tarihi arasındaki geçen sürede işleyen 779,29 TL gecikme cezasından sorumlu olmadığının tespiti davasının bozmaya uyarak yapılan yargılaması sonunda;…. Dosyadaki yazılara, kararın bozmaya uygun olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına temyizin niteliğine göre, yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA,…” Onama ilamı, 30/1/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, 28/2/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun maddesinin birinci fıkrası şu şekildedir: “Borçlu, icra takibinden önce veya takip sırasında borçlu bulunmadığını ispat için menfi tesbit davası açabilir. “ 9/5/1960 tarihli ve E.1960/21, K.1960/9 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu Kararının ilgili kısmı şöyledir:“…Bir mahkemenin Temyiz Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince karar verme mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün bozmada gösterilen esaslara aykırı bulunması, usule uygun sayılmaz ve bozma sebebidir; meğerki bu aykırılık sadece bozma kararında gösterilen bir usul kaidesine ilişkin bulunsun ve son kararın neticesini değiştirecek bir mahiyet arzetmesin. Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen bozma gereğince muamele yapma ve hüküm verme durumu, taraflardan birisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur ve buna usulî müktesep hak yahut usule ait müktesep hak denilmektedir. Usul Kanunumuzda bu şekildeki usule ait müktesep hakka ilişkin açık bir hüküm konulmuş değilse de Temyizin bozma kararının hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan gayesi ve muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadiyle kabul edilmiş olması yanında hukuki alanda istikrar gayesine dahi ermek üzere kabul edilmiş bulunması bakımından usule ait müktesep hak müessesesi, Usul Kanununun dayandığı ana esaslardandır ve âmme intizamiyle de ilgilidir.…” 10/4/1992 tarihli ve E.1991/7, K.1992/4 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Genel Kurulu kararının ilgili kısmı şöyledir:“…Usul kuralları gereği şu husus özellikle belirtilmelidir ki hakim, yargılamayı bitirerek kısa kararını vermesiyle işten elini çekmiş olur ve karar Yargıtay'ca bozulmadıkça hakim davayı yeniden ele alarak göremez. Ne varki bizatihi bu kısa karar, hiçbir taraf yararına usuli kazanılmış hak doğurmaz. Eğer karşı görüşte olanların ileri sürdükleri gibi usuli kazanılmış hak doğsaydı bu karara Yargıtay dahi dokunamazdı. Zira,usuli kazanılmış hak yerel mahkemeleri bağladığı gibi Yargıtay'ı da bağlar. Kararlara karşı usuli kazanılmış hak ancak tarafların temyiz yoluna başvurmamaları ile doğabilir. Bu durum ise ancak Yargıtay ve yerel mahkemelerce olayların özelliklerine göre değerlendirilebilecek bir husus olup genel bir kurala bağlanamaz. Bütün bu sebeplerle kısa kararla gerekçeli kararın çelişik olmasının mutlak bir bozma sebebi oluşturacağı ve bozmadan sonra hakimin önceki kısa kararla bağlı olmaksızın çelişikliği kaldırmak kaydıyla vicdani kanaatine göre karar verebileceği yolunda içtihatların birleştirilmesi uygun bulunmuştur.”