Başvuru, itirazın iptali davasında Yargıtayın yerleşik içtihatlarına aykırı karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
Başvuru, itirazın iptali davasında Yargıtayın yerleşik içtihatlarına aykırı karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 28/4/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, banka hesabından E.Y. isimli şahsın hesabına 7/12/2009-23/7/2010 tarihleri arasında farklı zamanlarda toplam 092 TL havale etmiştir. Başvurucu, parayı borç olarak gönderdiğini ve kendisine geri ödenmediğini belirterek E.Y.ye karşı Antalya İcra Müdürlüğünün E.2011/2663 sayılı dosyasında ilamsız takip başlatmıştır. İtiraz üzerine takip durmuş, başvurucu itirazın iptali için Antalya Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Mahkeme 14/9/2011 tarihli kararla banka dekontlarına dayalı olarak başlatılan icra takibinde, davalı tarafça havaleye konu olan paranın alacağa mahsuben gönderildiği hususunda herhangi bir delil sunulmadığını belirterek davayı kabul etmiştir. Temyiz üzerine Yargıtay Hukuk Dairesi 19/6/2012 tarihli kararında davacının parayı ödünç olarak gönderdiğini ileri sürdüğünü, davalının ise paranın alacağına karşılık gönderildiğini savunarak gerekçeli ikrarda bulunduğunu, davada ispat külfetinin davacıda olması gerektiğini, iddianın yasal delillerle kanıtlanamadığını, davacının davalıya yemin teklif etme hakkı olduğu hatırlatılarak hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerektiğini belirterek hükmü bozmuştur. Bozma ilamına uyan Mahkeme başvurucuya yemin teklif etme hakkını hatırlatmış, başvurucunun davalıya yemin teklifinde bulunmayacağını belirtmesi üzerine 10/4/2013 tarihli kararla davayı reddetmiştir. Başvurucu bozma ve Mahkemenin ret kararının, Yargıtay ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yerleşik içtihatlarına aykırı olduğunu belirterek kararı temyiz etmiş, Yargıtay Hukuk Dairesi 1/11/2013 tarihli kararı ile, usul ve yasaya uygun olduğunu belirterek hükmü onamıştır. Karar düzeltme talebi aynı Dairenin 6/3/2014 tarihli ilamı ile reddedilmiştir. Ret kararı 28/3/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş, 28/4/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk Kanun 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun maddesi şöyledir:"Tüketim ödüncü sözleşmesi, ödünç verenin, bir miktar parayı ya da tüketilebilen bir şeyi ödünç alana devretmeyi, ödünç alanın da aynı nitelik ve miktarda şeyi geri vermeyi üstlendiği sözleşmedir" 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu'nun maddesi şöyledir: "Karz, bir akittir ki onunla ödünç veren, bir miktar paranın yahut diğer bir misli şeyin mülkiyetini ödünç alan kimseye nakil ve bu kimse dahi buna karşı miktar ve vasıfta müsavi aynı neviden şeyleri geri vermekle mükellef olur." 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri ikibinbeşyüz Türk Lirasını geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarma gibi bir nedenle ikibinbeşyüz Türk Lirasından aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz." 18/6/1927tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun maddesinin birinci fıkrası şöyledir: "Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri dörtyüzmilyon lirayı geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir." 1086 sayılı mülga Kanun'un ek maddesi şöyledir: "Görev, kesin hüküm, Yargıtayda duruşma, karar düzeltme, senetle ispata ve sulh mahkemelerindeki taksim davalarında muhakeme usulünün belirlenmesine ilişkin maddelerdeki parasal sınırlar, 1/1/1998 tarihinden itibaren iki, 1/1/2000 tarihinden itibaren dört katı olarak uygulanır. Bu uygulama nedeniyle mahkemelerce görevsizlik kararı verilemez." 1086 sayılı mülga Kanun'un ek maddesi şöyledir:"Görev, kesin hüküm, istinaf, temyiz, Yargıtayda duruşma, senetle ispata ve sulh mahkemelerindeki taksim davalarında muhakeme usulünün belirlenmesine ilişkin maddelerdeki parasal sınırlar; her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların; o yıl için 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların onmilyon lirayı aşmayan kısımları dikkate alınmaz. Bu uygulama nedeniyle mahkemelerce görevsizlik kararı verilemez. Yukarıdaki fıkra uyarınca her takvim yılı başından geçerli olmak üzere uygulanan parasal sınırların artışı, artışın yürürlüğe girdiği tarihten önce ilk derece mahkemelerince nihaî olarak karara bağlanmış davalar ile bölge adliye mahkemesi kararı üzerine yeniden bakılan davalarda ve Yargıtayın bozma kararı üzerine kararı bozulan mahkemece yeniden bakılan davalarda uygulanmaz." 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Takip talebine itiraz edilen alacaklı, itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak, genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat suretiyle itirazın iptalini dava edebilir.Bu davada borçlunun itirazının haksızlığına karar verilirse borçlu; takibinde haksız ve kötü niyetli görülürse alacaklı; diğer tarafın talebi üzerine iki tarafın durumuna, davanın ve hükmolunan şeyin tahammülüne göre, red veya hükmolunan meblağın yüzde yirmisinden aşağı olmamak üzere, uygun bir tazminatla mahkum edilir." 8/2/1983 tarihli ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun maddesinin ilgili kısmı şöyledir:“Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının görevleri şunlardır:...c) Yargıtay dairelerinden biri; yerleşmiş içtihadından dönmek isterse, benzer olaylarda birbirine uymayan kararlar vermiş bulunursa,Bunları içtihatların birleştirilmesi yoluyla kesin olarak karara bağlamak,” 2797 sayılı Kanun’un maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “İçtihadların birleştirilmesini Birinci Başkan, doğrudan doğruya veya Yargıtay dairelerinin veya genel kurulların verdikleri karar sonucunda veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bizzat yazı ile başvurması halinde, ilgili kuruldan ister. Bu istemlerin gerekçeli olması zorunludur.Diğer merci veya kişilerin gerekçe göstererek yazılı başvurmaları halinde, içtihadı birleştirme yoluna gitmenin gerekip gerekmediğine Birinci Başkanlık Kurulu karar verir. Bu karar kesindir.…İçtihadı birleştirme kararları benzer hukuki konularda Yargıtay Genel Kurullarını, dairelerini ve adliye mahkemelerini bağlar...." Yargı Kararları Yargıtay Hukuk Dairesinin (Daire) 31/1/2006 tarihli ve E.2005/14219, K.2006/895 sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir:"...Havale, esas itibariyle bir ödeme vasıtası olup, havale olsa dahi, havale makbuzlarında, paranın borç olarak gönderildiğinin belirtilmesi gerekir. Havale makbuzlarında, paranın borç olarak gönderildiği yazılı değilse bu havale makbuzu karz ilişkisine dayanan davacının iddiasını kanıtlamaya yeterli değildir. Davacılar, davalılara borç verdiklerini, yazılı delillerle ispat edemedikleri gibi, davalılara yemin teklif etme hakkını da kullanmadıklarına göre iddialarını ispat edememişlerdir. Öyle olunca mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken aksi düşüncelerle yazılı şekilde tahsiline karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. ..." Dairenin 2/7/2008 tarihli ve E.2008/1527, K.2008/9227 sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir:"...Davacı bu davasında davalıyabanka havalesi ile 500 Dolar ve 00 YTL borç olarak gönderdiğini,ileri sürerek talepte bulunmuş, davalı ise gönderilenparanınönceden verilen ödünç paranın ödenmesine lişkin olduğunu savunarak davanın reddini dilemiştir. Davalının bu savunmasıgerekçeli inkarniteliğindedir. Budurumdaispat yükü davalıya değil, davacıya düşer. Nevarki davacının dayandığı2005 tarhli banka dekontunda " erkine verilen borç " ve 2005 tarihli bankadekontunda " erkin kaya borç " yazılıdır. Bu yazılar davacının karziddiasını doğrulamaktadır. Hal böyle olunca mahkemece bu havaleler için davanın kabulünekararverilmelidir.Mahkemece aksine düşüncelerle davanın reddine karar verilmiş olması usul veyasaya aykırı olup,bozmayı gerektirir...." Dairenin 16/12/2008 tarihli ve E.2008/11323, K.2008/14867 sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir:"...Dairemizin 2008 tarih 2008/5564 E-7447 K sayılı ilamının kaldırılarak davacının karar düzeltme isteminin incelenmesine geçildi;2-Davacı , havale ile davalıya borç para verdiğini ileri sürmüş, davalı ise davacının borcunu ödediğini savunmuştur. Davacının bankaya 2004 tarihinde verdiği havale talimatında bu paranın davalı hesabına ödünç olarak gönderilmesini istediği, ancak bankanın dekonta bu şerhi yazmadığı dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Bu durumda ispat yükü, davalıda olup, davalı yemin deliline dayanmadığına göre mahkemece verilen davanın kabulüne ilişkin hükmün onanmasına karar verilmesi gerekirken zuhulen bozulduğu bu kez yapılan inceleme ile anlaşıldığından mahkeme kararının onanması gerekmiştir...." Dairenin 24/3/2009 tarihli ve E.2008/12466, K.2009/3876 sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir:"...2-Davakarz akdine dayalı alacak isteminden ibarettir. Davacı muhtelif tarihlerde altı adet banka havalesi ile davalıya borç para verdiğini ileri sürmüş, davalı 2005, 2005 ve 2005 tarihli toplam 500 YTL bedelli havalelerile davacının borcunu ödediğini savunmuştur.İlke olarak, şayet havale makbuzu üzerinde bir açıklama bulunmadığı takdirde havalenin mevcut bir borca karşılık yapıldığı kabul edilir. Davacının dayandığı havale makbuzunda borç olarak gönderildiği hususunda bir açıklama yoktur. Davacı iddiasını yasal delillerle kanıtlamalıdır...." Dairenin 12/11/2009 tarihli ve E.2009/6494, K.2009/13072 sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir:"...Davacının banka havalesi ile davalıya muhtelif tarihlerde 000 Alman Markı para gönderdiği ve davalının da bu parayı aldığı ihtilafsızdır. Davacının bu parayı borç olarak gönderdiğini ileri sürmesine rağmen davalıda, paranın yardım amaçlı,karşılıksızgönderildiğini ve davacının eşi olan kızının aldığı ev için harcadığını, paranın borç olarak gönderilmediğini savunmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki havale bir ödeme vasıtası olup, var olan bir borcun ödendiğini gösterir. Bu karinenin aksini havaleyi gönderen şahsın ispat etmesi gerekir.Davalı bu parayı aldığını, ancak paranın yardım amaçlı,karşılıksızolarak gönderildiğini savunmak suretiyle gerekçeli inkarda bulunmuştur.Öte yandan davacı tarafından banka dekontları mahkemeye ibraz edilmemiştir.Bu nedenle paranın borç olarak gönderildiğine dair bir açıklamanın bulunup bulunmadığı anlaşılamamıştır.Somut olayda davalı karz ilişkisini inkar ettiğine göre karz ilişkisinin varlığını davacının kanıtlaması gerekir...." Dairenin17/9/2013 tarihli ve E.2013/11151, K.2013/21597 sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir:"...Davacı, davalıya banka havalesi yoluyla ödünç para verdiğini ileri sürerek alacağının tahsili için eldeki davayı açmıştır. Davalı ise borç verme iddiasının gerçek dışıolduğunu, havale dekontunun borç verildiğini ispata yeterli olmadığını ve davacıya borcunun olmadığını savunarak akdi ilişkiyi inkar etmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki havale ödeme vasıtası olup var olan bir borcun ödendiğini gösterir. Bu karinenin aksini havaleyi gönderen şahsın ispat etmesi gerekir. Bu durumda ödünç ilişkisini ispat etme yükümlülüğü bu iddiayı dile getiren davacıya aittir. Davacının delil olarak dayandığı havale dekontunda gönderilen paranın ne için gönderildiğine dair açıklama olmadığından söz konusu dekont, ödünç ilişkisini kanıtlamaya yeterli olmadığı gibi yazılı delil başlangıcı olarak da kabul edilemez. HMUK'nun maddesi gereğince miktar itibariyle olayda tanık dinlenmesi de mümkün değildir. O halde davacı iddiasını yasal delillerle ispat edememiştir. Ne var ki davacı, dava dilekçesinde "sair tüm deliller" demek suretiyle yemin deliline de dayanmış olduğundan bu konuda davacıya karşı tarafa yemin yöneltme hakkı bulunduğu hatırlatarak, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken mahkemece, yanlış değerlendirmeyle yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir...." Dairenin 17/9/2013 tarihli ve E.2013/11151, K.2013/21597 sayılı ilamının ilgili kısmı şöyledir: "...davacının vermiş olduğu talimata istinaden bizzat davalı tarafından para çekilmesi işlemi havale niteliği taşımaktadır. Kural olarak havale ödeme aracı olup 2010 tarihli dekont üzerinde borç olarak verildiğine ilişkin herhangi kayıt da bulunmaması karşısında ispat yükü davacıdadır. Mahkemece değinilen bu yön gözetilerek davacıdan tüm delilleri sorulup alınmalı ve hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmelidir...."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:“Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde, görülmesini isteme hakkına sahiptir...” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) birçok kararında, yargısal içtihatlardaki tutarsızlık sorununu, hukuki kesinlik ve güvenlik kavramı ile bağlantılı olarak incelemiş, bu ilkenin Sözleşme maddelerinin tamamında zımni olarak yer aldığını ve hukuk devletinin temel unsurlarından birini oluşturduğunu belirtmiştir (Santos Pinto/Portekiz, B. No: 39005/04, 20/5/2008, § 42; Iordan Iordanov ve Diğerleri/Bulgaristan, B. No: 23530/02, 2/7/2009, § 47). Bu kapsamda AİHM bazı başvuruları adil yargılanma hakkının usule ilişkingüvenceleri ile birlikte (Brumarescu/Romanya, B. No: 28342/95, 28/10/1999), bazı başvuruları Sözleşme'nin diğer maddeleri ile ilintili olarak (bkz. Paduraru/Romanya, B. No: 63252/00, 1/12/2005) incelemiş, bazı başvuruları ise yargılamanın hakkaniyeti ile ilgili görerek doğrudan adil yargılanma hakkı kapsamında değerlendirmiştir (S. Uzınexport A.Ş./Romanya, B. No: 43807/06, 31/3/2005). AİHM, hukuki güvenlik ilkesinin, hukuki durumlarda belli bir istikrarın sağlanmasını ve toplumun adalete olan güvenini desteklemeyi amaçladığını, aynı olaya ilişkin farklı yargı kararlarının devamlılık arz etmesinin toplumun yargısal sisteme olan güvenini azaltacak nitelikte bir hukuki belirsizliğe yol açabileceğini belirtmiştir (Çelebi ve diğerleri/ Türkiye, B. No: 582/05, 9/2/2016, § 52). Çelişkili yargı kararları nedeniyle temel hak ve özgürlüklerin ihlal iddiasıyla yapılan başvurularda AİHM, öncelikle ulusal mahkemelerin yerini almak gibi bir görevi olmadığını, ulusal mevzuatın yorumlanmasından doğan sorunların öncelikle mahkemelerin görevi olduğunu ve AİHM'in rolünün bu tür yorumlama sonuçlarının Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını denetlemekten ibaret olduğunu belirterek içtihat farklılığından kaynaklanan tutarsızlığın giderilmesi için iç hukukta bir mekanizmanın bulunup bulunmadığı ve bu mekanizmanın uygulanıp uygulanmadığının önemli olduğunu vurgulamıştır (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye [BD], B. No: 13279/05, 20/10/2011, §§ 49-53-54). AİHM, benzer bir davada başka mahkemece daha yüksek miktarda manevi tazminata hükmedilmesi nedeniyle yapılan bir başvuruyu, öncelikle iç hukuku yorumlamak sorumluluğunun ulusal makamlara ait olduğunu yineleyerek ihlal iddiasının yalnızca tazminat miktarına yönelik olduğunu, başvurucunun emsal gösterdiği dava ile başvuru konusu davadaki olayların farklı koşullar içerdiğini bu nedenle çelişkili karardan bahsedilemeyeceğini belirtmiş ve başvuruyu kabul edilemez bulmuştur (Erol Uçar/Türkiye (k.k.), B. No: 12960/05, 29/9/2009). AİHM, Türkiyedeki bazı tarım kooperatiflerinin, süt teşvik primleri ile ilgili olarak idare mahkemelerinde açtıkları tam yargı davalarının süre yönünden reddedilmesi nedeniyle yapılan başvurularda, mahkemelerin daha önce açılan aynı nitelikteki davalarda 2004 yılı sonuna kadar benzer şekilde değerlendirmeler yaparak karar verdiklerini, 2005 yılından itibaren yerleşik içtihatta değişikliğe gitmek suretiyle tazminat talebinde bulunan diğer kooperatiflerin taleplerinin kabulü yönünde karar verdiklerini, yerleşik içtihadın değişmeyen bir olgu olarak algılanmaması gerektiğini, yargısal içtihadın gelişmeye ve yeniden gözden geçirilmeye müsait olması gerektiğini, buradaki amacın özü itibarıyla önceki durumun tatminkâr bir çözüm sunmamasından kaynaklandığını belirterek içtihat değişikliğinin çelişkili karar kapsamında değerlendirilmeyeceğini belirtmiştir (S.S. Balıklıçesme Beldesi Tarım Kalkınma Kooperatifi ve Diğerleri/Türkiye, B. No: 3573/05, 3617/05, 9667/05, 9884/05, 9891/05, 10167/05, 10228/05, 17258/05, 17260/05, 17262/05, 17275/05, 17290/05, 17293/05, 30/11/2010). Bu bağlamda AİHM, hukuki kesinlik ve halkın güveninin korunması gereklerinin içtihadın değişmezliği gibi bir hak tanımayacağını (Unedic/Fransa, B. No: 20153/04, 18/12/2008, § 71), ulusal mahkemelerin aynı konuda daha önce verilen kararlardan farklı bir hüküm kurması hâlinde buna yönelik makul bir açıklama getirmesi gerektiğini belirtmiştir (Stoilkovska/Makedonya, B. No: 29784/07, 18/7/2013,§ 49). Somut olaya benzer nitelikteki Atanasovski/ Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti davasında (B. No: 36815/03, 14/1/2010), yeniden yapılandırılan bir kamu şirketi çalışanı olan başvurucununişveren tarafından farklı bir pozisyonda çalıştırılmak istenmesi üzerine başvurucu, eski görevine dönmek amacıyla işlemin iptali için dava açmış, yerel mahkemece davanın kabulü yönünde karar verilmesine rağmen temyiz mahkemesi önceki içtihatlarına aykırı değerlendirme yaparak kararı bozmuş ve neticede davanın reddine karar verilmiştir. AİHM, başvuruyu çelişkili içtihat ve hukuki kesinlik kavramları üzerinden değerlendirmiş ve mahkemelerin kararlarında dayandıkları sebepleri belirtmeleri gerektiğini, dinamik bir yaklaşımın sağlanmamasının yargısal reform ya da iyileştirmeyi tehlikeye atacağını, içtihat oluşturmanın kendi içinde adaletin oluşumuna engel olmadığını; ancak mahkemelerin somut olayı değerlendirirken yerleşik içtihatların da gözönüne alınması gerektiğini, somut olayda ilk derece ve istinaf mahkemesinin atama işleminin kanuna aykırılığını tespit ettiğini; ancak başvurucunun davasında, ilk kez temyiz mahkemesince dava konusu işlem için somut gerekçe belirtilmesinin gerekli olmadığı yönünde karar verildiğini, yerleşik içtihatlardan sapma niteliğinde olan bu kararda ilave açıklama yapılması gerekli olduğu hâlde yeterli gerekçe sunulmadığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Yine başvuru konusu olaya benzer nitelikteki S. Uzınexport A.Ş./Romanya davasında (B. No: 43807/06, 31/3/2005), Romanya'da ticari bir şirket olarak faaliyet yürüten başvurucu, devlete karşı aynı hukuki nedenden doğan iki ayrı alacak davası açmıştır. Mahkeme tarafından hükmedilen alacakların geç ödenmesi nedeniyle başvurucu her iki dosya için yeniden tazminat davaları açmış, yüksek mahkemenin zamanaşımı ile ilgili mevzuatı her iki dosyada farklı yorumlaması nedeniyle neticede davanın biri kabul edilirken diğeri reddedilmiştir. AİHM bu başvuruyu çelişkili yargısal içtihat nedeniyle hukuki güvenlik ilkesi bağlamındadeğerlendirmiş ve hukukun üstünlüğünün temel kavramlarından birinin hukuki güvenlik ilkesi olduğunu, Sözleşme'ye taraf devletlerin adli sistemlerini organize ederek farklı kararların alınmasının önüne geçmek zorunda olduğunu, başvuru konusu olayda yüksek mahkemenin kararının kendi içtihatları ve ilk derece mahkemelerinin yerleşik içtihatları ile çeliştiğini, içtihatlarda farklılıklar olmasının yargı sisteminin doğal bir sonucu olduğunu; ancak yüksek mahkemelerin rolünün bu çatışmaları çözüme kavuşturmak olduğunu, yüksek mahkemenin iyi bir neden olmaksızın çelişkili karar alması nedeniyle bizatihi kendisinin yasal belirsizliğeyol açtığını, çelişkili kararın yeni bir içtihat oluşumu için verildiği veya alternatif bir yaklaşım sağlayan farklı gerekçelere dayandığının tespit edilmediğini belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır.