ÇAVUŞ v. TURKEY - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
.s800EAC49 { font-size:12pt } .sFE10DC93 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-align:center } .sBB9EE52A { font-family:Arial } .s468264D3 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-align:center; line-height:150%; font-size:18pt } .sD1C09211 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-align:center; line-height:150% } .s3BBE054F { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-align:center; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; line-height:150%; font-size:14pt } .s5E1364CA { margin-top:0pt; margin-bottom:12pt; text-align:center; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; font-size:14pt } .s9FDC8914 { margin-top:0pt; margin-bottom:12pt; text-align:center; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; line-height:150% } .s1C46A22D { margin-top:0pt; margin-bottom:12pt; text-align:center; line-height:150% } .s3FA57B17 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-align:left; line-height:150% } .sB9D5CABB { width:28.35pt; display:inline-block } .sA36B60A1 { font-family:Arial; font-style:italic } .sBE253893 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; line-height:150% } .s9793A85B { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-indent:14.2pt } .s2E302ED2 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; font-size:14pt } .s6B505E72 { margin:0pt; padding-left:0pt } .sA99B4E62 { text-indent:14.2pt; line-height:150%; font-family:Arial; list-style-position:inside } .sACBB7403 { width:6.79pt; font:7pt 'Times New Roman'; display:inline-block } .sF5265FA3 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-indent:14.2pt; line-height:150% } .s29100277 { font-family:Arial; font-weight:bold } .sFBC99493 { font-style:italic } .sBA59B8E7 { width:0.12pt; font:7pt 'Times New Roman'; display:inline-block } .sD2F31B { margin-top:0pt; margin-left:14.2pt; margin-bottom:0pt; line-height:150% } .s3C4DB099 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-align:left; font-size:10pt } .s850CF8C4 { margin-top:0pt; margin-bottom:3pt; text-indent:16.5pt; line-height:13.55pt } .s4B8D41EE { font-family:Arial; font-size:10pt } .s4F6C3C2B { margin-top:0pt; margin-bottom:3pt; text-indent:14.2pt; line-height:150%; font-size:10pt } .s4D760975 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-indent:14.2pt; line-height:150%; font-size:10pt } .s6F088703 { margin-top:12pt; text-indent:14.2pt; line-height:150%; font-family:Arial; list-style-position:inside } .sD3B63DAD { margin-top:36pt; margin-bottom:12pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; font-size:14pt } .sA8776625 { margin-top:18pt; margin-left:29.2pt; margin-bottom:12pt; text-indent:-17.6pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid } .sEAA7826C { margin-top:12pt; margin-left:14.2pt; margin-bottom:0pt; text-indent:7.1pt; line-height:150%; font-size:10pt } .sFD6D1C41 { margin-top:0pt; margin-left:21.3pt; margin-bottom:0pt; text-indent:-7.1pt; line-height:150% } .sEB9D90C7 { margin-top:0pt; margin-bottom:12pt; text-indent:14.2pt; line-height:150% } .sE2F3ADDA { margin-top:0pt; margin-bottom:12pt; text-indent:14.2pt; line-height:150%; font-size:10pt } .sA0C619AA { margin-bottom:12pt; text-indent:14.2pt; line-height:150%; font-family:Arial; list-style-position:inside } .s618BD751 { margin-top:0pt; margin-left:14.2pt; margin-bottom:0pt; text-indent:7.1pt; line-height:150%; font-size:10pt } .s837EA992 { margin-top:0pt; margin-left:14.2pt; margin-bottom:0pt; text-indent:7.1pt; text-align:left; line-height:150% } .sFEFC72A3 { margin-top:0pt; margin-left:14.2pt; margin-bottom:0pt; text-indent:7.1pt; text-align:left; line-height:150%; font-size:6pt } .sFFDE105B { margin-top:12pt; text-indent:14.2pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; line-height:150%; font-family:Arial; list-style-position:inside } .s903A0562 { width:0.67pt; font:7pt 'Times New Roman'; display:inline-block } .sDE7DB3D6 { margin-top:12pt; margin-left:14.2pt; margin-bottom:12pt; line-height:150% } .sFFB69F6B { font-size:11.5pt } .sDDB50A14 { color:#ff0000 } .sCDCC6E77 { margin-top:0pt; margin-left:14.2pt; margin-bottom:12pt; line-height:150% }   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ BÖLÜM   KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR Başvuru No. 24296/05 Ahmet ÇAVUŞ / Türkiye   Başkan,   Julia Laffranque,      Yargıçlar,   Işıl Karakaş,   Nebojša Vučinić,   Paul Lemmens,   Jon Fridrik Kjølbro,   Stéphanie Mourou-Vikström,   Georges Ravarani,      ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü, Stanley Naismith’in katılımıyla 31 Mayıs 2016 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 1 Temmuz 2015 tarihli başvuruyu göz önünde bulundurarak gerçekleştirdiği müzakereler sonrasında aşağıdaki kararı vermiştir:   OLAYLAR        Başvuran Ahmet Çavuş, Türk vatandaşı olup 1977 doğumludur ve Tekirdağ’da ikamet etmektedir. Başvuran, İstanbul Barosu’na bağlı Avukat S. Epçeli Arslan tarafından Mahkeme’de temsil edilmiştir.   A. Davanın koşulları        Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilmektedir.      Başvuran, 25 Aralık 2003 tarihinde, kaçırma ve tecavüz girişimi şüphesiyle gözaltına alınmıştır.      Başvuran, aynı gün Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenmesinin ardından Çorlu Sulh Ceza Mahkemesi’ne çıkarılmıştır. Söz konusu mahkeme, başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.      Devlet Hastanesi tarafından ertesi gün düzenlenen 5359 no.lu tıbbi raporda, mağdurun yüzünde ekimozların bulunduğu belirtilmiştir.      31 Aralık 2003 tarihli iddianameyle, Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı, kaçırma ve tecavüz girişimi nedeniyle başvuran hakkında Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açmıştır.      26 Ocak 2004 tarihinde, başvuran tahliye edilmesini talep etmiştir.      Başvuranın talebi, belirtilmeyen bir tarihte, Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.      29 Ocak 2004 tarihli duruşmada, Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın ve Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine, tecavüz girişimini dar anlamda ( stricto sensu ) cinsel saldırı olarak yeniden nitelendirmeye karar vermiştir. İddianamede cezayı arttırıcı bu koşuldan söz edilmemesine rağmen, kaçırma suçunun evli kadın kaçırma olarak yeniden nitelendirilmesi ihtimali karşısında, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuran ve avukatına, bu hususta ek savunma vasıtalarını sunma imkânı vermiştir. Başvuran, iddia edilen mağduru kaçırmadığını ileri sürerek, bu imkânı kullanmıştır. Aynı gün, duruşmanın sonunda Ağır Ceza Mahkemesi, 5359 No.lu tıbbi raporu dikkate aldıktan sonra, başvuranı, evli kadın kaçırma nedeniyle beş yıl on ay hapis cezasına ve cinsel saldırı nedeniyle iki yıl altı ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Başvuran, 30 Ocak 2004 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi’ne temyiz talebinde bulunmak istediğini dile getiren bir mektup göndermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Mart 2004 tarihinde, gerekçeli kararını başvuran tarafa tebliğ etmiştir. Başvuran, 29 Mart 2004 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuştur.   İlgili, 16 Eylül 2004 tarihinde, duruşma ve tahliye talepleriyle birlikte ikinci dilekçesini sunmuştur. 30 Aralık 2004 tarihli kararla, Yargıtay, ilk derece mahkemesi kararını onamıştır. Diğer yandan, Yargıtay, duruşma talebini geç sunulduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Bu karar, 3 Şubat 2005 tarihinde, Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi’nin kalemine teslim edilmiştir. 1 Haziran 2005 tarihinde yeni ceza kanununun yürürlüğe girmesinin ardından belirtilmeyen bir tarihte, başvuran, Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde, yeni ceza kanununun daha hafif hükümleri uyarınca mahkûmiyet kararının uyarlanmasını talep etmiştir. Dosya üzerinden yapılan incelemenin ardından verilen 6 Haziran 2005 tarihli kararla, Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi, yeni ceza kanunu uyarınca evli kadın kaçırma nedeniyle hükmedilen hapis cezasını iki yıl altı ay olarak değiştirmiştir. Cinsel saldırı sebebiyle hükmedilen ceza ise yeni kanunun uygulanmasının başvuranın lehine olmaması nedeniyle değiştirilmemiştir. 22 Haziran 2005 tarihinde verilen ve 1 Eylül 2005 tarihinde başvurana tebliğ edilen kararla, temyiz mahkemesi olarak karar veren Çorlu Ağır Ceza Mahkemesi, başvurana tebliğ edilmeyen savcılık mütalaasına uygun olarak, 6 Haziran 2005 tarihli karara karşı ilgili tarafından yapılan itirazı reddetmiştir.   B. İlgili iç hukuk ve uygulaması   Eski ceza kıanununun 416. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, tecavüz girişimi, üç yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmaktaydı. Aynı kanunun 429. maddesinin 2. fıkrasına göre, evli kadın kaçırma, yedi yıldan on yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmaktaydı. 26 Eylül 2004 tarihinde, yeni ceza kanununu içeren 5237 sayılı Kanun kabul edilmiştir. 5237 sayılı Kanun, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Yeni ceza kanununun 102. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, kişinin bütünlüğünü ihlal eden her türlü cinsel davranış, beş yıldan on yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır. Sarkıntılık düzeyinde bir davranışın söz konusu olması halinde, öngörülen ceza iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasıdır. Yukarıda anılan kanunun 109. maddesinin 1. fıkrasına göre, kişiyi hukuka aykırı olarak özgürlüğünden yoksun bırakma, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır. Özgürlükten yoksun bırakma fiilinin cebir, tehdit veya hile kullanılarak işlenmesi halinde, öngörülen ceza, 109. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasıdır. Aynı kanunun 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, suç işlendiği tarihte yürürlükte olan yasal hükümler ile bu tarihten sonra yürürlüğe giren hükümler arasında bir farklılığın bulunması durumunda, lehe olan kanun suçun failine uygulanmaktadır. 5252 sayılı Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 9. maddesi aşağıdaki gibidir:    " Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul   (1) 1 Nisan 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, Türk Ceza Kanununun lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği hallerde, duruşma yapılmaksızın da karar verilebilir. (...) (3) Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir." 31 Ocak 2006 tarihinde, Yargıtay Genel Kurulu, uyarlama yargılamasının, daha sonraki kanunun lehe olan hükümlerinin belirlenmesiyle ve bu hükümlerin uygulanma koşullarının yerine getirilip getirilmediğinin denetlenmesiyle sınırlı olduğu yönünde bir karar vermiştir. Bu kararın ilgili kısımları, Yayan/Türkiye (No. 9043/03, § 30, 27 Kasım 2007) davası çerçevesinde Mahkeme tarafından verilen kararda anlatılmaktadır. ŞİKÂYETLER Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesine atıfta bulunarak, geçirdiği tutukluluk süresinden ve gözaltına alınması için yerel mahkemeler tarafından kabul edilen gerekçelerin yetersizliğinden şikâyetçi olmaktadır. Sözleşme’nin 13. maddesi açısından, başvuran, tutukluluk halinin devamına ilişkin şikâyetini gidermek amacıyla tazminat elde etmek için etkin bir hukuk yoluna sahip olmadığını iddia etmektedir. Başvuran, ardından Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin birçok hususta ihlal iddiası ileri sürmektedir. Başvuran özellikle, mahkûmiyet kararını haklı gösteren delillerin yetersizliğinden, iddianamede belirtilen hükümlerden başka hükümlere dayanılarak verilen mahkûmiyet kararından, Yargıtay’da görevli raportör hâkimin görüşünün tebliğ edilmemesinden, Yargıtay’ın duruşma yapılmasını reddetmesinden, Yargıtay önündeki yargılamaya ilişkin açık ve öngörülebilir bir takvimin bulunmamasından ve lehe tanıkları sorgulama ve sorgulatma imkânına sahip olmamasından şikâyet emektedir. Son olarak, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerine atıfta bulunarak, başvuran, Cumhuriyet savcısının mütalaasının tebliğ edilmemesinden ve mahkûmiyet kararına ilişkin uyarlama yargılaması çerçevesinde duruşma yapılmamasından şikâyetçi olmaktadır. HUKUKİ DEĞERLENDİRME A.     Tutukluluk süresi hakkında Başvuran, geçirdiği tutukluluk süresinin Sözleşme’nin 5. ve 13. maddelerini ihlal ettiğini iddia etmektedir. Davaya ilişkin olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme ( Bouyid/Belçika [BD], No.   23380/09, § 55, AİHM 2015), başvuranın şikâyetinin yalnızca Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası açısından incelenmesi gerektiği kanısına varmaktadır. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir: "İşbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes (...) makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir." Mahkeme, tutukluluk süresinin, kişinin gözaltına alındığı tarihte başladığını ve kişinin serbest bırakıldığı ya da yalnızca ilk derece mahkemesi tarafından verilen bir mahkûmiyet kararı söz konusu olsa bile, kişinin mahkûm edildiği tarihte sona erdiğini hatırlatmaktadır ( Wemhoff/Almanya , 27   Haziran 1968, sayfa 23, § 9, A serisi No. 7, Labita/İtalya [BD], No. 26772/95, §   147, AİHM 2000 ‑ IV, Kalachnikov/Rusya , No. 47095/99, §   110, AİHM   2002 ‑ VI, ve Solmaz/Türkiye , No. 27561/02, §§ 23-24, 16   Ocak 2007). Somut olayda, Mahkeme, başvuranın tutukluluğunun, gözaltına alınmasıyla 25 Aralık 2003 tarihinde başladığını ve mahkûm edilmesiyle, 29 Ocak 2004 tarihinde, yani başvurunun yapıldığı tarihten yaklaşık altı aydan fazla bir süre önce sona erdiğini kaydetmektedir. Buna ek olarak, Mahkeme, bu şikâyetin, ilgilinin tutukluluğunun yaklaşık bir ay dört gün sürmesi nedeniyle açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğunu kaydetmektedir. Dolayısıyla, başvuranın tutukluluk halinin devamına ilişkin şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası, 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.   B. Tazminat elde etmek için etkin bir hukuk yolunun bulunmaması hakkında   Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak, başvuran, tutukluluk halinin devamı sebebiyle mağduru olduğu kanısına vardığı, Sözleşme’nin 5. maddesine ilişkin ihlalin düzeltilmesi için herhangi bir tazminat yolunun bulunmamasından şikâyetçi olmaktadır. Mahkeme, somut olayda, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasının, Sözleşme’nin 13. maddesine nazaran özel bir hüküm ( lex specialis ) olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, söz konusu şikâyeti bu hüküm açısından inceleyecektir. Söz konusu hüküm aşağıdaki gibidir: "Bu madde hükümlerine aykırı bir yakalama veya tutma işleminin mağduru olan herkes tazminat hakkına sahiptir." Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 2, 3 veya 4. fıkralarına aykırı koşullarda gerçekleşen özgürlükten yoksun bırakma nedeniyle tazminat talep edilebildiği takdirde, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasına riayet edildiğini hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasında belirtilen tazminat hakkı dolayısıyla, söz konusu diğer fıkralardan birinin ihlalinin ulusal bir makam ya da Mahkeme tarafından tespit edilmesini gerektirmektedir ( N.C./İtalya [BD], No. 24952/94, § 49, AİHM 2002 ‑ X, ve Balta/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 51359/09, 9 Aralık 2014). Mahkeme’nin, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasına ilişkin şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna karar vermesi nedeniyle, (yukarıda 33. paragraf), Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrası açısından incelenen şikâyet, Sözleşme hükümleriyle konu bakımından ( ratione materiae) bağdaşmamaktadır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir. C. Ceza davasının hakkaniyete uygunluğu hakkında Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, başvuran, iddia ettiği üzere, hakkında açılan ceza davasının birçok açıdan hakkaniyete uygun olmamasından şikâyet etmektedir. Sözleşme’nin 6. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir: "1. Herkes davasını, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. (...) 3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir: a) Kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek; b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak; (...)" d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek; (...)" 1. Mahkûmiyeti haklı gösteren delillerin yetersizliği hakkında   Başvuran, ulusal mahkemeleri, delilleri doğru ve adil şekilde değerlendirmemekle suçlamaktadır. Mahkeme, yerel bir mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen fiili veya hukuki hatalar Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, bu hataları incelemekle yükümlü olmadığını hatırlatmaktadır (bk., örnek olarak, García Ruiz/İspanya [BD], No. 30544/96, § 28, AİHM 1999 ‑ I, ve Perez/Fransa [BD], No. 47287/99, § 82, AİHM 2004 ‑ I). Sözleşmenin 6. maddesi, her ne kadar adil yargılanma hakkını güvence altına alsa da, bununla birlikte, delillerin kabul edilebilirliği veya değerlendirmesi gibi öncelikle iç hukuku ve ulusal mahkemeleri ilgilendiren bir konuyu düzenlememektedir. Kural olarak, ulusal mahkemelerin bu türden bir delil unsuruna atfettikleri önem veya baktıkları davalarda vardıkları bu türden bir sonuç veya değerlendirme ile ilgili konuların incelenmesi, Mahkeme’nin yetkisi dışındadır. Mahkeme, kendisini dördüncü derece hâkimin yerine koymamakta ve ulusal mahkemelerin vardığı sonuçlar keyfi veya açıkça mantığa aykırı olarak görülmediği sürece, bu mahkemeler tarafından yapılan değerlendirmelere Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından itiraz etmemektedir (bk., örnek olarak, Khamidov/Rusya , No. 72118/01, §   170, 15   Kasım 2007, Anđelković/Sırbistan , No. 1401/08, § 24, 9 Nisan 2013, ve Bochan/Ukrayna (No. 2 ) [BD], No.   22251/08, § 61, 5 Şubat 2015). Mahkeme, somut olayda ulusal mahkemeler tarafından delil unsurlarına ilişkin yapılan değerlendirmenin keyfi ve açıkça mantığa aykırı olmadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, bu şikâyet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmelidir.   2. Lehe tanıkları sorgulama imkânının bulunmaması hakkında Başvuran, lehe tanıkları sorgulama yönündeki taleplerinin yerel mahkemeler tarafından kabul edilmediğini ve bu nedenle, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir. Mahkeme, ulusal mahkemelerdeki yargılamanın herhangi bir aşamasında bu hususta bir talebin sunulmadığını gözlemlemektedir. Mahkeme dolayısıyla, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki şikâyetin bu kısmını reddetmektedir.   3. Suçlamaların yeniden nitelendirilmesi hakkında Başvuran, iddianamede belirtilen hükümlerden başka hükümlere dayanılarak mahkûm edilmesinden şikâyetçi olmakta ve kendisine karşı yöneltilen suçlamanın esası hakkında çelişmeli yargılama ilkesine göre görüşlerini dile getirememesi ve Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılan yeni nitelendirme hakkında savunmasını sunamaması sebebiyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi hükümlerinin, suçlamanın ilgiliye tebliğ edilmesine özen gösterilmesi gerektiğini ortaya koyduğunu hatırlatmaktadır. İddianamenin ceza soruşturmaları çerçevesinde belirleyici bir rol oynaması sebebiyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi, sanığa, yalnızca suçlamanın sebebinden, yani ilgiliye atfedilen ve suçlamanın dayandırıldığı maddi olaylardan değil, aynı zamanda, bu olaylara ilişkin hukuki nitelendirmeden de ayrıntılı şekilde haberdar edilme hakkı tanımaktadır ( Pélissier ve Sassi/Fransa [BD], No.   25444/94, § 51, AİHM 1999 ‑ II, ve Mandelli/İtalya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No.   44121/09, §   42, 20 Ekim 2015). Bu hükmün kapsamı özellikle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile güvence altına alınan, daha genel bir adil yargılanma hakkı ışığında değerlendirilmelidir. Cezai alanda, sanığın kendisine karşı yöneltilen suçlamalardan ve dolayısıyla, mahkemenin kendisi hakkında yapabileceği hukuki nitelendirmeden ayrıntılı ve eksiksiz şekilde haberdar edilmesi, davanın hakkaniyete uygun olmasının temel koşuludur ( Varela Geis/İspanya , No. 61005/09, § 42, 5 Mart 2013). Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi hükümleri, sanığın kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliğinden ve sebebinden ne şekilde haberdar edilmesi gerektiği konusunda özel bir usul gerektirmemektedir. Öte yandan, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının a) ve b) bentleri arasında bir bağlantı bulunmaktadır ve suçlamanın niteliğinden ve sebebinden haberdar edilme hakkı, sanığın savunmasını hazırlama hakkı ışığında öngörülmelidir (Yukarıda anılan Pélissier ve Sassi kararı, §§   52-54). Davanın esasına bakan mahkemeler, bu türden bir hakkın iç hukukta kendilerine tanınması halinde, düzenli olarak incelemekle görevli oldukları olayları yeniden nitelendirme imkânına sahip olsalar bile, sanıkları, atfedilen suçlamanın sebebinden ve suçlamanın dayandırıldığı maddi olaylardan zamanında ve ayrıntılı şekilde haber ederek, ilgililerin bu hususta somut ve etkin şekilde savunma haklarını kullanma imkânına sahip olmalarını güvence altına almalıdırlar ( Mattei/Fransa , No. 34043/02, § 36, 19 Aralık 2006). Davanın koşullarını yeniden ele alarak Mahkeme, tecavüz girişiminin dar anlamda ( stricto sensu ) cinsel saldırı olarak yeniden nitelendirilmesinin, Cumhuriyet Savcısı tarafından talep edilmeden ve Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi’nin hâkimleri tarafından söz konusu nitelendirme yapılmadan önce, başvuran tarafından açıkça talep edildiğini saptamaktadır (yukarıda 9. paragraf). Başvurunun bu kısmının, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır. İkinci suçlamanın yeniden nitelendirilmesine ilişkin olarak, Mahkeme, 29 Ocak 2003 tarihli duruşma sırasında, Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi’nin, kaçırma suçunun evli kadın kaçırma olarak yeniden nitelendirilmesi olasılığını dikkate alarak, başvuran ve avukatına ek savunma vasıtalarını sunma imkânı verdiğini tespit etmektedir. Dolayısıyla, başvuran, kendisine atfedilen suçlamalardan ve söz konusu mahkemenin kendisi hakkında yapabildiği hukuki nitelendirmeden ayrıntılı ve eksiksiz şekilde haberdar edilmiştir ve bununla birlikte, savunma vasıtalarını sunma olanağından yoksun kalmamış ve bu imkâna sahip olmuştur. Bu nedenle, başvurunun bu kısmı da açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.   4. Raportör hâkimin görüşlerinin önceden tebliğ edilmemesi hakkında   Başvuran, Yargıtay’da görevli raportör hakimin görüşlerinin kendisine bildirilmemesinden şikayet etmektedir.   Mahkeme, Meral/Türkiye davası (No. 33446/02, §§   40-43, 27   Kasım 2007) çerçevesinde, bu türden bir sorun hakkında daha önce karar verdiğini ve bu bağlamda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edilmediği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. Mevcut davaya ilişkin farklı bir tespite varılmasına imkân verecek herhangi bir özellik bulunmamaktadır. Dolayısıyla, bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.     5. Yargıtay huzurunda duruşma yapılmaması hakkında Başvuran, Yargıtay’ın duruşma yapılmasını reddettiği gerekçesiyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından kendisine başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. Her başvuranın, yerel mahkemelere, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası ile Sözleşmeci devletlere kural olarak tanınması amaçlanan, kendileri aleyhine iddia edilen ihlalleri önleme veya telafi etme fırsatını vermiş olması gerekmektedir ( Parrillo/İtalya [BD], No.   46470/11, §   87, AİHM 2015). Böylelikle, Mahkeme’ye sunulması istenen şikâyet, öncelikle en azından özü itibariyle, iç hukukta belirtilen şekillerde ve sürelerde, uygun bir ulusal makam önünde ileri sürülmelidir ( Vučković ve diğerleri/Sırbistan (ilk itiraz) [BD], No. 17153/11 ve diğer 29, §   72, 25   Mart 2014). Oysa Mahkeme, başvuranın duruşma yapılmasına ilişkin talebinin, süresi dışında sunulduğu gerekçesiyle Yargıtay tarafından reddedildiğini tespit etmektedir (yukarıda 15. paragraf). Sonuç olarak, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerekmektedir.   6. Yargıtay önündeki yargılamaya ilişkin öngörülebilir bir takvimin bulunmaması hakkında Başvuran, Yargıtay önündeki yargılamayı öngörmesine imkân sağlayacak açık bir takvimin bulunmaması sebebiyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Elinde bulunan unsurların tamamını dikkate alarak ve dile getirilen iddiayı incelemeye yetkili olduğundan, Mahkeme, başvuranın, şikâyetini desteklemeksizin, iddiasını çok genel bir şekilde sunduğunu tespit etmektedir. Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmelidir.   D. Mahkûmiyet kararına ilişkin uyarlama yargılamasının adilliği hakkında   Başvuran, mahkûmiyet kararına ilişkin uyarlama yargılaması çerçevesinde Cumhuriyet savcısının mütalaasının kendisine bildirilmemesi nedeniyle, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Ayrıca, başvuran, söz konusu yargılama boyunca duruşma yapılmamasından şikâyet etmektedir. Mahkeme, başvuranın şikâyetinin yalnızca Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından incelenmesi gerektiği kanısına varmaktadır. Mahkeme, her şeyden önce, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 . fıkrasının söz konusu yargılamaya uygulanıp uygulanamayacağını araştıracaktır. Bu bağlamda, Mahkeme, bu hükmün, ilk mahkûmiyet kararının ilgilinin daha lehine olan yeni Ceza Kanunu’na uygun hale getirilmesini amaçlayan bir yargılamaya uygulanamayacağını hatırlatmaktadır ( Nourmagomedov/Rusya , No. 30138/02, § 50, 7 Haziran 2007). Somut olayda, Mahkeme, 5237 sayılı Kanun’dan doğan, yeni Ceza Kanunu hükümlerini dikkate alarak, ihtilaf konusu olayları incelemesinin ardından, Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Çorlu Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla onaylanan, davaya ilişkin ek kararı kabul ettiğini saptamaktadır. Oysa daha hafif kanun hükümlerinin uygulanma koşullarını belirten iç hukuktaki hükümleri göz önünde bulundurarak ve Yargıtay Genel Kurulu tarafından bu konuya ilişkin yapılan yorumlamayı dikkate alarak (bk. yukarıda 26. paragraf), Mahkeme, kesinleşmiş bir karara daha hafif bir kanunun uygulanmasına yönelik yargılamanın, uygulanabilecek daha hafif hükümlerin belirlenmesiyle ve bu hükümlerin uygulanma koşullarının yerine getirilip getirilmediğinin denetlenmesiyle sınırlı olduğunu tespit etmektedir (Yukarıda anılan Yayan/Türkiye kararı, § 37). Mahkeme, bu yargılama çerçevesinde, Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuran hakkında hükmedilen kesinleşmiş mahkûmiyet kararını bozmaya ya da değiştirmeye yetkili olmadığını kaydetmektedir. Ağır Ceza Mahkemesi’ne düşen görev daha ziyade, özgür davranmasına pek de izin vermeyen bir matematik işlemi gerçekleştirmektir. Bu koşullarda, Mahkeme, söz konusu yargılamanın, suçlamanın esası yeniden incelenmeksizin, önceki mahkûmiyet kararının ilgilinin daha lehine olan yeni Ceza Kanunu’na uygun hale getirilmesini amaçladığı kanısına varmaktadır. Başvurunun bu kısmının, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında Sözleşme hükümleriyle konu bakımından ( ratione materiae ) bağdaşmadığı ve Sözleşme’nin 35. maddesini 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır. Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle, Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş, ardından 23 Haziran 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. Stanley Naismith                                 Julia Laffranque Yazı İşleri Müdürü                                   Başkan