Başvuru, soğuk algınlığı şikâyetiyle gidilen özel bir hastanede yapılan iğne sonucu sakat kalınması ve bu duruma sebebiyet verdiği iddia edilen ilgili personel hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından etkili bir soruşturma yürütülmemesi nedenleriyle, Anayasa’nın 17. maddesinin ihlal edildiği iddiaları hakkındadır.
Başvuru, soğuk algınlığı şikâyetiyle gidilen özel bir hastanede yapılan iğne sonucu sakat kalınması ve bu duruma sebebiyet verdiği iddia edilen ilgili personel hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından etkili bir soruşturma yürütülmemesi nedenleriyle, Anayasa’nın maddesinin ihlal edildiği iddiaları hakkındadır. Başvuru, 22/5/2013 tarihinde yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 21/3/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucunun Soğuk Algınlığı Şikâyeti ile Özel İ. Ş. Hastanesine Başvurması Üzerine Yaşanan Süreç Başvurucu, 12/10/2011 tarihinde saat 40 sularında soğuk algınlığı şikâyeti ile Özel İ. Ş. Hastanesine (Hastane) başvurmuş ve burada dahiliye doktoru H. A. tarafından muayene edilmiştir. Muayene sonucunda Hemşire E. A., Dr. H. A.’nın talimatı doğrultusunda voltaren isimli ağrı kesici iğneyi, sol kalça üst kısmından başvurucuya uygulamıştır. Uygulanan iğneden sonra başvurucunun bacağında ağrı, yanma ve uyuşma meydana gelmiştir. Başvurucu, bacağının tutmadığı şikâyetini dile getirmesi üzerine, saat 10 sularında Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı O. G. tarafından muayene edilmiş ve anılan doktor tarafından yazılan reçeteyle Hastaneden ayrılmıştır. Başvurucu, soğuk algınlığı nedeniyle yapılan enjeksiyon sonrasında sol bacağında duyu kaybı yaşadığı şikâyeti ile aynı gün Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvurmuştur. Başvurucunun söz konusu olay sebebiyle yaşadığı sorunun tedavisine, bu hastanede devam edilmiştir. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniğinin 27/10/2011 tarihli elektromyografi tetkikleri sonucunda, başvurucunun sol bacağında sural sinir duyusal aksiyon potansiyelinin kaybolduğu, başvurucunun tibial sinirinin uyartılamadığı ve bazı kaslarında kısmen ya da tamamen motor ünite potansiyeli kaybının saptandığı tespitlerine yer verilmiştir. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı, 3/11/2011 tarihli sağlık kurulu raporu ile siyatik sinir lezyonu tanısıyla başvurucunun 3 ay istirahatine karar vermiştir. Anılan hastane, 16/1/2012 tarihli ve 26/4/2012 tarihli sağlık kurulu raporları ile başvurucunun istirahat süresini üçer aylık dönemler için iki defa uzatmıştır. Son iki raporda, başvurucunun sol bacağında 12/10/2011 tarihinde yapılan enjeksiyon sonrası güçsüzlük atrofisinin mevcut olduğu belirtilmiştir. İzmir Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 27/2/2012 tarihli raporunda, başvurucunun sol kalçasından yaptırdığı iğneye bağlı olarak sol bacağında gelişen siyatik sinirin tibial ve fibuler dalındaki dejenerasyonun, başvurucunun yaşamını tehlikeye sokmadığı ancak başvurucu üzerindeki etkisinin basit tıbbi müdahale ile giderilemez nitelikte olduğu belirtilmiştir. Başvurucu ayrıca, enjeksiyon sonrasında sol bacağında meydana gelen siyatik sinir zedelenmesi nedeniyle özel bir merkezde fizik tedavisi görmüş ve depresyon tedavisi almıştır. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına Yapılan Şikâyet Üzerine Yaşanan Süreç Başvurucu, 29/11/2011 tarihli dilekçe ile özetle, Hastanede uygulanan enjeksiyon sonucu sol bacağında şiddetli ağrı, yanma ve uyuşma olduğunu ve bacağını hissedemez hâle geldiğini belirterek, Hastane ile Hastanenin ilgili personeli hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunmuştur. Dr. H. A., 28/12/2011 tarihinde İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına şüpheli sıfatıyla verdiği ifadesinde özetle, atılı suçlamayı kabul etmediğini, boğazında yaygın enfeksiyon, yüksek ateş ve kas ağrıları ile dahiliye kliniğine gelen hasta için order hazırladığını, yani hastanın sadece muayenesini yaptığını fakat hastaya herhangi bir tıbbi uygulamada bulunmadığını, hastanın acil servisine gidip voltaren isimli ağrı kesici iğneyi yaptırmasından sonra rahatsızlığının başlamış olduğunu belirtmiştir. Hemşire E. A., 4/1/2012 tarihinde İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına sunduğu beyan dilekçesinde özetle, Dr. H. A.’nın talimatı doğrultusunda voltaren isimli ağrı kesici iğneyi sol kalça üst kısmından başvurucuya uyguladığını, enjeksiyonu doğru yere yaptığını ve suçlamaları kabul etmediğini ifade etmiştir. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, 17/4/2012 tarihli yazı ile başvurucu hakkındaki evrakı Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumuna göndermiş ve başvurucunun şikâyet bulgularının enjeksiyonu yapan kişinin kusur ya da dikkatsizliğinden kaynaklanıp kaynaklanmadığının tespiti hususunda rapor istemiştir. Nöroloji alanında uzman bir üyenin de katılımıyla Adli Tıp Kurumu Adli Tıp İhtisas Kurulu, başvurucunun şikâyet dilekçesini, Hemşire E. A.’nın ve Dr. H. A.’nın ifadelerini dikkate alarak ve Özel İ. Ş. Hastanesi ile Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde başvurucu hakkında düzenlenen belgeleri inceleyerek, 30/5/2012 tarihli raporu hazırlamış ve “(…) Mahmut Sancar’a 11 tarihinde Özel İ. Ş. Hastanesinde uygulandığı belirtilen enjeksiyon sonucu gelişen bulguların enjeksiyon nöropatisi ile uyumlu olduğu ancak tıbbi belgelerde enjeksiyonun yanlış yere uygulandığına dair kayıt bulunmadığı, enjeksiyonun doğru bölgeye uygulanması durumlarında da; ödem, hematom, ilacın difüzyon yoluyla sinire toksik etkisi, vücut yapısı, siyatik sinirin anatomik lokalizasyon farkı gibi nedenlerle nöropatinin gelişebileceği, nöropatinin; enjeksiyon uygulamalarının beklenebilir komplikasyonu olarak değerlendirildiği oy birliği ile mütalaa olunur.” yönünde görüş bildirmiştir. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, 4/3/2013 tarihli ve Sor. No.2011/98759, K.2013/11217 sayılı kararıyla, Adli Tıp İhtisas Kurulu raporundaki değerlendirmeler doğrultusunda şüphelilere atfı kabil bir suç bulunmadığının anlaşıldığı gerekçesiyle, şüpheliler hakkında taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olma suçundan kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucunun anılan karara yaptığı itiraz, Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesinin 9/4/2013 tarihli ve 2013/935 Değişik İş sayılı kararı ile reddedilmiştir. Söz konusu karar, 26/4/2013 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiş ve 22/5/2013 tarihinde yapılan bireysel başvuruda süre aşımı bulunmadığı tespit edilmiştir.B. İlgili Hukuk Haksız fiillerden doğan borç ilişkilerini düzenleyen 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Sorumluluk” başlıklı maddesi şöyledir:“Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” 6098 sayılı Kanun’un haksız fiillerden doğan borç ilişkilerinin Ceza Hukuku ile ilişkisini düzenleyen maddesi ise şöyledir:“Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.” Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 13/4/2011 tarihli ve E.2010/13-717, K.2011/129 sayılı kararı şöyledir:“…Bir davada dayanılan maddi olguları hukuksal açıdan nitelendirmek ve uygulanacak yasa hükümlerini bulmak ve uygulamak HUMK.maddesi gereği doğrudan hakimin görevidir. Davacı, davalı doktor tarafından yapılan ameliyat nedeniyle ameliyat edilen bölgede yabancı cisim bırakıldığından yeniden ameliyat olmak zorunda kaldığını ileri sürerek maddi ve manevi tazminat istemiştir. Davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır. ( BK. 386-390 ) Vekil vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır. Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur ( BK.321/md. ) O nedenle doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlar da, bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da, koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılmalı ve en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de müvekkil ( hasta ), mesleki bir iş gören doktor olan vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır.…” Yargıtay Hukuk Dairesinin 16/2/2012 tarihli ve E.2011/19947, K.2012/3097, sayılı kararı şöyledir:“…Davadaki ileri sürülüşe ve kabule göre dava temelini vekillik sözleşmesi oluşturmakta olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır ( BK. 386-390). Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de; bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın yaptığı işlemlerin eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. Vekilin sorumluluğu genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır ( BK. 290/2 md.). Vekil, işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, hafif kusurundan dahi sorumludur ( BK. 321/1 md.). O nedenle vekil konumunda olan doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif dahi olsa sorumluluğunun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu, tıbbi açıdan zamanında gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedavi yöntemini de gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir tercih yaparken de hastasının ve hastalığının özelliklerini göz önünde tutmalı, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmalı, en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de hasta, tedavisini üstlenen meslek mensubu doktorundan tedavisinin bütün aşamalarında mesleğin gerektirdiği titiz bir ihtimam ve dikkati göstermesini, beden ve ruh sağlığı ile ilgili tehlikelerden kendisini bilgilendirmesini güven içinde beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, B.K.'nun 394/ maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır….” Yargıtay Hukuk Dairesinin 7/10/2008 tarihli ve E.2008/11477, K.2008/11825 sayılı kararı şöyledir:“…Dava konusu olay nedeniyle davacıların Cumhuriyet Savcılığına yaptığı şikayet başvurusunda bulundukları anlaşılmaktadır. Borçlar Kanunu maddesine göre hukuk hakimi ceza mahkemesinde verilen beraat kararı ile bağlı değilse de verilecek mahkumiyet kararı ve tespit edilen maddi olguları ile bağlıdır. Bu durumda mahkemece hazırlık soruşturması sonucunun eğer dava açılmış ise ceza davasının sonucunun beklenerek, hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde, hüküm kurulması usül ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.…”