Başvuru bir bankaya elkonulması sürecinde yapılan ihalenin iptaline ilişkin yargı kararlarının uygulanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
Başvuru bir bankaya elkonulması sürecinde yapılan ihalenin iptaline ilişkin yargı kararlarının uygulanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 9/6/2016 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. İkinci Bölüm tarafından 12/11/2019 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği itibarıyla başvurunun Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün Maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Uyuşmazlığın Arka Planı Denizli’de 1927 yılında kurulan İktisat Bankası A.Ş. (Banka) 1984 yılında başvurucu ve ailesi tarafından satın alınmıştır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) 15/3/2001 tarihinde bu Bankanın yönetimi ve denetiminin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna (TMSF) devredilmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde;i. Banka kaynaklarının, Bankanın emin bir şekilde çalışmasını tehlikeye düşürecek şekilde, hissedarlarının oluşturduğu sermaye grubuna aktarıldığı belirtilmiştir.ii. Banka zararının özkaynakları aşarak yabancı kaynaklara sirayet ettirildiği vurgulanmıştır. iii. Bankanın malî bünyesindeki zafiyetin, taahhütlerini karşılayamayacak boyutlara ulaştığına ve faaliyetine bu haliyle devamının mevduat sahiplerinin haklarını ve malî sistemin güven ve istikrarını tehlikeye düşürdüğüne işaret edilmiştir. Fon Kurulunun 23/3/2006 tarihli kararı doğrultusunda başvurucunun grup şirketleri ile 9/5/2006 tarihinde Borç Tasfiye Protokolü (Protokol) düzenlenmiştir. Bu Protokol’ü başvurucu da bizzat borçlu sıfatıyla imzalamıştır. Protokol’de 31/10/2005 tarihi itibarıyla Fon bankalarına olan 865 Amerikan Doları (Dolar) nakdî ve 875 Dolar gayrinakdî grup borcunun on iki yılda ödenmesi öngörülmüştür. Protokol’ün “Açılmış dava ve takipler” kenar başlıklı Maddesinde, borçlular tarafından Protokol hükümlerine uyulduğu sürece daha önce açılan takiplerin işlemde kalmasını sağlamak amacıyla usuli işlemler dışında bir işlem yapılmayacağı hükmüne yer verilmiştir. Başvurucunun beyanına göre mal varlığı dâhilinde bulunan Cine 5 Filmcilik ve Yapımcılık A.Ş.nin %51’inin İngiltere’de bulunan A. Grubuna 000 Dolar karşılığında satışı için 22/6/2007 ve 27/6/2007 tarihlerinde TMSF’ye teklifte bulunulmuş, ancak bu teklif kabul edilmemiştir. Fon Kurulu ¾/2008 tarihinde söz konusu Protokol’ün kamu alacaklarının tahsili açısından ileriye yönelik olarak ilave bir yarar sağlamayacağını tespit ederek Protokol’ün temerrüde ilişkin hükümlerinin uygulanmasına karar vermiştir. Fon Kurulu bu kapsamda Erol Aksoy Grubuna dâhil tüm gerçek ve tüzel kişi borçlular hakkında yasal takip işlemlerine ve borçlu gruba ait ticari ve iktisadi bütünlük kapsamına alınan varlıkların satışına devam edilmesine karar vermiştir. Kararda, borçlu grubun Protokol’de belirtilen 31/3/2007, 30/6/2007 ve 30/9/2007 tarihlerine ait 000 Dolar tutarındaki taksitlerin 303 Dolar tutarındaki kısmının hâlen ödenmediği belirtilmiştir. Ayrıca Protokol’de yer alan çok sayıda taahhüt ve edimin yerine getirilmediği vurgulanmıştır.B. Başvuruya Konu İhale Süreci Söz konusu Cine 5 TV İktisadi ve Ticari Bütünlüğünün 30/6/2009 tarihinde hazırlanan değerleme raporunda güncel değeri, indirgenmiş nakit akımı yöntemine göre 000 Dolar olarak belirlenmiştir. Fon Kurulu 30/9/2010 tarihinde, söz konusu İktisadi ve Ticari Bütünlüğün 000 Dolar muhammen bedelle satışa çıkarılmasına karar vermiştir. Satış ilanı 8/10/2010 tarihli ve 27723 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmış, 25/11/2010 tarihinde Fon Kurulu kararı ile satış takvimi uzatılmıştır. Son teklif verme tarihi olan 28/1/2011 tarihinde A. Türk Yayıncılık Hizmetleri A.Ş. tarafından teklif verilmiş, 31/1/2011 tarihinde yapılan ihalede bu katılımcı tarafından 000 Dolar teklif sunulmuş ve açık arttırma aşamasında teklif 000 Dolara yükseltilmiştir. İhaleye pazarlık aşamasıyla devam edilmesine yönelik Fon Kurulu kararı sonrası 4/2/2011 tarihinde yapılan pazarlık aşamasında katılımcı tarafından nihai olarak 000 Dolar teklif edilmiş ve bu bedel üzerinden katılımcıya ihale edilmiştir. Başvurucu, İktisadi ve Ticari Bütünlüğün TMSF tarafından satışa çıkarılması işlemi ile işlemin dayanağı olan ihale şartnamesinin onaylanmasına ve muhammen bedelin belirlenmesine dair Fon Kurulu kararının iptali istemiyle 26/1/2011 tarihinde Danıştay Onüçüncü Dairesinde (Daire) dava açmıştır. Daire 9/12/2014 tarihinde, dava konusu satış ilanının ve 30/9/2010 tarihli Fon Kurulu kararının iptaline karar vermiştir. Kararın gerekçesinde dava konusu İktisadi ve Ticari Bütünlüğün 30/6/2009 tarihinde hazırlanan değerleme raporunda güncel değerinin, indirgenmiş nakit akımı yöntemine göre 000 Dolar olarak tespit edildiğine vurgu yapılmıştır. Daire, aradan yaklaşık bir yıllık süre geçtiği hâlde yeniden bir değerleme yapılmaksızın ve bütünlüğün değerinde azalma oluştuğuna dair başkaca herhangi bir tespitte de bulunulmaksızın 30/9/2010 tarihli Fon Kurulu kararı ile muhammen bedelinin 000 Dolar olarak belirlendiğine dikkat çekmiştir. Daireye göre uzman değerleme şirketince hazırlanan değerleme raporu ile tespit edilen rayiç değerin altında muhammen bedel belirlenmesine ve satış şartnamesinin onaylanmasına ilişkin davaya konu Fon Kurulu kararında bu yönüyle hukuka ve mevzuata uygunluk bulunmamaktadır. Temyiz edilen karar Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (İDDK) tarafından 8/6/2015 tarihinde kesin olarak onanmıştır. İDDK, TMSF’nin karar düzeltme talebini de 25/1/2016 tarihinde reddetmiştir. Başvurucu ayrıca 4/2/2011 tarihinde yapılan pazarlık usulüyle satış işleminin iptali için İstanbul İdare Mahkemesinde (Mahkeme) 28/5/2012 tarihinde TMSF aleyhine dava açmıştır. Mahkeme 19/3/2015 tarihinde davanın kabulü ile dava konusu işlemlerin iptaline karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, İktisadi ve Ticari Bütünlüğün Fon tarafından satışa çıkarılmasına ilişkin işlemin ve dayanağı olan ihale şartnamesi ile muhammen bedelin belirlenmesi işlemlerinin Danıştay tarafından iptal edildiğine işaret edilmiştir. Mahkeme bu nedenle, 4/2/2011 tarihinde yapılan ihale ve satış işlemlerinin dayanağı kalmadığı için hukuka uygun olmadığı sonucuna varılmıştır. Temyiz edilen karar Dairece 19/10/2015 tarihinde onanmış, karar düzeltme talebi de aynı Daire tarafından 2/3/2016 tarihinde incelenmeksizin reddedilmiştir. Nihai karar başvurucuya 16/5/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. İptal Kararları Sonrası Süreç Başvurucu 20/3/2015 tarihinde TMSF’ye müracaat ederek Danıştay Onüçüncü Dairesinin iptal kararının yerine getirilmesi kapsamında yapılan işlemler hakkında bilgi verilmesi talebinde bulunmuştur. TMSF 20/4/2015 tarihli yazı ile başvurucuya bilgi vermiştir. Bu yazıda, ilgili İktisadi ve Ticari Bütünlüğün 29/7/2011 tarihinde ihale alıcısına devredilmesiyle Kurumun bu varlıklarla bir ilgisinin kalmadığı belirtilmiştir. Ayrıca iptal kararının uygulanması hâlinde ihale alıcısı üçüncü kişinin kazanılmış haklarının zarar göreceği, ihaleye girerek bütünlüğü satın alan ve ihale bedelini ödeyen alıcı nezdinde kamuya güven ilkesinin zedeleneceği vurgulanmıştır. TMSF bu sebeplerle ve kamu zararının tahsilini sekteye uğratacağı gerekçesiyle söz konusu kararın gereğinin yerine getirilmesinin hukuken ve fiilen mümkün olmadığını belirterek iptal kararının uygulanmamasına karar verildiğini bildirmiştir. Başvurucunun yeni bir talebi üzerine TMSF 17/6/2015 tarihli yazı ile söz konusu yargı kararının yerine getirilmesinin hukuki ve fiilî imkânsızlık nedeniyle mümkün olamadığını bildirmiştir. Başvurucu, iptal kararının Danıştay İDDK tarafından onandığını belirterek buna göre yapılan işlemler hakkında bilgi verilmesi için 9/11/2015 tarihinde de TMSF’den talepte bulunmuştur. TMSF’nin 25/11/2015 tarihli cevap yazısında, daha önce iptal kararının hukuki ve fiilî imkânsızlık nedeniyle uygulanamadığı yönünde karar alındığı ve bahse konu karardan sonra Fon Kurulu tarafından tesis edilmiş yeni bir işlemin bulunmadığı belirtilmiştir. Yazıda ayrıca temyiz kararına karşı karar düzeltme yoluna da gidildiği ifade edilmiştir. Başvurucu 9/6/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Mevzuat Hükümleri 18/6/1999 tarihli ve 4389 sayılı mülga Bankalar Kanunu’nun Maddesinin (7) numaralı fıkrasının ilgili kısımları şöyledir:“a) Fon, alacağının tahsili bakımından yarar görmesi halinde ve Fona borçlu olup olmadıklarına bakılmaksızın; hisseleri kısmen veya tamamen kendisine intikal eden bir bankanın yönetim ve denetimine sahip olduğu iştiraklerinin, bu bankanın yönetim ve denetimini doğrudan veya dolaylı olarak tek başına veya birlikte elinde bulunduran tüzel kişi ortaklarının, gerçek ve tüzel kişi ortaklarının yönetim ve denetimini doğrudan ya da dolaylı olarak tek başına veya birlikte elinde bulundurdukları şirketlerin ortaklarının, bu şirketlerde sahip oldukları hisselerinin tamamına ve/veya bir kısmına ilişkin temettü hariç, ortaklık hakları ile bu şirketlerin yönetim ve denetimini devralmaya ve şirket ana sözleşmesinde belirlenen yönetim, müdürler ve denetim kurulu üyelerinin sayılarıyla bağlı kalmaksızın ve imtiyazlı hisselere dayanılarak atanıp atanmadıklarına bakılmaksızın görevden almak ve/veya üye sayısını artırmak ve/veya eksiltmek suretiyle bu kurullara üye atamaya yetkilidir…b) Hisseleri kısmen veya tamamen Fona intikal eden bir bankanın yönetim ve denetimini doğrudan veya dolaylı olarak tek başına veya birlikte elinde bulunduran ortaklarının veya yöneticilerinin, yönetim kurulu, kredi komiteleri, şubeler, diğeryetkili ve görevliler aracılığıyla veya sair suretlerle banka kaynaklarını ve varlıklarını doğrudan veya üçüncü kişilere rehnetmek, teminat göstermek, ekonomik gücü olmayan kişilere kredi vermek, karşılığında kredi temin etmek amacıyla kredi kullandırmak, yurt içi veya yurt dışı banka ve malî kuruluşlar nezdinde depo veya sair adlarla hesap açtırmak veya bu hesapları teminat göstermek ve sair şekillerde kullanmak suretiyle veya başkaca dolanlı işlemlerle edindikleri veya bu suretle üçüncü kişilere edindirdikleri para, mal, her türlü hak ve alacakların temininde kullanılan banka kaynakları ve varlıkları nedeniyle doğan alacak Fon alacağı sayılır. Bu alacaklar hakkında 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Fon, bu para, mal, her türlü hak ve alacaklara ihtiyati haciz koymaya, muhafaza altına almaya ve bunlardan değeri Fon tarafından belirlenemeyenleri 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 72 nci maddesine göre kurulan takdir komisyonlarının Fon tarafından belirlenecek kurum ve kuruluşlarca hazırlanacak raporları da dikkate alarak tespit edeceği değeri üzerinden, alacağına ve/veya bu bankaların Fon tarafından devralınan zararlarına mahsuben devralmaya yetkilidir…” 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun geçici Maddesinin birinci fıkrası şöyledir:“Bu Kanunun yayımı tarihinden önce, 2003 tarihine kadar temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi Fona intikal eden ve/veya bankacılık işlemleri yapma ve mevduat kabul etme izin ve yetkileri ilişkili Bakan, Bakanlar Kurulu veya Kurul tarafından kaldırılarak tasfiyeleri Fon eliyle yürütülen veya Fon tarafından tasfiye işlemleri başlatılan bankalar hakkında başlatılan işlemler sonuçlanıncaya ve her türlü Fon alacakları tahsil edilinceye kadar bu Kanunla yürürlükten kaldırılan 4389 sayılı Kanunun 14, 15, 15/a, 16, 17, 17/a ve 18 inci maddeleri, ek 1, 2, 3, 4, 5 ve 6 ncı maddeleri ile geçici 4 üncü maddesi hükümlerinin uygulanmasına devam edilir.” 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un Maddesinin birinci fıkrası şöyledir:“Haczedilen her türlü mallar satılarak paraya çevrilir.” 6183 sayılı Kanun’un Maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:“Gayrimenkuller, satış komisyonlarınca açık artırma ile satılır.” 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun Maddesinin ilgili kısmı şöyledir:“ Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez.… Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemeleri kararlarına göre işlem tesis edilmeyen veya eylemde bulunulmayan hallerde idare aleyhine Danıştay ve ilgili idari mahkemede maddi ve manevi tazminat davası açılabilir. (Değişik: 21/2/2014-6526/18 md.) Mahkeme kararlarının süresi içinde kamu görevlilerince yerine getirilmemesi hâlinde tazminat davası ancak ilgili idare aleyhine açılabilir.” Danıştay İçtihadı Danıştay İkinci Dairesinin 26/11/2012 tarihli ve E.2009/2207, K.2012/8338 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“Dava; 2005 yılı Ek Kariyer Basamakları Yükselme Sınavı başvurusu onaylanmayan ve hakkındaki bu işlemi yargı kararıyla iptal edilen davacının, yargı kararı gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle oluştuğunu ileri sürdüğü 000 TL maddi, 000 TL de manevi zararının, dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tazminine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.Manisa İdare Mahkemesi’nin… sayılı kararıyla; uyuşmazlığa konu Sınav, aynı branştaki başvuru sahiplerinin aynı sınavda bilgilerini ölçüp puana dönüştürdüğüne ve aynı dönemdeki boş kadro sayısı ölçütünde unvanlı öğretmenliğe atamayı sağladığına göre, davacının eğer girseydi sonucunun ne olacağı bilinmeyen bir sınavda başarılı addedilmesi veya sadece kendisi için ayrı bir sınav yapılarak puana göre kadro ihdası olanağı bulunmadığı gibi, davacı hakkındaki yargı kararı açısından uygulamada fiili imkansızlık söz konusu olduğundan, gerek varlığı ve miktarı varsayımdan ibaret kalan maddi zararın, gerekse olayda koşulları oluşmayan manevi zararın davalı idarece tazmin sorumluluğu bulunmadığı gerekçesiyle dava reddedilmiştir.Davacı, hukuka aykırı olduğu iddiasıyla İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.İdare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun Maddesinde belirtilen nedenlerden birinin varlığına bağlıdır. İdare Mahkemesi kararının, davacının, dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte 000 TL maddi tazminata karar verilmesi istemi yönünden davanın reddine ilişkin kısmının dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup bozulmasını gerektirecek bir neden de bulunmamaktadır…” Danıştay Beşinci Dairesinin 20/11/2009 tarihli ve E.2007/6373, K.2009/6755 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“…Adana İdare Mahkemesi’nin … sayılı kararıyla; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun Maddesinde, ‘Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez.’ Hükmüne yer verildiği; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’nde hemşire olarak görev yapan davacının, Sağlık Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğünün 2001 günlü naklen atamaya muvafakat istemli yazısının reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle Mahkemelerinde açtığı … sayılı davada verilen …. günlü, …. sayılı iptal kararının Danıştay Beşinci Dairesi’nin…. sayılı kararıyla onandığı; yargı kararı gereklerinin yerine getirilmesi için davacı tarafından yapılan başvuru üzerine, bunun hukuken ve fiilen olanaklı olmadığı gerekçesiyle Sağlık Bakanlığı’nca yerine getirilemediğinden, -TL maddi ve -TL manevi olmak üzere toplam -TL tazminat ödenmesi istemiyle bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı; davacının -TL maddi tazminat isteminin 2006 tarihli ara kararıyla açıklığa kavuşturulması istenildiğinde, davacı vekilince gerek dava dilekçesinde, gerekse ara kararı yanıtı olarak, ikramiye fazlası olacağı, öğretmen olduğunda toplam -TL kırtasiye yardımı alacağı, ek ders ücreti olarak yıllık -TL verileceği, ücret farkı olarak ortalama aylık -TL kaybı olduğunun bildirildiği görüldüğünden, maddi tazminat isteminin afaki ve varsayımlara dayalı olarak istenmesi nedeniyle yerinde görülmediği; davacının manevi tazminat istemine gelince, Mahkeme kararlarının idareler tarafından derhal yerine getirilmesinin Hukuk Devleti ilkesi nedeniyle zorunlu olduğu; Mahkeme kararlarının uygulanmamasından ya da geç uygulanmasından dolayı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Hukuk Devletine güven duygularından ve elde edecekleri haklardan mahrum kaldıkları için elem ve acı duyacaklarının açık bulunduğu; diğer taraftan, elem ve üzüntü şeklinde oluşan manevi zararın başka giderim yollarının bulunmayışı veya yetersiz kalmasının, manevi tazminatın parasal olarak belirlenmesini zorunlu hale getirdiği; idarece tazminat ödenerek giderilmesi ya da hafifletilmesi gereken manevi zararın tazmininin takdirinde, manevi zararla tazminat arasında hakkaniyete uygun bir dengenin gözetilmesi ve ilgilinin haksız zenginleşmesine yol açacak takdirlerden kaçınılması gerektiği; bu kapsamda Mahkemelerince takdiren -TL manevi tazminata hükmedilmesinin uygun bulunduğu gerekçeleriyle maddi tazminat isteminin reddine, manevi tazminat isteminin -liralık kısmının dava tarihi olan 2005 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte kabulüne ve -TL manevi tazminat isteminin ise reddine karar verilmiştir.Davalı idare, manevi tazminata hükmedilmesini gerektiren bir durum bulunmadığını; davacı ise maddi zarara uğradığını, manevi tazminat isteminin tümüyle kabulü gerektiğini ileri sürmekte ve İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.İdare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun Maddesinde belirtilen nedenlerden birinin varlığına bağlı olup, davalı idare ve davacı tarafından ileri sürülen hususlar, Adana İdare Mahkemesi’nce verilen 2007 günlü, E:2005/1745, K:2007/471 sayılı kararın maddi tazminat isteminin reddi ve manevi tazminat isteminin -liralık kısmının kabulüne ilişkin kısmının bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir…”B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol’ün “Mülkiyetin korunması” kenar başlıklı Maddesi şöyledir:“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bankalara elkonulması ile bağlantılı şikâyetleri, bankaya elkonulmasının -kimi durumlarda mülkiyetten yoksun bırakma sonucuna yol açsa dahi- ülkedeki bankacılık sektörünü kontrol etmek amacına yönelik bir tedbir niteliğinde olduğu gerekçesiyle mülkiyetin kamu yararına kullanımının kontrolü veya düzenlenmesine ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelemiştir (Reisner/Türkiye, B. No: 46815/09, 21/7/2015, § 47; Süzer ve Eksen Holding A.Ş./Türkiye, B. No: 6334/05, 23/10/2012, §§ 146, 147). Bununla birlikte AİHM’e göre söz konusu müdahale Sözleşme’ye ek 1 No.lu Protokol’ün Maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinde belirtilen genel ilke ışığında yorumlanmalıdır. Buna göre müdahalenin hukuka uygun olup olmadığı, kamu yararına dayalı meşru bir amacının olup olmadığı ve başvurucunun mülkiyet hakkı ile müdahalenin taşıdığı meşru amacın dayandığı kamu yararı arasında adil bir denge sağlanıp sağlanmadığı belirlenmelidir (Reisner/Türkiye, § 47). Süzer ve Eksen Holding A.Ş./Türkiye kararında 2577 sayılı Kanun’a göre açılabilecek tazminat davalarının, yargı kararının icra edilmemesi şikâyetleri bakımından etkili bir iç hukuk yolu olup olmadığı tartışılmıştır. AİHM bir kararın “uygulanma biçimi”nin, ilgilinin uğradığı maddi veya manevi zararın “tazmin” edilmesi hususuyla karıştırılmaması gerektiğini vurgulamıştır. AİHM tam yargı davalarında bir yargı kararını uygulamamanın genellikle “hizmet kusuru” olarak değerlendirildiği doğru olsa dahi bu durumun, bundan dolayı ortaya çıkan zararın tazminini sağlamak için yeterli olmadığını belirtmiştir. Bu çerçevede belirtilen yolla bir kişinin zararının tazmininin, öncelikle o anda uğradığı zararın tespitine bağlı olduğu, özellikle maddi zararlar için mal varlığı aktiflerinde azalma ya da mal varlığında artış kaybı gibi sadece gerçek ve açık bir zararın tespit edilebildiği açıklanmıştır (Süzer ve Eksen Holding A.Ş./Türkiye, §§ 73-75). AİHM, 2577 sayılı Kanun’un özel hüküm (lex specialis) niteliğindeki hükümleri kapsamında öngörülen hukuk yolunun, mevcut davada olduğu gibi, yargı kararlarının uygulanmamasına dayandırılan şikâyetler bakımından uygun tazminat yolu oluşturmadığını belirtmiştir. AİHM aynı kararda, genel hüküm niteliğindeki tam yargı davası hükümlerinin idare tarafından yargı kararlarının icra edilmemesi konusunda uygulanabileceği varsayılsa dahi, ne teorik olarak, ne de pratik olarak bu tarz bir davada etkinlik ve erişebilirlik şartlarının oluştuğunun ispatlanamadığını vurgulamıştır. AİHM bu bağlamda, Türk hukukuna göre yargı kararlarının aynen icrasının önünde aşılamaz bir engelin varlığı saptanmışsa, idarenin başvuranlara mevcut durumun özelliklerine uygun olarak eski hâle getirmeye (restitutio in integrum) denk düşecek en uygun alternatif çözümü teklif etme yükümlüğünün olduğunu hatırlatmıştır. AİHM’e göre, başvurucuların lehine herhangi bir sonuç doğuracağı varsayılsa dahi tam yargı davasından elde edecekleri sonuç, iptal davalarında elde ettiklerinden farklı olmayacaktır (Süzer ve Eksen Holding A.Ş./Türkiye, §§ 95-98).AİHM esas yönünden ise müdahalenin, mülkiyetin kullanımının kontrolü çerçevesinde yoksun bırakma sonucuna yol açtığını değerlendirdiği başvuruda, yargı kararının uygulanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Süzer ve Eksen Holding A.Ş./Türkiye, B. No: 6334/05, 23/10/2012, §§ 142-155). Reisner/Türkiye kararına konu olayda ise, bir bankaya el konulması işleminin yargı kararıyla iptal edilmesine rağmen bu bankanın üçüncü bir kişiye satışı nedeniyle söz konusu yargı kararının uygulanmaması söz konusudur. AİHM başvurucunun dava açabilmekle birlikte iptal kararının icrasının mümkün olamadığına dikkati çekmiştir. AİHM’e göre yerel icra usulünün karmaşıklığı veya devletin bütçe sistemi, Sözleşme uyarınca bağlayıcı ve icra edilebilir yargısal kararların makul bir süre içerisinde icra edilmesini herkes için sağlama yükümlülüğünden devleti muaf tutamaz. Bu bağlamda fon ve diğer kaynak eksikliklerinin hüküm altına alınmış bir borcun ödenmemesi için gerekçe olarak gösterilemeyeceği vurgulamıştır. AİHM olayda, sonradan hukuka aykırı olduğu tespit edilen idari bir eylem temelinde mülkiyetinden yoksun bırakılan başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin hukuka dayalı olmadığı gibi ölçüsüz de olduğu sonucuna varmıştır (Reisner/Türkiye, §§ 48-50).