Ceza Genel Kurulu 2019/658 E. , 2023/449 K. "İçtihat Metni" YARGITAY DAİRESİ : 1. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ağır Ceza SAYISI : 310-390 I. HUKUKÎ SÜREÇ Olası kastla öldürme suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 25/1 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/2-d maddeleri uyarınca beraatine ilişkin Bursa 6. Ağır Ceza Mahkemesince 21.10.2015 tarih ve 27-231 sayı ile kurulan hükmün, Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 09.
**Ceza Genel Kurulu 2019/658 E. , 2023/449 K.** **"İçtihat Metni"** YARGITAY DAİRESİ : 1. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ağır Ceza SAYISI : 310-390 I. HUKUKÎ SÜREÇ Olası kastla öldürme suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 25/1 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/2-d maddeleri uyarınca beraatine ilişkin Bursa 6. Ağır Ceza Mahkemesince 21.10.2015 tarih ve 27-231 sayı ile kurulan hükmün, Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 09.05.2018 tarih ve 343-2204 sayı ile; “(...)Sanığın köy muhtarı olarak görev yaptığı, aynı zamanda köy tüzel kişiliğine ait kooperatif işletmesinin de başkanı olduğu, olay tarihinde gece 04.00 sıralarında maktul ve arkadaşlarının araçla bu kooperatife ait markete gelerek hırsızlık eyleminde bulundukları, marketten çeşitli eşyaları çalarak araçlarına yükledikleri, bu esnada sanık ... ve arkadaşları olan tanıklar ... ve ...'in cep telefonuna dükkandaki alarmdan hırsızlık yapıldığı yönünde sinyal geldiği, bunun üzerine dışarıya ilk çıkan tanık ...'ın maktul ve arkadaşlarıyla karşılaştığı, tanık ...'ın maktulün kullanımında olan aracın ön camına odunla vurup camı patlattığı, ardından olay yerine kendine ait araçla giden sanığın maktulün kullanımında olan ve hırsızlık eşyaları ile birlikte olay yerinden kaçmakta olan aracın önüne geçtiği, maktulün kullanımındaki araçla sanığın kullanımındaki araç arasında temas yaşandığı, maktulün araçla kaçmaya devam ettiği, bu esnada kendi aracını durduran sanığın maktulün kullanımındaki aracın arkasından tabancasıyla ateş ettiği, aracın arka camından giren mermi çekirdeğinin maktulün sırt sol kısmına isabet ettiği, maktulde kot kırığı ile birlikte akciğer yaralanması, iç kanama oluştuğu, aldığı yaranın ve diğer tanık ...'in aracıyla maktulün aracının önüne geçmesinin etkisiyle maktulün kullanımındaki aracın yoldan kısmen çıkarak sağa doğru ağaçlık ve telli alana çarpıp durduğu, maktulün araçtan inerek gece karanlığından istifade edip tarlalara doğru bir müddet kaçtığı ve akşam saatlerinde ölü olarak bulunduğunun anlaşıldığı olayda; sanığın eyleminin haksız tahrik altında kasten öldürme suçunun unsurlarını oluşturduğu gözetilmeden yazılı şekilde beraatine karar verilmesi(...)” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. II. DİRENME GEREKÇESİ Bozma üzerine, Yerel Mahkemece 23.10.2018 tarih ve 310-390 sayı ile; "(...)Somut olayda sanığın başkanlığını yaptığı kooperatife gece vakti hırsızlamak amacı ile giren maktülün marketten aldığı eşyaları aracına yükleyerek kaçmaya çalıştığı, mahkememizce dinlenen ve hırsızlık olayına karışan ... adlı tanığın da yüzlerine maske takarak olay yerine gidip, marketten eşyaları çalarak arabalarına yüklediklerini ve kaçmaya çalışırken bu esnada sanık ile arabalarının kesiştiğini ve kaza yaptıklarını beyan ederek sanık savunmalarını doğruladığı, hırsızlık eylemine konu kooperatifte daha önce defalarca hırsızlık yapıldığı, bu durumun engellenemediği ve köy yeri olmasına rağmen kooperatife alarm sistemi takıldığı ve bu durumda da engellenemeyerek suça konu hırsızlık girişiminin gerçekleştiği akabinde alarmın çalışması ve tanık ...'ın ihbarı üzerine; daha öncesinde olay yerinde aynı şekilde hırsızlık vakaları yaşandığı için olay yerine yanında silahı ile gelen sanığın maktülün hırsızladığı mallar ile kaçmasını önlemek ve durdurmak amacı ile maktulün içerisinde bulunduğu araca doğru bir el ateş ettiği, maktül ve araçta bulunan diğer kişiler arasında önceye dayalı bir husumetlerinin bulunmadığı, bu yönde dosyaya yansıyan herhangi bir delilin de bulunmadığı, sanık muhtarın olay yerine gelmesine müteakip önce maktulün kullandığı araç ile kafa kafaya gelerek karşılaştıkları ve maktulün aracıyla sanık muhtarı geçerek kaçmaya devam ettiği ve bunun üzerine sanığın maktule ait aracın arkasından kooperatife ait marketteki mallar kendi hakimiyetlerine yakın bir alanda iken yapılan haksızlığı durdurmak amacı ile sadece bir kez ateş ettiği, sanığın başkaca ateş etmediğinin dosya kapsamına göre sabit olduğu, maktülü birebir görerek hedef almadığı amacının sadece olay yerinden kaçmaya çalışan aracı durdurmak olduğu, maktul hırsızladığı mallar ile sanıktan uzaklaşmakta ise de henüz suçüstü hâlinin devam ettiği ve sanığın hırsızlanan para ve eşyalar sebebiyle ateş ettiği nitekim hırsızlanan eşyalar ve paraların da maktulün kullandığı araçta ele geçirildiğinin de sabit olduğu, sanığın köyün muhtarı ve aynı zamanda hırsızlığa konu kooperatifin de başkanı olduğu, bu hâlde sanığın maktulü tanımaması, yaptığı atışın tek bir atış olması, aynı zamanda bu atışın uzak atışa yakın yaklaşık 40 metrelik bir atış olduğunun 09.10.2014 tarihli bilirkişi raporuyla da bildirilmesi ki bu durumda sanığın da sıradan bir vatandaş olması dikkate alındığında iyi bir atıcının dahi 40 metreden kolayca hedefi hareket hâlindeki bir nesneyi veya insanı tek atışla belirtildiği şekilde gerçekleştirebilmesinin raporda belirtildiği üzere zor olduğu nitekim 09.10.2014 tarihli bilirkişi raporunda; görüş açısından, incelenen dosya kapsamındaki olay yeri fotoğraflarından edinilen bilgiler çerçevesinde; yerin çiseleyen yağmurdan dolayı kaygan olduğu, gece karanlığı ve yağmur dışında maddi olarak bir engelin bulunmadığı, sokak lambasının yanmasına rağmen havanın karanlık olduğu, mevcut karanlıktan dolayı ateş edilen yerden aracın görülebileceği ancak araç içindeki şahısların sayısı ve yerleri ve araç içindeki konumlarının görülemeyeceği ve bu mesafeden(40 metre) tabanca ile yapılan bir atışın araca isabet ettirilebileceği, ancak nişan almak suretiyle bile araç içindeki bir kişi veya herhangi bir şeye isabet oranının olabildiğince düşük olduğunun değerlendirildiği, olay yerindeki mevcut eğim ile yine dosya kapsamına göre atış mesafesi, atış atıklarının dağılımı ve yoğunluğu ile mermi çekirdeğinin maktulün vücudunda meydana getirdiği yuvarlak şekil birlikte değerlendirildiğinde atışın dike yakın açı ile uzak bir atış olduğunun değerlendirildiğinin bildirildiği, bu durumda sanığın öldürme kastıyla hareket ettiğine dair dosya kapsamına uygun bir delilin bulunmadığı ayrıca hırsızlık olayı nedeniyle hırsızlanan para ve eşyaların hırsızlandığı esnada sıcağı sıcağına suçüstü hâlinde ve meşru müdafa amacıyla tek atış yapıldığının mahkememizce sabit olduğu, nitekim atış yapılması akabinde maktulün kaçtığı aracın durması üzerine sanık tarafından maktule başkaca bir atış yapılmaması da çalınan eşyaların çalınmasını engelleme dışında sanığın bir amaç ve kastının bulunmadığının delilidir. Yukarıda anlatılan hususlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde ve yukarıda ifade edilen suça konu olaya benzer Yargıtay 1. Ceza Dairesi kararları ışığında sanığın üzerine atılı suçun hukuka uygunluk nedeni olan meşru müdafaa sınırları içerisinde kaldığı düşünülerek Yargıtay bozma ilamına uyulmayarak ve mahkememiz önceki kararında direnilerek mahkememizce oy birliği ile sanığın CMK 223/2-d ve TCK 25/1 maddesi gereğince beraati yönünde hüküm tesis edilmiştir(...)" gerekçesiyle bozma kararına direnilmesine ve sanığın beraatine karar verilmiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 09.10.2019 tarihli ve 23819 sayılı bozma istekli tebliğnamesi ile dosya, 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesi ile değişik CMK'nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 25.11.2019 tarih ve 3567-5127 sayı ile direnme kararının yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. II. UYUŞMAZLIK KONUSU Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın maktule yönelik öldürme eylemini, haksız tahrik altında mı yoksa meşru müdafaa koşulları içerisinde mi gerçekleştirdiğinin belirlenmesine yönelik olup ayrıca somut olayda ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın aşılıp aşılmadığının da değerlendirilmesi gerekmektedir. III. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; 29.04.2014 tarihli olay yeri görgü ve tespit tutanağında; Hamamlıkızık köyü kooperatifinin marketi önünde meydana gelen hırsızlık olayı ile ilgili yapılan incelemede, olay yerinde kullanılan bir adet levye, bir adet demir kesme makası ve sanığa ait bir adet 9 mm çapında mermi atar tabancanın ele geçirildiği, hırsızlık şüphelisi şahısların marketin içerisinden iki beyaz çuval içinde çok sayıda sigara ve 134,90 TL madeni para aldıklarının yazılı olduğu, 29.04.2014 tarihli teşhis tutanağında; olay gecesi saat 04.20 civarında kooperatif marketinde meydana gelen hırsızlıkla ilgili olarak kamera görüntülerinde bulunan ve hırsızlığı yapan kot pantolonlu, siyah deri montlu, siyah ayakkabılı ve maskeli şahsın yakalanan tanık ...'la aynı olduğu ve şahsın görüntülerden kendisini doğruladığının müştereken imza altına alındığının belirtildiği, 30.04.2014 tarihli tutanakta; tanık İbrahim ile Bursa E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda yapılan görüşmede; olay günü maktul ve tanık ... ile gece 02.00'da maktul ...’nın evinde buluştuklarını, maktulün temin ettiği aracın çalıntı olduğunu bilmediğini, ardından Hamamlıkızık köyünde bir bakkala girdiklerini, maktulün dışarıda beklediğini, tanık ...ile 10 dakika içinde iki çuval sigara topladıklarını, dışarı çıkıp uzaklaşırken yolun ortasında pala bıyıklı, 35-40 yaşlarında, bir şahsın elindeki sopayla vurduğu aracın ön camının patladığını, maktulün aracın hâkimiyetini kaybettiğini, olay esansında Fiat Doblo ve siyah renkli bir ... aracın kendilerini takip ettiğini, bu araçlardan birine çarptıklarını, kendilerine 3-4 el ateş eden şahsın başının kel olduğunu ve pijama giydiğini, maktulün kullandığı araç tel örgülere çarpınca kendisinin ön koltuğa sıkıştığını, maktul ve tanık Özkan’ın araçtan çıkıp araziye doğru kaçtıklarını ifade ettiğinin yazılı olduğu, 14.05.2014 tarihli uzmanlık raporunda; olay yerinden elde edilen delillerin incelenmesi sonucu, maktulün vücudundan çıkartılan 9 mm çapındaki deforme mermi çekirdeğinin sanıktan elde edilen BJM1102 seri numaralı tetkik konusu tabancadan atıldığının tespit edildiği, 02.06.2014 tarihli uzmanlık raporunda, maktulün üzerinden çıkartılan kıyafetlerin incelenmesi sonucu maktule ait tişört üzerinde bulunan 1 numaralı giriş deliği etrafındaki atış artıklarının dağılımı ve yoğunluğu itibarıyla yapılan atışın uzağa yakın olduğunun değerlendirildiği, 12.06.2014 tarihli otopsi raporunda; cesedin sırtında soldan giren bir adet mermi çekirdeğinin göğüs sol önde adele içerisinde kaldığının, mermi seyrinin arkadan öne hafif aşağıdan yukarıya doğru olduğunun, yaralanmanın müstakilen öldürücü nitelik taşıdığının, sol göğüs önde hematomlu alanın içerisinden elde edilen 9 mm çaplı, sağ devirli, ucu deforme bir adet mermi çekirdeğinin adli emanete alındığının, kişinin alkollü olmadığının veya vücudunda toksik bir madde ile uyuşturucu bulunmadığının, kişinin ölümünün ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı kot kırıkları ile sol akciğer yaralanması ve iç kanama sonucu meydana gelmiş olduğunun belirtildiği, 02.10.2014 tarihli keşif zaptında; tanıklar ... ve ... ile bilirkişi eşliğinde olay yerine keşfe gelindiğinin, tanık ...'ın; aracın tellere dayanarak durduğu yeri görmediğini, kooperatif başkanı araçtan inerken silahın elinde olduğunu, ayağının kaydığını ve silahın birden ateş aldığını beyan ettiğinin, tanık...'nın ise; hırsızların aracının başkanın aracına göre sağdan geçtiğini, kendisinin arabadan inmediğini ve hırsızların aracının, kendisine çarpmamak amacıyla direksiyonunu kırarak tel örgülere saplandığını, bir el silah sesi duyduğunu, ancak bunun araç durduktan önce mi sonra mı gerçekleştiğini hatırlayamadığını, olayın 5-10 saniye içerisinde meydana geldiğini beyan ettiğinin yazılı olduğu, 06.10.2014 tarihli bilirkişi raporunda; mahkemece yapılan keşif ve dosya kapsamındaki delillerden edinilen bilgiye göre sanık ve tanıkların anlatımları kapsamında sanık ile maktulün karşılaştığı yerle maktule ateş edilen yerin uzaklığının yaklaşık 40 metre olduğunun, ateş edilen yer ile aracın durduğu yerin arasındaki eğimin yer yer %8’e yakın olduğunun, olay yerinin yağmurdan dolayı kaygan olduğunun, olayın gece karanlığında gerçekleştiğinin, sokak lambasının yanmasına rağmen havanın karanlık olduğunun, ateş edilen yerden aracın görülebileceği ancak aracın içindekilerin sayısının ve konumlarının görülemeyeceğinin, 40 metrelik bu mesafeden tabanca ile yapılan atışın araca isabet edebileceği ancak nişan almak suretiyle bile araç içindeki bir kişiye veya herhangi bir şeye isabet oranının oldukça düşük olduğunun değerlendirildiği, olay yerindeki mevcut eğim ile atış mesafesi, atış artıklarının dağılımı ile mermi çekirdeğinin maktulün vücudunda meydana getirdiği şekil birlikte değerlendirildiğinde atışın dike yakın bir açı ile uzak atış olduğu kanaatine varıldığının belirtildiği, Anlaşılmaktadır. Tanık İbrahim Cumhuriyet savcılığında; cezaevinde kolluk tarafından alınan ve yukarıda özetine yer verilen beyanından farklı olarak, aracın camının kırılması sonrasında araçla olay yerinden kaçarlarken muhtarın arkalarından kendilerini durdurmak için ateş ettiğini, ancak ateş edilmeden öncede bir yere çarpmış olmaları nedeniyle o esnada durmuş vaziyette olduklarını, dolayısıyla muhtarın duran araca ateş ettiğini, kendisinin alkol etkisiyle ne yaptığını bilemediğini, Mahkemede; olay günü maktul ve ... isimli biri ile hırsızlık yapmak için gece vakti marketin kilitlerini kırarak içeri girdiklerini, yüzlerinin maskeli olduğunu, eşyayı çaldıktan sonra iri yarı birinin elindeki kalasla aracın ön camına vurduğunu, ardından önlerinde iki arabanın durduğunu, aracı maktulün kullandığını, önlerindeki iki araca çarpmamak için panikleyerek kaza yaptıklarını, kazadan sonra arkalarından 10 el ateş edildiğini, sonra maktul ve ...’ın araçtan inerek kaçtıklarını, kendisinin sıkışması nedeniyle kaçamadığını, arka koltuktan ön koltuğa doğru geldiğini, tam inecekken elinde silah olan bir adamın gelip kafasına silah dayadığını ve "Kaçma!" dediğini, olduğu yerde kalınca adamın tetik düşürdüğünü, silahın patlamadığını, orda bulunan kişilerin başına toplandıklarını, bu sırada yaşlı birinin kalabalığın kendisine vurmasına engel olduğunu, maktulün araçta nasıl vurulduğunu bilmediğini, araçtan inerken; "Koçum kaçın kurtarın kendinizi!" dediğini, 10 el ateş edildiğini duymasına rağmen neden araçta bir tane isabet olduğunu bilmediğini, kaza yapmadan önce de bir araca çarptıklarını, hırsızlıktan sonra kar maskelerini aracın içinde çıkarttıklarını, Tanık ...kendisinin hırsızlık olayıyla uzaktan yakından ilgisinin olmadığını, olay saatlerinde arkadaşları ..., ..., ... ve ... Keskiner ile birlikte Değirmenönü Mahallesinde boş bir inşaatta olduklarını, 29.04.2014 günü saat 12.00 sıralarında tanık İbrahim'in kendisine mesaj attığını, ardından saat 17.00 civarında kendisini arayarak; “Ben tutuklandım cezaevine gidiyorum.” dediğini, ne olduğunu sorduğunda maktul ile birlikte kovalandıklarını, maktulün omzundan yaralanıp kaçtığını, kendisinin de yakalandığını söylediğini, sonra maktulün akrabalarıyla birlikte civarda kendisini aramaya başladıklarını, Hamamlıkızık köyü alt tarafında bulunan ormanlık alanda maktulü yerde yatarken gördüklerini ve hemen ambulansı aradıklarını, Tanık ... kollukta; Hamamlıkızık Kalkındırma Kooperatifi başkan vekili olduğunu, 29.04.2014 tarihinde saat 04.20 sıralarında kooperatifin marketinin alarmının çaldığını, evi marketin karşısında olduğundan hemen camdan baktığını, marketin önünde Kartal marka bir araç gördüğünü, kepenk açıkken içeriden birinin sırtında çuvalla dışarı çıktığını, kendisinin hemen bir odun parçası alarak aracın önüne geçtiğini, aracın içinde üç kişi bulunduğunu, şahısların aracı üzerine sürmeleri ile birlikte elindeki odun parçasını araca doğru fırlattığını, bu nedenle aracın ön camının kırıldığını, sonra köy muhtarı olan sanığın aracıyla hırsızların önüne geçtiğini, kendi aracını durdurup olayın şoku ile tabancasını çektiğini, inerken de tabancanın ateş aldığını, ancak hırsızlara doğru ateş ettiğini görmediğini, hırsızlar tekrar kaçmaya çalışırken bu sefer market çalışanı tanık...'nın önlerine geçmeye çalıştığını, o anda hırsızların aracının şarampole düştüğünü, araçtan inen iki kişinin kaçtığını, aracın içindeki üçüncü şahsı yakalayıp jandarmaya teslim ettiklerini, Mahkemede; hırsızlık olayını görünce sanığı telefonla aradığını, "Marketi soyuyorlar." dediğini, kendisinin de odun parçası alarak yola çıktığını, hırsızların başkanın arabasının sağ çamurluğuna çarpıp yola devam ettiklerini, ileride yolun daraldığı, bir yerde aracı şarampole düşürdüklerini, sanığın araçtan inerken silahının patladığını duyduğunu, araçta sıkışan şahsın yaralı olmadığını, sanıkla kendisi arasında 10-15 metre mesafe olduğunu, sanığın tökezlediğini gördüğünü, hırsızlara hedef gözeterek ateş etmediğini, bu bölgede devamlı hırsızlık olduğunu, aynı Kooperatif marketinde en son 5-6 ay önce de hırsızlık olayı meydana geldiğini, bu nedenle güvenlik amacıyla alarm ve kamera sistemi kurduklarını, Tanık... kollukta; Hamamlıkızık Kalkınma Kooperatifine ait marketin çalışanı olduğunu, 28.04.2014 tarihinde saat 23.20 sıralarında marketi temizlendikten sonra kapatıp evine gittiğini, saat 04.00 sıralarında televizyon izlerken marketin alarmının devreye girmesi nedeniyle telefonunun çaldığını, hemen aracıyla markete doğru gittiğini, evden çıkarken kooperatif başkanı ve köy muhtarı olan sanığı araçla giderken gördüğünü, tam ilköğretim okulu kapısına geldiklerinde kooperatifin başkan yardımcısı tanık ...'ın marketten çuvalla çıkan ve araca binmek üzere olan hırsızların hırsızları görüp önüne çıkıp kendilerini durdurmaya çalıştığını, araç durmayınca tanık ...’ın elindeki odun parçasını araca fırlattığını, bunun üzerine aracın ön camının kırıldığını ve hırsızların yola devam ettiklerini tanık ...'tan duyduğunu, yokuş yukarı çıkarlarken sanığın da kendi aracı ile hırsızların aracının önüne geçmeye çalıştığını, sonra aracını durdurup aşağı doğru indiği sırada tabancasının ateş aldığını, hırsızların tekrar kaçmaya çalıştığı sırada bu sefer de kendisinin kaçan aracın önüne geçtiğini, hırsızların kendisine çarpmamak için aracı okulun yanındaki şarampole doğru çevirdiklerini, sonra araç sıkışıp durunca iki kişinin araçtan atlayıp kaçmaya başladıklarını, onları yakalayamadıklarını, ancak üçüncü kişiyi aracın içinde yakaladıklarını ve Jandarmaya teslim ettiklerini, aracın arka koltuğunda çok sayıda sigara gördüğünü, Mahkemede; olay anında havanın yağmurlu olduğunu, markete doğru giderken sanığın yanından geçtiğini, o durunca kendisinin de arkasında durduğunu, önden birden bir aracın çıktığını, sanığın ve kendi aracının önünden geçen aracın tel örgülere çarptığını, olayın ters istikamette olduğunu, hırsızlar aracın içinde iken bir el silah sesi duyduğunu, hırsızların kendi aracına çarpmadıklarını, tanık ...'ın araca doğru odun parçası fırlattığını görmediğini, bunu sonradan öğrendiğini, bir el silah sesi duyduğunu ama nasıl ateş edildiğini görmediğini, İfade etmişlerdir. Sanık kollukta; Hamamlıkızık köyü muhtarı ve aynı zamanda Kooperatif Başkanı olduğunu, 29.04.2014 tarihinde saat 04.20 sıralarında evinde uyuduğunu ve cep telefonuna Kooperatifin marketine ait alarmın ikazının geldiğini hemen kalkıp marketin önüne gittiğini, giderken yolda Kartal marka araçla karşılaştığını, aracın önce yanından geçtiğini, olayın paniğiyle aracını durdurup aşağı inerken yanında bulunan ruhsatlı silahını korktuğundan dolayı çektiğini, bu sırada ayağının kaydığını ve dengesini kaybettiğini, silahının yere düştüğünü ve bir el ateş aldığını, silahından çıkan merminin hırsızların arabasına isabet ettiğini ancak bunun istemeden olduğunu, amacının hırsızları yakalayıp jandarmaya teslim etmek olduğunu, Kolluktaki ek beyanında, Cumhuriyet savcılığında ve Sulh Ceza Mahkemesinde; önceki ifadesine ek olarak, gece yarısı pijamalı şekilde kalkıp aracıyla markete doğru gittiğini, bu sırada yardımcısı tanık ...'ın kendisini telefonla arayarak hırsızların kaçtıklarını ve silahlı olabileceklerini söylediğini hatırladığını, hırsızların aracının kendi arabasının sağ ön çamurluğuna çarpıp kaçmaya devam ettiğini, 50-60 metre uzaklaştıktan sonra aracını durdurduğunu, hırsızların arkasından koşmak için aracından indiğini, o sırada yağmur yağdığı için panikle tökezlediğini ve silahın farkında olmadan ateş aldığını, aracın kaçtığı yolda personel servisi olan Kangoo marka aracın yanında sıkıştığını ve çukura düştüğünü, silahın bir el patlaması haricinde başka bir atış yapmadığını, ruhsatlı tabancasının içinde bir adet mermi bulunduğunu, daha önceden kaç mermi olduğunu hatırlamadığını, Mahkemede; markete doğru giderken tanık ...'ın kendisini telefonla aradığını, yolda markete 50-100 metre kalmışken hırsızların arabasıyla çarpıştıklarını, hırsızların aracın önünü kestiğini, kazadan sonra kendisinin araçtan indiğini ancak ayağının kaydığını inerken tabancasının ateş aldığını, ateş ettiği yerle hırsızların aracının bulunduğu yer arasında 50-60 metre olduğunu araçta sıkışan hırsızı jandarmaya teslim ettiklerini, o sırada arama yapan jandarmaların araçtan inip kaçan iki kişiyi bulamadığını, aynı gün akşam üzeri saat 19.30-20.00 sıralarında maktulün cesedinin bulunduğunu, bilerek ve isteyerek ateş etmediğini, tabancanın kazaen ateş aldığını, pişman olduğunu, beraatini istediğini, Savunmuştur. IV. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat, Öğretide Uyuşmazlığa İlişkin Görüşler ve Emsal Yargı Kararları Meşru Savunma ve Sınırın Aşılması Meşru savunma, gerek 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 49/2. maddesinde, gerekse TCK'nın 25/1. maddesinde bir hukuka uygunluk nedeni olarak düzenlenmiştir. Meşru savunmanın şartlarına ilişkin olarak iki Kanun arasındaki en önemli fark, meşru savunma yoluyla korunan hakkın niteliğine ilişkindir. Bunun dışındaki şartlar açısından her iki düzenleme ile yerleşik uygulamalar arasında ciddi bir fark bulunmamaktadır. 765 sayılı TCK'nın 49/2. maddesindeki düzenleme; "Gerek kendisinin, gerek başkasının nefsine veya ırzına vuku bulan haksız bir taarruzu filhal def’i zaruretinin bâis olduğu mecburiyetle işlenilen fiillerden dolayı faile ceza verilmez." şeklinde olup anılan düzenleme ile meşru savunmanın, kişinin kendisinin veya başkasının sadece nefsine veya ırzına yönelik saldırılarda söz konusu olabileceği hüküm altına alınmıştır. Uygulamada en geniş yorumla maddenin diğer kişilik haklarına yönelik saldırılarda dahi uygulanabileceği kabul edilmiş ise de malvarlığına yönelik saldırıları önlemek maksadıyla işlenen fiiller bu kapsamda değerlendirilmemiştir. Buna karşılık, 5237 sayılı TCK'nın 25/1. maddesinde; "Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı, o anda hâl ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez." şeklinde daha geniş bir hükme yer verilmiştir. Anılan düzenlemeye göre, meşru savunmanın kabulü için saldırının korunmaya değer nitelikteki herhangi bir hakka yönelmiş olması yeterli görülmüştür. "Mala ve mal varlığı haklarına karşı saldırılarda, eski kanunumuzun sisteminde haklı savunma genel düzenlemede tanınmış değildi. Mala karşı olan bir saldırı, ancak ETCK'nun 461. maddesinde yazılı koşullar içinde meydana geldiğinde haklı savunmaya olanak veriyordu." (İçel, Kayıhan, Ceza Hukuku Genel Hükümler 2021 baskı İstanbul- Cadde Bostan, s. 347). 765 sayılı TCK’da "nefse yönelik saldırı" kavramı içinde bazı kişilik haklarının girdiği kabul edilse de Yargıtay basit müessir fiil niteliğindeki eylemlerde meşru savunma kuralını işletme yanlısı değildir (Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 16.02.1992 tarihli ve 7325-8013 sayılı, 06.03.1986 tarihli ve 1239-1693 sayılı kararları). Ancak, yeni TCK'da meşru savunmanın konusu olabilecek haklar bakımından bir sınırlama yapılmamıştır. Bu düzenleme uyarınca artık, meşru savunma hükmü mülkiyet veya zilyetlik hakkına yönelmiş haksız bir saldırıya karşı yapılan savunma dolayısıyla da uygulanabilecektir. Nitekim Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 10.10.2013 tarih 2013/2791 E. ve 2013/5664 sayılı kararında; "Sanığın, maktul ve arkadaşlarının hırsızlık suçunu işlemek amacıyla marketin kepenginin açılmasından itibaren bu suçun gerçekleşmemesi ve vazgeçmeleri için çabalamasına rağmen saldırıyı defedememesi karşısında ve kendisine ait malları korumak amacıyla, olay yerinden malları ile kaçan maktulün bulunduğu araca ateş etmesinde yasal savunma koşullarının gerçekleştiği ve yasal savunmada aşırıya kaçılmadığı.." sonucuna varmıştır. Bu itibarla, mülkiyet hakkını da kapsamı içine alan 5237 sayılı TCK’nın 25. maddesi karşısında bu tür bir yaklaşımın kanuna aykırı olacağı, malvarlığına veya zilyetliğe yönelen saldırılara karşı koymanın meşru savunma kapsamında ele alınmasının kurumun bünyesine daha uygun olacağı düşünülmektedir. Doktrinde bazı yazarlar mülkiyet hakkının meşru savunmanın konusu olabileceğini ileri sürerken; (Gökcan, Ahmet/Artuk, M.Emin, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 16. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2022, s.508, Dönmezer, Sulhi/Erman, Sahir, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, DER Yayınları, İstanbul, 2016, Cilt 2, s.348, Akbulut, Berrin, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2022, s.559); bazı yazarlar TCK’da yapılan yeni düzenleme ile mal için meşru müdafaa kabul edilmişse de bu düzenlemenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesine aykırı olacağını; (Demirbaş, Timur, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2021, s.309-310; Artuç - Gökcan, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Adalet Yayınevi, 2021, 1. Cilt, s.686-687); bazı yazarlar ise mülkiyet hakkının meşru savunma çerçevesinde korunmaya değer bir hak olabilmesi görüşünü, TCK'nın kişi hak ve özgürlüklerini ön plana çıkararak koruduğu yönündeki söylemi ile çeliştiği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini ifade etmektedir (Özbek,Veli Özer/Doğan, Koray/Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, TCK Genel Hükümler, 9. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2018, s.304). Nitekim, AİHS'nin "Yaşam hakkı" başlıklı 2. maddesi; "1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez. 2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz: a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması; b) Bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme; c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması..." şeklinde düzenlenmiştir. Sözleşme'nin 2. maddesinin birinci fıkrasında yazılı "ölüm cezası" ise; Sözleşme'ye Ek 13 No.lu Protokol'le kaldırılmış olup kişilerin yaşam hakkının; bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasını sağlamak, bir kimseyi kanunda belirtilen usulüne uygun şekilde yakalamak ve tutulu kişinin kaçmasını önlemek ile bir ayaklanma veya isyanın kanuna uygun şekilde bastırılması sebepleriyle mutlak surette zorunlu sınırları aşmayacak şekilde güç kullanımı sonucunda meydana gelen ölüm durumları dışında kimsenin yaşam hakkından mahrum bırakılamayacağı öngörülmüştür. Ancak doktrinde kimi yazarlar malvarlığı üzerinde zilyetlik dışında kalan haklara yönelik saldırıların meşru savunma kapsamında korunabileceğini, malvarlığı haklarının korunması için saldırganın öldürülmesi önünde engel teşkil eden AİHS'nin ikinci maddesi hükmünün sadece kamu gücü kullanan personelin eylemlerine ilişkin dikey bir korumayı düzenlediğini, bu nedenle bireyin bireye karşı savunma fiilinin sınırlanmasına dair yatay bir korumayı kapsamadığını ifade etmektedir (Zafer, Hamide, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Basım Yayım 8. Baskı, İstanbul, 2021, s.401, Kartal, Melik, Meşru Savunmanın Hukuki Esası Bağlamında Gereklilik ve Orantılılık, İstanbul, 2019, S.134-136). Bir kısım yazarlar ise; "Miktarı ve kıymeti ne olursa olsun mal varlığı değeri, bir kişinin hayatı pahasına korunacak bir değer olarak telaki edilemez." düşüncesiyle malvarlığına yönelen saldırılara karşı ölüm neticesinin meydana gelmesi halinde meşru savunmanın söz konusu olmayacağını ileri sürmekle birlikte (Koca, Mahmut- Üzülmez, İlhan Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler 15. baskı sf. 286) "Ancak mal varlığına yönelik bir saldırıyı savuşturmak için doğrudan saldırganı hedef almaksızın silah kullanan ve fakat sapma sonucu saldırganın ölümüne sebebiyet veren kişi, meşru savunmanın sınırını kast olmaksızın aşmış olur." şeklindeki ifadelerle savunmada bulunan kişinin dikkatsiz ve özensiz davranarak savunmanın sınırını taksirle aşabileceğini ve TCK'nın 27/1 maddesi uyarınca sorunlu olması gerektiğini değerlendirmektedir (Koca- Üzülmez, s. 287). Gerek öğretide gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda vurgulandığı üzere; 765 sayılı TCK’nın 49/2 ve 5237 sayılı TCK’nın 25/1. maddelerinde düzenlenen ve hukuka uygunluk nedenlerinden birini oluşturan meşru savunma, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle de eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Bir olayda meşru savunmanın oluştuğunun kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin aşağıda yazılı şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir; 1- Saldırıya ilişkin şartlar: a) Bir saldırı bulunmalıdır. b) Bu saldırı haksız olmalıdır. c) Saldırı meşru savunma ile korunabilecek bir hakka yönelik olmalıdır. Bu hakkın, kişinin kendisine veya bir başkasına ait olması arasında fark yoktur. d) Saldırı ile savunma eşzamanlı bulunmalıdır. 2- Savunmaya ilişkin şartlar: a) Savunma zorunlu olmalıdır. Zorunluluk ile kastedilen husus, failin kendisine veya başkasına ait bir hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkânının bulunmamasıdır. b) Savunma saldırana karşı olmalıdır. c) Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır. Saldırı ile savunma arasındaki ölçüyü kullanılan araca ve hakların konusuna göre ayrı ayrı incelemek gerekmektedir. Araç bakımından orantısızlığın değerlendirilmesinde; saldırıda bulunanla savunmada bulunanın kişisel durumlarının ve kullanılan silahın fiziki kuvvetsizliğini gidermek için kullanılabileceğinin de unutulmaması gerekir. Göz önünde bulundurulacak husus, o silahı daha ölçülü bir şekilde (örneğin saldırıyı yapanı, havaya ateş etmek veya bacağından yaralamak suretiyle) saldırıyı defetmek imkanı varken bunun yapılıp yapılmadığı hususudur. Konu bakımından orantısızlığa gelince; saldırıya uğrayan hak ile savunma dolayısıyla zarara uğrayan hak arasında da bir orantının bulunması gerekir. Ancak bu orantı hakların birebir aynı hak olması gerektiğini göstermez. Aksi takdirde, örneğin cinsel dokunulmazlık hakkı yaşam hakkından daha önemsiz bir hak gibi görülecek ve ırzına saldırılan kişinin tecavüzü defetmek için saldırıda bulunanı öldüremeyeceğini kabul etmek gerekecektir. Sadece iki hakkı karşılaştırmak doğru olmayacağı gibi bu kıyaslamayı büsbütün ihmal etmek de hatalı olacak, saldırı ve savunmayı özellikle de saldırı anında saldırıya uğrayanın içinde bulunduğu duruma göre çözümlemek daha doğru olacaktır (Dönmezer/Erman, s.356-358). Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 04.05.2010 tarihli ve 249-108 sayılı kararında; "...Kendisine ait işyerinde bulunan hurda demirlerin çalınmasından duyduğu infialle, maktûl ve arkadaşlarının bulunduğu yere gelerek, at arabalarıyla kaçmakta olan maktûl ve arkadaşlarını korkutarak durdurmak gayesiyle önce havaya, sonra sürekli aynı istikamette olmak üzere at arabalarının tekerleklerine ve yere doğru birden çok kez ateş ettiği sırada, asfalttan seken kurşunlardan birisinin isabet etmesi sonucu maktûlün ölümüne neden olan sanığın eyleminin; kasten öldürme ve kasten yaralama suçlarını oluşturacağı söylenemese de, gerçekleştirilen eylemin yaralamayla sonuçlanabileceğinin öngörülmüş, buna karşılık ölüm neticesinin öngörülememiş olması karşısında, Ceza Genel Kurulunun 22.12.1986/364-613, 05.10.1987/229-440, 22.03.2005/219-35 ve 20.04.2004/ 47-101 gün ve sayılı kararlarında da belirtildiği üzere, 765 sayılı TCY’nın 452/1. maddesinde yer alan "kastın aşılması suretiyle adam öldürme" suçunun, 5237 sayılı TCY’ndaki karşılığını oluşturan ve bu Yasanın 87/4. maddesinde düzenlenmiş bulunan neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçunu oluşturduğu..." gerekçesiyle meydana gelebilecek yaralama neticenin öngörülmesine rağmen harekete devam edilmesi hâlinde neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçundan sorumlu olunacağı kabul edilmiştir. Meşru savunmada sona ermemiş, hâlen mevcut bir saldırıya karşı savunma amacıyla karşılık verilmekte, saldırıdan başka türlü korunma imkanı bulunmamakta iken, haksız tahrikte sona ermiş bir haksız fiile zorunlu olmamakla birlikte haksız eylemin yarattığı öfke ile karşılık verilmektedir. Meşru müdafaanın zorunlu olması hâli objektif bir esasa dayanmakta iken; haksız tahrik kişinin kusur iradesinin zayıflamasından dolayı cezanın hafifletilmesini gerektiren subjektif bir esasa dayanmaktadır. Bu nedenle bir tarafta haksız tahrik ile meşru müdafaanın birlikte bulunması mümkün değilken; haksız tahrik içeren davranışa karşı tepki gösteren failin tepki mahiyetindeki fiiline karşı haksız tahriki doğurduğu kabul edilen kişinin meşru müdafaa durumuna girmesi ise mümkündür (Demirbaş, Timur, Haksız Tahrik, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2021, s.99). Keza YCGK'nın 10.12.2013 tarihli ve 60-603 sayılı kararında; "...Olayın sanığın oldukça küçük olan dükkanının içerisinde meydana geldiği, sanığın öncesinde kendisini telefonla tehdit eden, dükkanına gelerek tehditlerini yineleyen, bir süre sonra bu kez yeğeni ile birlikte ellerinde ucu topuz şeklindeki sopalarla gelen, kendisinden fiziki olarak daha güçlü yapıdaki maktul ile yeğeninin saldırı ve savunmada kullanılmak amacıyla imal edilmiş sopalı saldırısına uğradığı, kendisini savunabilmek amacıyla eline aldığı sopa düşürüldükten sonra kafasında dört ayrı yerde kırık oluşacak şekilde yaralandığı, hareket kabiliyeti oldukça sınırlı bulunan bir yere sırt üstü yatırılarak saldırının devam ettirildiği, ancak bu aşamadan sonra elinde olmasına rağmen henüz kullanmadığı silahını yakın mesafeden hedef gözetme imkanı bulunmadan ateşlediği ve maktulü biri hayati tehlike oluşturacak, diğeri ise basit tıbbi müdahale ile giderilecek şekilde yaraladığı, maktul ile yeğeninin bu atışlardan sonra dahi sanığa vurmaya devam ettikleri, ancak sanığın kardeşinin olay yerine gelerek av tüfeğiyle maktule ateş etmesi üzerine saldırılarına son vermek zorunda kaldıkları, ilk haksız hareketin maktulden kaynaklanmasıyla başlayan, devam eden ve artarak devam etmesi de muhakkak olan haksız saldırıyı, o andaki hâl ve şartlara göre önce maktul ve yeğeninin saldırıda kullandıkları sopaların benzeri olan bir sopayla, sopanın elinden alınması üzerine ise, içerisinde çok sayıda mermi bulunmasına rağmen tabancayla yalnızca yakın mesafeden ve hedef gözetme imkanı olmadan iki kez ateş etmek suretiyle defetmeye çalıştığının anlaşılması karşısında, sanığın kendisini başka türlü savunmasının imkansız olduğu, saldırının bir sonucu olan ve saldırgana karşı gerçekleştirilen fiilinde meşru müdafaa şartlarının bulunduğu..." şeklindeki gerekçeyle sanığın vücut bütünlüğüne ve yaşam hakkına yönelen saldırının sanığın yeğeni tarafından av tüfeği ile maktule ateş edilerek ancak defedildiği olayda meşru savunma şartlarının bulunduğu, YCGK'nın 09.04.2019 tarihli ve 1402-297 sayılı kararında ise; "...Köyün dışında, ıssız sayılabilecek bir yerde, güneşin batmasından yaklaşık olarak yarım saat sonra evlerinin yakınında bulunan arazilerine izinsiz giren katılanları projektör vasıtasıyla tanıdıktan sonra iyice tedirgin olan sanık ile eşinin uygun bir şekilde araziden çıkmaları konusunda uyarıda bulunmalarına rağmen, katılanların araziyi terk etmedikleri gibi alaycı bir ifade ile sanığı yanlarına çağırarak eve doğru yaklaşmaları üzerine elindeki tüfekle iki el havaya uyarı ateşi açan sanığın, haklı savunmasında aşırılığa kaçmadan taarruzu defetmekten gayri bir gayesinin bulunmadığını göstermiş olması, sanığın eşi tarafından tanınan katılan Kadir'e karşı olumsuz bir izleniminin bulunması, yaşları nedeniyle daha korunmasız durumda olan sanık ile eşinin olayın meydana geldiği yer ve zaman dikkate alındığında; tedirginlik duymalarının hayatın olağan akışına uygun olması, katılanların saldırıları henüz suç boyutuna ulaşmamış ise de; başlamamış ancak başlaması kesin olan ve başladığında savunmayı olanaksız, ya da çok güç hâle getirecek bir tecavüze karşı yapılan savunmanın meşru olduğu konusunda gerek öğretide gerekse uygulamada herhangi bir duraksamanın mevcut olmaması hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın eylemi, konut dokunulmazlığına yönelmesi muhakkak bir saldırıyı, o anki hâl ve şartlara göre, savunma amacına matuf ve orantılı bir şekilde defetme niteliğinde olduğundan, olayda meşru savunma koşullarının gerçekleştiği..." şeklindeki ifadelerle sanığın konut dokunulmazlığına yönelik saldırının defedilmesi zorunluluğuna yönelen eyleminde meşru savunma koşullarının uygulanması gerektiği, Kabul edilmiştir. Savunmanın, meşru savunmada saldırıya ilişkin şartların bulunduğu sırada başladığı, ancak orantılılık ilkesinin ihlâl edilmesi nedeniyle meşru savunmanın gerçekleştiğinin kabul edilmediği durumlarda, sınırın aşılması söz konusu olabilmektedir. Sınırın aşılması, 765 sayılı TCK'nın "Zorunluluk sınırının aşılması" başlıklı 50. maddesinde; "49 uncu maddede yazılı fiilerden birini icra ederken kanunun veya salâhiyettar makamının veya zaruretin tâyin ettiği hududu tecavüz edenler, cürüm (Değişik ibare: 5218 - 14.7.2004 / m.1/A-7) ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasını müstelzim ise sekiz seneden aşağı olmamak üzere hapis ve müebbed ağır hapis cezasını müstelzim olduğu takdirde altı seneden on beş seneye kadar hapis cezasile cezalandırılır. Sair hallerde asıl suça müretteb ceza altıda birinden eksik ve yarısından ziyade olmamak üzere indirilir ve ağır hapis hapse tahvil olunur ve âmme hizmetlerinden müebbed memnuiyet cezası yerine muvakkat memnuiyet cezası verilir." ifadeleriyle, 765 sayılı (mülga) TCK'da sadece meşru müdafaa ve zaruret hâlinin ortaya çıkardığı sınır ile kanunun yada yetkili merciin tayin ettiği sınıra tecavüz edenlerin cezasında indirime gidileceği düzenlenmiştir. Sınırın aşılmasını 765 sayılı TCK’ya göre oldukça farklı şekilde düzenleyen 5237 sayılı TCK’nın 27. maddesinin birinci fıkrasında; "Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, taksirli suç için kanunda yer alan cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur." biçiminde ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerin tümü için sınırın kast olmaksızın aşılması, aynı Kanun'un 27. maddesinin ikinci fıkrasında ise; "Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez." hükmüne yer verilmek suretiyle sadece meşru müdafaa hukuka uygunluk sebebi için uygulanabilecek özel bir sınırın aşılması hâli düzenleme altına alınmıştır. Buna göre; TCK’nın 27. maddesinin birinci fıkrasında; fail bir hukuka uygunluk nedeninin sınırını aşmakta ise de bunu bilerek ve isteyerek yani kasten yapmamaktadır. Ancak, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, fail sınırı kast olmaksızın aşmış olması dolayısıyla taksirinden sorumlu tutulmalıdır. Hukuka uygunluk nedenlerinin sınırı taksirle de aşılmış olabilir. TCK’nın 27/1 maddesinde bu duruma dair özel düzenleme getirilmiştir. Yani gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsaydı hukuka uygunluk nedeninin sınırı aşılmayacaktı denilebilecek bir durumda sınırın taksirle aşılması söz konusu olacaktır. Örneğin; hâkim kararında belirtilen iş yerinin yanındaki konutun da aranması durumunda veya gözaltına alınmasına karar verilen kişinin kanunda öngörülen 24 saatlik sürenin aşılmasına rağmen hâkim veya mahkeme huzuruna çıkarılamaması durumlarında olduğu gibi fiilin taksirle işlenen hâlinin de suç olarak düzenlenmesi koşuluyla sınır aşımının taksirle olup olmadığı araştırılabilir. Yine; kolluk kuvvetlerinin silah kullanma yetkisinin hukuki bir amaca yönelik kullanılması hâlinde TCK'nın 27/1. maddesi hükmü icra edilmektedir. Silahın şüpheli kişiyi yakalama amacını aşan bir tarzda kullanılması hâlinde hukuka uygunluk sebebinde sınır aşılmış olmaktadır. Ancak bu durumda silah kullanan kişinin kastını araştırmak da gerekmektedir. Burada söz konusu olan kast doğrudan kast olabileceği gibi olası kast da olabilir. Yakalamak maksadına yönelik olarak hayati tehlike arz etmeyen bir bölgeye ateş etmek istenirken hayati bir bölgeden mesela kafasından isabet alan kişinin ölmesinde meydana gelen ölüm neticesi gözetilerek muhtemel kastın varlığını söylemek pekala mümkündür. Buna karşılık meydana gelen netice açısından failin kastı mevcut değilse, yine örneğin ölüm neticesi öngörülebilir olmasına rağmen objektif özen yükümlülüğüne aykırı davranılması sonucu fail tarafından öngörülememiş ise bu netice açısından taksirle hareket edildiğinin kabulü gerekir. Örneğin; kaçan şüphelinin yakalanmasını temin amacına matuf olarak, korkutmak için silahın başka bir yöne tevcih edilerek ateşlenmesi ve merminin sekmesi sonucu şüphelinin ölmesi hâlinde failin TCK'nın 27/1. maddesi kapsamında neticeden taksiri dolayısıyla sorumlu tutulması ve buna göre cezalandırılması gerekir (Özgenç, İzzet, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 11. Bası, Sekçin Yayıncılık, Ankara, 2015, s.426-431). Failin sınırın aşılmasında taksir derecesinde bir kusuru varsa ve aşım nedeniyle ortaya çıkan netice kanunda düzenlenen taksirli suçlardan birini oluşturuyorsa failin söz konusu fiil nedeniyle sorumluluğu söz konusu olacaktır. Elbette failin sınırı aşmasındaki yanılgısı onun taksirine de dayanmıyorsa, yanılma (hata) kurallarına göre değerlendirme yapılması ve failin sorumlu tutulup tutulmayacağının belirlenmesi gerekmektedir. Ancak yanılmaya (hataya) ilişkin esasları, heyecan sebebiyle sınırı aşma hâli dışındaki durumlar yönünden dikkate almak gerekmektedir (Alman Federal Mahkemesinin 01.07.1952 tarih 119-52 sayılı kararı, Akt: Demirbaş, s.362-363). YCGK'nın, TCK'nın 30/3. maddesinde düzenlenen hatanın koşullarının değerlendirildiği 07.11.2019 tarihli ve 27-644 sayılı kararında; "...Eşi ve iki çocuğuyla birlikte yaşayan sanığın, etrafı duvarla çevrili sitede bulunan 3 katlı müstakil evinin birinci katında yer alan yatak odasında, eşi maktul ile bulunduğu sırada, pencereden ses gelmesi üzerine, yanında yatan eşi maktulün yatakta bulunup bulunmadığını kontrol etmek, ışığı açarak odayı aydınlatmak, işittiğini belirttiği sesin geldiği yöne seslenmek gibi basit bir dikkat veya özenli davranış göstermiş olması durumunda, kendisine yönelmiş bir saldırının bulunmadığını anlayabilecek durumda olmasına karşın, herhangi bir uyarıda bulunmadan, dışarıdan sızan ışığın etkisi ile alaca karanlık olan yatak odasında, yastığının altında muhafaza ettiği yarı otomatik tabancayı eline alıp 13 kez ateşleyerek yaklaşık 4 metre mesafedeki maktulü her biri öldürücü nitelikte 3 isabetle yaralayarak öldürmüş olması karşısında; sanığın daha dikkatli ve özenli davranması durumunda ateş ettiği kişinin, kendisine yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırı içindeki bir hırsız olmadığını anlayabileceği, bu nedenle sanığın bu hatasının kaçınılmaz nitelikte bir hata olmadığı, sanığın TCK’nın 30. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenen ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususundaki hata hükmünden yararlanamayacağı..." kabul edilmiştir. TCK’nın 27. maddesinin ikinci fıkrasında ise; hukuka uygunluk nedenlerinden sadece meşru savunma için sınırın aşılmasına ilişkin özel bir düzenleme öngörülmüştür. Buna göre bu hükmün uygulanabilmesi için; 1- Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması, 2- Saldırıya ilişkin şartların var olması, 3- Savunmaya ilişkin şartlardan "ölçülülük ya da orantılılık" şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması, 4- Sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi, Gerekmektedir. Tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi hâlinde, meşru savunmada sınırı aşan faile CMK’nın 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmeyecektir. Bu durumda, kişinin maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir. Dolayısıyla, belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, "heyecan, korku veya telaşa" kapılarak meşru müdafaada sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık saldırının etkisinin yanında, saldırıdan kaynaklanmış olsa bile, öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında ise aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır. Başka bir deyişle, failin amacı, saldırının defedilmesinden çok, kin duygusunu tatmine yönelik ise meşru savunmada sınırın aşılması değil, ancak haksız tahrik söz konusu olabilecektir. Nitekim, YCGK'nın 20.12.2018 tarihli ve 305-669 sayılı kararında; "...Mağdur ...ve kardeşi Haydar’ın, kavgada yumruk atmak suretiyle sanık... ile anne ve babasını basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif şekilde yaraladıkları, sanık ile babasının da yumruk atarak karşılık verdikleri göz önüne alındığında, sanık...’ın kendisi ve ailesine yönelmiş haksız saldırıyı o anki hâl ve şartlara göre saldırıyla orantılı bir şekilde defetmek yerine, av tüfeğiyle iki el ateş edip mağdur...’i basit bir tıbbi müdahale ile giderilemeyecek ölçüde yaralaması karşısında, saldırı ile savunma arasında orantı bulunmaması nedeniyle meşru savunma şartlarının gerçekleşmediği kabul edilmelidir. Öte yandan orantılılık ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle TCK'nın 27. maddesinde düzenlenen sınırın aşılması söz konusu olabilecek ise de; sanığın kendisi ve ailesine yumrukla saldırıldığını bilmesi ve görmesine rağmen tarlaya gelirken beraberinde getirdiği av tüfeğiyle ateş etmek suretiyle saldırı ile savunma arasındaki orantısızlığa ilişkin sınırı kasten aştığı anlaşıldığından aynı maddenin birinci fıkrasının; mağdur ve kardeşinin kavgada yumruk atıp küfretmekten ibaret eylemlerinin ise heyecan, korku veya telaşa neden olabilecek boyutta olmaması nedeniyle de aynı maddenin ikinci fıkrasının uygulanma imkânı bulunmadığının kabulü gerekmektedir. Bu itibarla sanığın eyleminin haksız tahrik altında kasten yaralama suçunu oluşturduğu..." gerekçesine dayanılarak meşru savunmada sınırın kasten aşılması hâlinde TCK'nın 27. maddesinin uygulanma imkânı bulunmadığına, eylemin haksız tahrik altında kasten öldürme suçunu oluşturacağına hükmedilmiştir. Buna karşılık, YCGK'nın 31.03.2009 gün ve 201-81 sayılı kararında; "...Somut olayda, maktulün de içinde bulunduğu kalabalık tarafından vücut bütünlüğüne yönelik saldırısı karşısında, sanığın kendisini ve yanında bulunan jandarma erlerini savunma hakkının doğduğu kabul edilmelidir. Ancak, sanığın saldırgan kişileri yaralamaya yönelik olarak, örneğin bacaklarına doğru ateş ederek saldırıyı defetmesi olanaklı iken ölenin de bulunduğu kalabalığa doğru şahıs ve hedef gözetmeksizin makineli tabancasıyla seride rasgele ateş etmesi sonucu maktûlü başından vurarak öldürmesi eyleminde, saldırı ve savunmaya ilişkin diğer koşulların bulunduğunda kuşku bulunmamakta ise de, 'gerçekleştirilen savunmanın, maruz kalınan tecavüzü defedecek ölçüde olması' yani 'saldırı ile savunma arasında oran bulunması' koşulu gerçekleşmediğinden yasal savunmanın koşullarının oluştuğundan sözedilemez. Bir başka anlatımla, savunma ile saldırı arasındaki denge savunma lehine tartışmasız biçimde bozulmuş, dolayısıyla da ölçülülük ya da orantılılık ilkesi ihlal edilmiştir. Savunmanın, yasal savunma koşullarında başladığı, ancak orantılılık ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle yasal savunmanın gerçekleştiğinin kabul edilemeyeceğine göre bu durumda, TCY’nın 27. maddesinde düzenlenen 'sınırın aşılması'nın söz konusu olup olamayacağının değerlendirilmesi gerekmektedir. Sanığın, herhangi bir hedef gözetmeden kalabalıktaki kişilerin üzerine rasgele ateş ettiği ve sınırın kastla aşıldığı sabit olduğuna göre, maddenin 1. fıkrasının olayda uygulanma koşullarının bulunmadığı açıktır. Yasa koyucu tarafından sadece yasal savunmaya ilişkin olarak kabul edilen ve anılan maddenin 2. fıkrasında düzenlenen mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelen nedenlerle sınırın aşılmasının olayda uygulanmasının söz konusu olup olamayacağına gelince; Uzun yıllardır yaygın terör olaylarının yaşandığı Güneydoğu Anadolu Bölgesinde bulunan Siirt İlinde gerçekleşen yargılama konusu olayda sanığın ve yanında bulunan iki jandarma erinin maruz kaldığı ve ölüme yönelik sözlerle de desteklenen fiili saldırının ağırlığı, uyarılara karşın ısrarla ve artarak devam etmesi ile bölgenin özellikleri bir bütün olarak göz önüne alındığında yasal savunmada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaş ile aşıldığının kabulü zorunludur. Sanığın yaşanılan olayın etkisiyle içine düştüğü psikolojik hâl nedeniyle heyecanlanması, paniğe kapılması ve hatta korkması bunun sonucunda da yasal savunma sınırını aşması beklenebilecek bir durum olup, somut olayda TCY’nın 27. maddesinin 2. fıkrasının uygulanma koşulları gerçekleşmiştir...", 26.02.2008 tarihli ve 281-37 sayılı kararında ise; "...gece saat 24.00 sıralarında, kadınlardan ve küçük çocuklardan başka kimsenin bulunmadığı eve tahtadan yapılmış olan tuvalet penceresini kullanarak girecek kadar gözünü karartmış ve makul hareket edemeyecek ölçüde sarhoş olan maktulün, evin içerisinde sanık ...’a, sanığın annesi ...’na ve yengesi ...’na yönelik olarak cinsel ilişkiye girmek istediğini de açıkça ortaya koyan saldırgan hareketlerde bulunup, bahsedilen üç kadının tüm uğraşlarına rağmen saldırılarına son vermeyerek onları zor durumda bırakması, olayın nasıl bir gelişim göstereceğinin belirsizliği ve kadınların güç kullanarak ta saldırılara son vermeye muktedir olamamaları karşısında; tamamen ırza yönelik muhtemel saldırıdan kurtulma gayesine matuf biçimde, eline aldığı tüfeğe bir fişek koyup, maktule rastgele ateş ederek ölümüne neden olan sanığın, meşru savunmanın sınırını olay sırasında kapıldığı mazur görülebilir korku, panik ve şaşkınlıkla aştığını kabul etmek gerekir..." Şeklindeki gerekçelerle meşru savunmada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaşla aşıldığına hükmedilmiştir. 2. Kanunun Emrini İfa ile Hakkın Kullanılması Hukuka Uygunluk Nedenlerinde Sınırın Aşılması Uyuşmazlıkla yakından ilgili olan hukuka aykırılık, suçu oluşturan eylemin niteliği olup hukuka aykırılık ile kastedilen husus, fiilin hukuk sistemiyle çatışması ve hukuk sistemine aykırı olmasıdır. 5237 sayılı Kanunda yer alan bazı suç tanımlarında hukuka aykırı olarak, hukuka aykırı başka bir davranışla, hukuka aykırı diğer davranışlarla, hukuka aykırı yollarla gibi ifadelere yer verilmiştir. Suçun unsurlarından birisi olması sebebiyle hukuka aykırılık kavramına madde metninde ayrıca yer verilmesi, failin olayda bir hukuka uygunluk nedeni olmadığını ve eyleminin hukuka aykırı olduğunu bilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. TCK'da başlıca dört hukuka uygunluk nedeni düzenlenmiş olup bunlar; kanunun emrini ifa, meşru savunma, hakkın kullanılması ve ilgilinin rızasıdır. Hukuka uygunluk nedeninin bulunması, eylemin suç olmasını engelleyeceğinden, fail hakkında CMK’nın 223. maddesinin ikinci fıkrasının (d) bendi uyarınca beraat kararı verilecektir. Meşru savunma hukuka uygunluk nedenine yukarıdaki başlıkta değinilmiş olup bunun dışında ceza sorumluluğunu kaldıran diğer hukuka uygunluk nedenlerine ve bu nedenlerde sınırın aşılması konusuna da değinmekte fayda bulunmaktadır. TCK'nın "Kanunun hükmü ve amirin emri" başlıklı 24. maddesinin birinci fıkrası; "(1) Kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza verilmez." şeklinde düzenlenmiştir. Kanun'un hükmünün yerine getirilmesini sağlayan kişi açısından yapılacak davranışın bir görev olması, bu hâlin esasen görevin ifası veya görevin yerine getirilmesi olarak anılmasını gerektirir. Kanunen verilen görevini yerine getiren kişinin davranışının hukuka uygun olup olmadığının belirlenmesinde ise verilen yetkinin sınırının aşılıp aşılmadığının araştırılması gerekecektir. Görevin yerine getirilmesi hukuka uygunluk nedeninde kolluk görevlileri zor ve silah kullanma yetkisine sahiptirler. Ancak kolluk görevlilerinin de bu yetkisi sınırsız olmayıp saldırıyı etkisiz kılacak ölçüde orantılı olmalıdır. Kolluk görevlilerinin silah kullanma yetkisini kullanmaları, hiçbir hukuki düzenlemede kaçan kişinin güvenlik güçlerine veya başka bir kişiye saldırıda bulunması şartına bağlanmamıştır. Dolayısıyla kolluk görevlilerinin kendilerine veya başkasına yönelen saldırıya karşı silah kullanmaları da TCK'da düzenlenen meşru savunma şartları dahilinde değerlendirilmesi gereken bir husustur (Özgenç, 2015, s.312-321). Maddede yazılı kanunun hükmünün yerine getirilmesi kavramını, hukuk kurallarının tanıdığı yetkinin kullanılması olarak değerlendiren yazarlar da vardır. Buna göre; Kanun bazen CMK 90. maddesinde yazılı suç üstü hâlinde yakalama yetkisinde olduğu gibi kamu görevlisi olsun olmasın herkese bir yükümlülük getirmiş de olabilir. Amirin veya yetkili merciin (amirin) emrini yerine getirmekle görevli olan kişilerin ise ancak kamu görevlileri olabileceği değerlendirilmektedir (Demirbaş, s. 295-298). Kamu otoritesinin işleyişini ve üstünlüğünü sağlamakla ödevli memurlar, son çare olarak silah kullanabilirler, ancak Kanun bu yetkiyi sadece ve özel olarak bazı kamu görevlilerine vermiştir. Örneğin; görev ve yetkilerini düzenleyen Kanunları gereği; asker, polis, jandarma, çarşı ve mahalle bekçileri, cezaevi müdür ve memurları, gümrük muhafaza görevlileri, sıkıyönetim görevlileri, özel güvenlik hizmetlerine dair kanunun belirlediği kişiler veya Kanun'un açıkça silah kullanma yetkisi verdiği diğer kişiler dışında kalanlar; silah kullanacak olursa, bu madde kapsamında Kanun'un kendilerine yüklediği görevi yerine getirdikleri sırada zorluk çıkaran veya direnen kişilere karşı Kanun kapsamında silah kullandıklarını iddia edemeyeceklerdir (Dönmezer/ Erman, s.320-321). Madde metninde geçen "Kanunun hükmü" deyiminin maddi anlamda kanun kuralı biçiminde geniş değerlendirilmesi gerektiğini savunan yazarlar da bulunmaktadır. Bu yazarlara göre; Kanun terimi maddi anlamda kullanılmış olup, Anayasa'ya göre usulüne uygun şekilde onaylanarak yürürlüğe giren uluslararası sözleşme hükümlerini, kanun hükmünde kararname hükümlerini ve hatta Kanun'un uygulanmasını açıklayan düzenleyici işlemleri de kapsamalıdır. Kanunla bazı kamu görevlilerine verilen silah kullanma yetkisinin, Kanun'un ve Yönetmeliklerin belirlediği şartlarda, Kanun'da ulaşılması istenen amaca yönelik olarak orantılı biçimde kullanılması gerekmektedir. Zor kullanma yetkisini kullanan kamu görevlisinin, görevini yaptığı sırada kişilere karşı görevinin gerektirdiği ölçünün dışında kuvvet kullanması hâlinde; TCK 256. maddesi gereği kasten yaralama suçuna dair hükümlerin uygulanması gerektiği de göz ardı edilmemelidir. Silah kullanma yetkisini haiz kamu görevlilerinin; doğrudan kanunun veya amirin emrini yerine getirdikleri sırada; görevlerini yerine getirmelerini engellemek amacıyla kamu görevlisine karşı silahla karşılık veren veya saldıran kişilerin bulunması hâlinde ise TCK'nın 24/1 maddesi ile 25/1. maddesinde düzenlenen hukuka uygunluk sebeplerinin bir arada bulunması / yarışması söz konusu olabilecektir (Özbek/Doğan/Bacaksız/Tepe, s.293-297). Nitekim YCGK'nın 22.03.2005 tarih ve 219-35 sayılı kararında; "...Somut olayda, PVSY'nin Ek 4. maddesi uyarınca görevli ve yetkili bulunan polis memuru sanık ve arkadaşlarının, bir gün önce sanığın görevli bulunduğu mülki sınırlar içinde işlenen gasp suçu nedeniyle aranan maktül ve arkadaşlarına rastlayıp, onları yakalamaya çalıştıkları, maktül ve arkadaşlarının da sanık ve diğer polis memurlarına kırmak suretiyle silah hâline getirdikleri şişelerle saldırıda bulundukları esnada, sanığın yaptığı uyarı ateşi üzerine polis memurlarının ellerinden kurtularak kaçan maktülü, yakalamak için 'dur' ihtarında bulunarak, ateş açan sanığın silah kullanması yasa gereği ise de, PVS. Nizamnamesinin 17. maddesi gereğince 'suçlunun öldürülmekten ziyade yaralı olarak yakalanmasına dikkat edilmesi gerekirken' bu itinayla hareket edilmediği, böylece yasa hükmüne dayalı silah kullanma hak ve yetkisinin icrasında aşırılığa kaçılarak yasaya uygunluk hududunun aşılması neticesi ölüm sonucunun doğduğu anlaşılmaktadır. Durum yasanın 50. maddesince uygunluk arz etmektedir..." şeklindeki gerekçeyle, kolluk görevlisinin Kanun'un emrini icra ederken sınırı aştığına hükmedilmiştir. YCGK, 13.06.2017 tarihli ve 637-329 sayılı kararında da; "...Köy muhtarı olan sanık Kerim'in, 442 sayılı Köy Kanununun 36. maddesi uyarınca köy içerisinde dirlik ve düzeni korumak, köye gelip gidenlerin ne için gelip gittiklerini anlayarak şüpheli gördüğü şahısları karakola bildirmek şeklinde görevlerinin bulunması, mağdurların gece geç saatlerde şüpheli bir şekilde köy içinde gezerken görülüp sanık ...'ye ait kahvehaneye götürülmelerinin ardından kahvehaneye gelen sanık Kerim'in derhal jandarmaya haber vermesi ve sanık Kerim'in sayıca fazla olan mağdurların jandarma gelene kadar kahvehanede bekletilebilmesi için diğer sanıkların yardımına ihtiyaç duyması karşısında; sanıkların tipe uygun hareketlerinin TCK'nun 24. maddesi uyarınca kanunun emrinin yerine getirilmesi kapsamında kalıp hukuka uygun olduğu..." gerekçesiyle failler hakkında hürriyeti yoksun kılma suçundan TCK'nın 24. maddesi uyarınca beraat kararı verilmesinde isabetsizlik görmemiştir. Suça konu eylemin suç üstü hâlinde yakalama yetkisiyle ve zilyetliğin korunması kavramlarıyla yakından ilgisi olması karşısında uyuşmazlığın isabetli şekilde çözüme kavuşturulması açısından; hakkın kullanılması başlığı altında bu hususlara da kısaca değinilmesinde fayda bulunmaktadır. CMK'nın "Yakalama ve yakalanan kişi hakkında yapılacak işlemler" başlıklı 90/1. maddesi; "(1) Aşağıda belirtilen hâllerde, herkes tarafından geçici olarak yakalama yapılabilir: a) Kişiye suçu işlerken rastlanması. b) Suçüstü bir fiilden dolayı izlenen kişinin kaçması olasılığının bulunması veya hemen kimliğini belirleme olanağının bulunmaması..." şeklinde düzenlenmiştir. Suç üstü hâlinde veya suç üstü sayılan hallerde, herkese faili yakalayarak hürriyetini kısıtlama hakkı verilmiştir. Bu hâlde yakalama, kişinin hürriyetinden yoksun bırakılması suçunu oluşturmaz (Zafer, s.417). CMK'nın 90/1. maddesindeki hâlde Kanun, herkese bu yetkiyi vermiştir. Burada, suç işleyen kişiyi yakalama yükümlülüğünü yerine getiren kişinin kamu görevlisi olup olmadığını bir önemi yoktur. Bu yetkiyi kullanan kişinin örneğin bir yankesiciyi yakalayıp kolluk gelene kadar kaçmasını önleyecek şekilde zor /cebir kullanıp yere yatırarak bekleyen kişinin hürriyeti tahdit suçundan sorumluluğu yoktur (Demirbaş, s.295-296). Suç üstü hâlinde yakalayanın kolluk görevlisi olması hâlinde yakalanan şüphelinin kaçması karşısında arkasından onu durdurmak veya tekrar yakalamak amacıyla silah kullanma ve ateş açma yetkisini Kanun kapsamında kullanan kolluk görevlisinin kanun hükmünü yerine getirmesi nedeniyle hukuka uygunluk nedeninden cezalandırılmaması gündeme gelirken; kamu görevlisi olmayan ve silah kullanma yetkisi de bulunmayan hak sahibinin kaçmakta olan hırsızın arkasından yakalama amacıyla ateş etmesi CMK'nın 90/1. ve TCK 24/1. maddeleri kapsamında kanunun hükmünün yerine getirilmesi hukuka uygunluk sebebi olarak değerlendirilemeyecektir (Artuç/Gökcan, s.568,768). 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun "Savunma hakkı" başlıklı 981. maddesi; "Zilyet, her türlü gasp veya saldırıyı kuvvet kullanarak defedebilir. Zilyet, rızası dışında kendisinden alınan şeyi taşınmazlarda el koyanı kovarak, taşınırlarda ise eylem sırasında veya kaçarken yakalananın elinden alarak zilyetliğini koruyabilir. Ancak, zilyet durumun haklı göstermediği derecede kuvvet kullanmaktan kaçınmak zorundadır." hükümlerini içermektedir. Zilyetliğin korunması, doktrinde TCK’nın hakkın kullanılmasını düzenleyen 26/1. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gereken bir husus olarak kabul edilmektedir (Dönmezer-Erman, s.271, Demirbaş, s.334-336; İçel, Kayıhan – Evik, ... Hakan, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 2. Kitap, Beta Yayınevi, İstanbul 2007, s.120). Zilyetliğin korunmasının dayanağı TMK'nın 981. maddesidir. Zilyetliğin korunması, ancak suç üstü hâlinde veya saldıran kişi kaçarken yakalanması sırasında olur. Bu hüküm zilyetliğin önceden korunması (Offendicula) için bir takım tedbirleri alma yetkisini zilyede vermiş ise de; bu tedbirlerin sadece saldırı hâlinde, saldırana karşı ve saldırı fiili ile orantılı olarak gerçekleşmesi şarttır. Öte yandan saldırı anında, yani suç üstü hâlinde zilyetliğin korunması da aynı şartlarla saldırı ile eş zamanlı olmasına bağlıdır. Örneğin zilyedin çantasını kapıp kaçan hırsızın veya gasbedenin uzaklaşması sonrasında ertesi gün bir yerde bu kişiyle karşılaşan zilyedin saldıranı döverek elinden çantayı almaya kalkışması hâlinde zilyetliğin korunmasında hukuka uygunluk nedeninden söz edilemez. (Demirbaş, s.335) Zilyetliğin korunması şartlarının bulunduğu takdirde, zilyedin gasbedenin saldırısına karşı taşınırı geri almak amacıyla yapacağı hareketler, hukuka aykırı sayılmaz. Ancak saldıran kaçtıktan veya suç üstü hâli ortadan kalktıktan sonra zilyedin geri alma veya zor kullanma hakkı da kalmaz. Ayrıca korunan malvarlığı değeri ile zilyedin saldırıda bulunan kişiye verebileceği öngörülen zarar arasında bir oran bulunmaldıır. Örneğin; tavuk kümesine, hırsızlığa karşı önlem amacıyla otomatik silah koyan bir zilyedin, kümesin kapısını açan kişinin ölmesi nedeniyle hakkını kullandığını ileri sürmesi hukuk düzenince korunamaz. (Dönmezer-Erman, s.272) Gelinen aşamada TCK'nın 24. ve 26. maddelerinde düzenlenen hukuka uygunluk hâllerinin, aynı Kanun'un 27/1. maddesinde düzenlenen sınırın aşılması ile birlikte değerlendirilmesi de gerekmektedir. Kanun maddesi ve gerekçedeki anlatımın aksine öğretide kabul edilen görüşe göre; ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması ibaresini, hukuka uygunluk hâllerinde sınırın aşılması olarak anlamak gerekir (Özgenç, İzzet, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 9. Bası, Ankara 2013, s. 413-425; Şen, Ersan, Yeni TCK Yorumu, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2006, C.1, s.74-77; Koca, Mahmut, Yeni TCK’nda Hukuka Uygunluk Nedenleri, Ceza Hukuku Dergisi, S.1, Ekim 2006, s.111 vd.; Bakıcı, Sedat, Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 2. Bası, s.615 vd.; Metiner, Haydar -Koç, Ahsen, TCK Genel Hükümleri, Ankara, 2008, C.1, s. 692 vd.). TCK'nın "Ceza Sorumluluğunun Esasları" başlıklı İkinci Kısmının "Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler" başlıklı İkinci Bölümünün 24, 25 ve 26. maddelerinde yazılı hukuka uygunluk nedenlerinin sıralaması ile CMK’nın hüküm çeşitlerini düzenleyen 223. maddesinin sistematiği de bu anlayışı desteklemektedir. Bu doğrultuda, kendisinden önce gelen maddelerden farklı bir başlıkta düzenlenen "sınırın aşılması" bir hukuka uygunluk nedeni olmayıp, TCK’nun 27. maddenin birinci fıkrasındaki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, 27. maddenin ikinci fıkrasındaki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden bir tanesidir. Başka bir deyişle; hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde beraat kararı değil, 27. maddenin birinci fıkrasına göre; indirimli ceza veya 27. maddenin ikinci fıkrasına göre; CMK’nın 223. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendi de gözetilerek ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilecektir. TCK'nın 27. maddesinin birinci fıkrasının uygulanabilmesi için; öncelikle ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran bir neden söz konusu olmalıdır. Failin, sınırları kast olmaksızın aşması da ikinci şarttır. Bir hukuka aykırı saldırı esnasında, savunma hareketinin saldırıya göre çok aşırı olması gibi durumlarda, araçta veya oranda (intensiv) sınırın aşılması söz konusu olacaktır. Buna göre; saldırı ile savunma arasında araç ve aracın kullanılması bakımından orantı bulunmak zorundadır. Öte yandan saldırı ile savunma hareketi arasında sınırın zaman bakımından aşılması durumunda ise zamanda (extensiv) sınırın aşılması söz konusudur. Bu durumda; saldırı anında başlayan savunma hareketinin saldırı defedildikten veya durdurulduktan sonra da devam etmesi veya aşırı ölçüde olması hâlinde de sınırın aşılması kavramından söz edilecektir. Hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kasten aşılması, taksirle aşılması ve heyecanla (mücbir sebeple) aşılması olarak üç şekilde gerçekleşebilir. Sınırın kasten aşılması hâli TCK'da açıkça düzenlenmemiştir. Çünkü bu durumda failin kasten işlediği suçun cezasıyla cezalandırılması gerekecektir. Sınırın taksirle aşılması hâlinde, gerçekleşen neticenin Kanun'da taksirle işlenen bir suç olarak düzenlenmiş olması (tipiklik) ve failin taksir derecesinde bir kusuru olması (kusurluluk) şartıyla taksirle sorumluluk gündeme gelecektir. Bu durum TCK'nın 27/1. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Sınırın heyecan (mücbir sebep) nedeniyle aşılması hâli ise; Alman, Avusturya ve İsviçre Ceza Kanunları'nda failin cezalandırılamayacağı şeklinde hüküm altına alınmış iken TCK Tasarısı'nın 30/2. maddesinde; "sınırın aşılması, mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez." şeklinde iken kabul edilen TCK'nın 27/2. maddesinde "Meşru savunmada sınırın aşılması, mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez." biçiminde yer almış ve bu hâl yalnızca meşru savunma ile sınırlandırılmıştır (Demirbaş, s.360-362). TCK'nın 27/1. maddesinin uygulanabilmesi için ilk koşul, bir hukuka uygunluk sebebinin bulunmasıdır. Bunun dışındaki diğer şart ise sınırın aşılmasının amaçta değil, araçta meydana gelmesidir. En son koşul ise sınırın aşılması sonucu gerçekleşen neticenin Kanun'da taksirle işlenebilen bir suç olarak düzenlenmiş olmasıdır. Bu doğrultuda hakkını kullanan kimsenin bir kişinin ölümüne sebebiyet vermesi hâlinde, başkasının yaşam hakkına gereğinden fazla ve aşırı güç kullanarak zarar vermesi nedeniyle sınırı taksirle aştığı değerlendirilecek olursa, bu hâlde fail hakkında TCK'nın 81. maddesi uyarınca kasten öldürmeden değil, TCK'nın 27/1. maddesi uyarınca taksirle öldürmenin düzenlendiği TCK'nın 85. maddesinden ceza verilecek ve cezada indirim yapılacaktır (Dönmezer / Erman, s.381-382). Sınırın taksirle aşılması hâlinde; fail genellikle konuda, aracın seçiminde veya aracın kullanımında sınırı aşmaktadır. Netice olarak hukuka uygunluk sebeplerinde koşulların yoğunluğu veya savunma hareketinin ölçüsünde aşma varsa sınırın aşılmasından, hukuka uygunluk sebebinin şartlarının o anda bulunup bulunmadığı yönünden yani zamanında aşma varsa bu kez de hatadan söz etmek gerekecektir (Özbek/Doğan/Bacaksız/Tepe, s.347-348). Kendisine "Dur!" ihtarında bulunulan şüphelinin bu ihtara aldırmaması hâlinde emniyet görevlilerinin belli şartların gerçekleşmesi kaydıyla silah kullanmasına mevzuatımızda izin verilmiştir. Kaçan şüpheliyi yakalamaya matuf bu silah kullanma yetkisi, hukuki bir yetkidir ve dolayısıyla bu amaca matuf silah kullanılması hâlinde kanunun hükmü icra edilmekte ve hukuka uygun davranılmaktadır. Silahın şüpheli kişiyi yakalama amacını aşan bir tarzda kullanılması hâlinde, bu hukuka uygunluk sebebinin sınırı aşılmış olmaktadır. Bu gibi durumlarda silah kullanma yetkisini haiz olan kişinin kastını araştırmak gerekir. Şayet kişi bu sınırı kasten aşmışsa meydana gelen neticeden kastına göre sorumlu tutulacaktır. Burada doğrudan kast olabileceği gibi olası kast da olabilir. Somut olayın özelliklerine göre olası kastın mevcut olup olmadığını iyi tetkik etmek gerekir (Özgenç, s.428). 3. Sanığın Hukuki Durumunun Belirlenmesine Dair Özel Mevzuat Son olarak, sanığın hem mahalle muhtarı hem de kooperatif başkanı olması karşısında; hukuka uygunluk nedenlerinin sanığın eylemiyle ilişkisinin ortaya çıkartılması bakımından, mahalle muhtarları ile kooperatif başkanlarının görev ve yetkilerine dair mevzuata da kısaca değinmekte fayda bulunmaktadır. 442 sayılı Köy Kanunu'nun 1. maddesi; "Nüfusu iki binden aşağı yurtlara (köy) ve nüfusu iki bin ile yirmi bin arasında olanlara (kasaba) ve yirmi binden çok nüfusu olanlara (şehir) denir. Nüfusu iki binden aşağı olsa dahi belediye teşkilatı mevcut olan nahiye, kaza ve vilayet merkezleri kasaba itibar olunur. Ve Belediye Kanununa tabidir.", 36. maddesi ise; "Muhtarın göreceği Devlet işleri şunlardır: ...2 - Köyün sınırı içinde dirlik ve düzenliği korumak (asayişi korumak); ...6 - Köye gelip gidenlerin niçin gelip gitmekte olduklarını anlamak ve bunlar içinde şüpheli adamlar veyahut ecnebiler görülürse hemen yakın karakola haber vermek; ...11 - Köylünün ırzına ve canına ve malına el uzatan ve Hükümet kanunlarını dinlemiyen kimseleri köy korucuları ve gönüllü korucularla yakalattırarak Hükümete göndermek;..." 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu'nun "Kapsam" başlıklı 2. maddesi; "Bu Kanun, büyükşehir belediyesiyle büyükşehir sınırları içindeki belediyeleri kapsar.", "Diğer Hükümler" başlıklı 28. maddesi; "Belediye Kanunu ve diğer ilgili Kanunların bu kanuna aykırı olmayan hükümleri ilgisine göre büyükşehir ve ilçe belediyeleri hakkında da uygulanır.", Geçici 2. maddesi ise; "Büyükşehir belediye sınırlarına alınan belediyelerin organları büyükşehir belediyesi ilçe veya ilk kademe belediyesi organları; köy muhtar ve ihtiyar heyeti ise mahalle muhtar ve ihtiyar heyeti olarak ilk mahalli idareler genel seçimine kadar görevlerine devam ederler." 4541 sayılı Şehir ve Kasabalarda Mahalle Muhtar ve İhtiyar Heyetleri Teşkiline Dair Kanun'un 3. maddesi; "Mahalle muhtar ve ihtiyar heyetinin göreceği işler şunlardır: ...13 - Mahalleye girdiğini haber aldığı hüviyeti meçhul ve şüpheli şahıslar hakkında zabıtaya haber vermek; ..17 - Cumhurbaşkanınca, halkın ihtiyaçlarını karşılamak ve amme hizmetlerini kolaylaştırmak üzere karar altına, alınacak işlerden o mahalleye taallük eden kısımları tatbik etmek..." 22. maddesi ise; "...Mahalle muhtar ve ihtiyar heyetlerine, vazifelerini ifa hususunda, mahalle bekçileri yardım etmekle mükelleftirler." Hükümlerini içermektedir. Buna göre; köy veya mahalle muhtarlarının, mahallin mülki amiri olarak görev yaptıkları sınırlar içinde can ve mal güvenliğinin sağlanması amacıyla şüphelileri kolluğa bildirme ve köy korucusu veya mahalle bekçisi eliyle yakalatarak kolluğa teslim etme görev ve yetkileri bulunmakta olup özel olarak zor veya silah kullanma yetkisi bulunmamaktadır. 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'nun "Tarif" başlıklı 1.maddesi de; "Tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek veya geçimlerine ait ihtiyaçlarını işgücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli ortaklıklara kooperatif denir" şeklindedir. Kanun'da yazılı tanıma göre; kooperatiflerin, ortaklarının ekonomik menfaatlerini ve meslek veya geçimlerine dair ihtiyaçlarını sağlamak ve korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan tüzel kişiliği haiz kişi toplulukları oldukları tartışmasızdır. 1163 sayılı Kanun'un "Kooperatif Organları" başlıklı beşinci bölümünün "B) Yönetim kurulu: I – Ödevi ve üye sayısı:" başlıklı 55. maddesi; "Yönetim Kurulu, kanun ve anasözleşme hükümleri içinde kooperatifin faaliyetini yöneten ve onu temsil eden icra organıdır. Yönetim Kurulu en az üç üyeden kurulur. Bunların ve yedeklerinin kooperatif ortağı olmaları şarttır...", "5. Üyelerin titizlik derecesi ve sorumlulukları:" başlıklı 62. maddesi ise; "Yönetim Kurulu, kooperatif işlerinin yönetim için gereken titizliği gösterir ve kooperatifin başarısı ve gelişmesi yolunda bütün gayretini sarf eder. (Değişik ikinci fıkra:21/10/2021-7339/7 md.) Yönetim kurulu; kendi tutanakları, genel kurul tutanakları, ortak listeleri, gelir-gider hesapları ve yıllık bilançonun usulüne uygun olarak hazırlanması ve saklanmasından, tetkik olunmak üzere denetçilere verilmesinden sorumludur. Ayrıca görevi sona eren yönetim kurulu üyeleri tarafından sorumlulukları altında bulunan para, mal, defter, belge ve diğer kooperatif varlıklarının seçimlerin yapıldığı genel kurul toplantı tarihinden itibaren üç iş günü içinde tutanakla yeni seçilenlere teslimi zorunludur. Yönetim Kurulu üyeleri ve kooperatif memurları, kendi kusurlarından ileri gelen zararlardan sorumludurlar. Bunların suç teşkil eden fiil ve hareketlerinden ve özellikle kooperatifin para ve malları bilanço, tutanak, rapor ve başka evrak, defter ve belgeleri üzerinde işledikleri suçlardan dolayı kamu görevlisi biçiminde gibi cezalandırılır." Biçiminde düzenlenmiştir. Buna göre; kooperatif başkanı dâhil olmak üzere kooperatifin tüm yönetim kurulu üyelerinin kooperatif üyesi olması zorunlu olmakla birlikte; en başta üyelerinin ekonomik menfaatlerini, mesleki veya geçimlerine dair ihtiyaçlarını sağlayıp korumak amacıyla kooperatifin faaliyetlerini titizlikle icra etmek, kooperatifin başarısı ve gelişmesi yolunda bütün gayreti sarf etmek gibi görev ve yetkilerinin yanı sıra; sorumlulukları altında bulunan kooperatifin para, mal, defter, belge veya diğer kooperatif varlıklarını tutanakla yeni seçilen yönetime teslim etmek zorunda oldukları, hatta bu sorumlulukları nedeniyle görevleri sona erse dahi, kamu görevlisi gibi cezalandırılmak gibi külfetlerinin bulunduğu da hüküm altına alınmıştır. Bu nedenle, kooperatif başkanı ve yönetim kurulu üyelerinin kooperatifin para ve malları gibi malvarlığı değerleri üzerinde hukuken ve fiilen zilyetlik hakkına sahip oldukları tartışmasızdır. B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme Maktul'ün, tanık İbrahim ve bir arkadaşı ile birlikte 29.04.2014 tarihinde gece saat 03.45 civarında, üçüncü bir kişiden çaldıkları Kartal marka araçla, daha önceden de pek çok kez hırsızlık olayının yaşanan Bursa ili Yıldırım ilçesine 18 km uzaklıktaki Hamamlıkızık Mahallesi (köyüne) gittikleri, mahalle sakinlerinin mensubu olduğu kooperatif marketinin kilidini demir makasıyla kırıp kepengini açtıktan sonra içeriye girdikleri, marketin alarmının çalmasıyla birlikte bunu duyan kooperatif başkan yardımcısı tanık ...'ın hırsızların kooperatif mallarını çuvallarla arabaya yüklediklerini görerek hemen kooperatif başkanı ve aynı zamanda köy muhtarı olan sanığa haber verdiği ve marketin yakınındaki evinden eline bir sopa alarak sokağa çıktığı, market çalışanı tanık...'nın da alarmı duyması üzerine sanığı telefonla arayarak markete doğru yola çıktığı, hırsızlık olayını öğrenen sanığın ruhsatlı tabancasını alarak evinden çıkıp markete doğru hareket ettiği; maktul ve arkadaşlarının marketten çaldıkları muhtelif mallar ve bir miktar para ile geldikleri araca binerek olay yerinden kaçmaya başladıkları sırada, tanık ...'ın marketin önünde yaya olarak aracın önüne geçtiği, maktulün aracı üzerine sürmesi karşısında kenara çekilen tanık ...'ın, elindeki sopayı ön cama fırlattığı, camın kırılmasına rağmen, maktulün yoluna devam ettiği ve ilk kavşakta kendisini durdurmak isteyen sanığın aracının sağ çaprazına çarparak yoluna devam ettiği, sanığın durdurmayı başaramadığı hırsızları yakalamak amacıyla şoför mahallinden tabancası ile birlikte inip aracın arkasından koşarken arka tekerine doğru bir el ateş etmesi neticesinde sürücü koltuğunda bulunan maktulun sırtından isabet alıp yaralanması nedeniyle aracın kontrolü kaybederek yolun sağ tarafındaki tel örgülere sürterek refüjde sıkışıp durduğu, maktulün tanık İbrahim'e; "Kaçın, kendinizi kurtarın!" diyerek hemen araçtan indiği ve kimliği tespit edilemeyen diğer şüpheli ile boş araziye doğru koşarak uzaklaştıkları, ancak aracın içinde sıkışan tanık İbrahim'in köylüler tarafından yakalanarak görevlilere teslim edildiği, maktulün cesedinin ertesi gün akşam saatlerinde olay yerine yakın boş arazide bulunduğu, yapılan incelemeler sonucunda sanığın silahından çıkan merminin Kartal marka aracın arka bagaj camının sol alt köşesinden girerek önce arka koltuğun başlığını, sonra da şoför koltuğunu delip, maktulün sırtından, sol kürek kemiği alt kısmından girerek ön göğüs duvarında kaldığı ve maktulün sanığın tabancasından çıkan ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı akciğer harabiyeti ve iç kanama sonucu hayatını kaybettiğinin belirlendiği olayda; Sanığın Hamalıkızık mahallesi (köyü) muhtarı ve aynı zamanda kooperatif başkanı olarak, kooperatifin marketinde bulunan mallar üzerinde malik sıfatı ile zilyetlik hakkının olduğu, bu hakka yönelik hırsızlık veya koşulları oluştuğunda yağma suçunun işlenmesi halinde; TMK'nın 981/1. maddesi gereğince zilyetin, her türlü gasp veya saldırıyı kuvvet kullanarak defetmek yetkisini haiz olduğu, mülkiyet hakkına yönelik olan ve konusu suç teşkil eden bu eylemde meşru savunmanın saldırıya ilişkin koşullarının gerçekleşmiş bulunduğu anlaşılmaktadır. Olayda çözümlenmesi gereken husus, meşru savunmada saldırı hâlinin gerçekleştiği durumda, savunmanın saldırı ile orantılı olup olmadığının, yani saldırıyı defedecek ölçüde kuvvet kullanılıp kullanılmadığı ve savunmada sınırın kasten aşılıp aşılmadığıdır. Kast kişinin iç dünyası ile ilgili olup, olay öncesi, sırası ve sonrasındaki dışa yansıyan davranışlarla tespit edilebilecektir. Somut olayda maktul tarafından kullanılan aracın seyir hâlinde kaçmakta iken kendisini engellemek isteyen sanığın aracına vurarak hareketine devam etmesi, sanığın eğimli ve kaygan zeminli yolda gece vakti içinde kaç kişi olduğunu bilmediği aracın arkasından yaklaşık kırk metre mesafe uzaktan tabancasıyla sadece bir el ateş etmiş olması, silah kullanma konusunda uzmanlığı olmayan sanığın atış mesafesi bakımından mermiyi maktule isabet ettirmesi ihtimalinin çok düşük olduğunun bilirkişi raporu ile de tespit edilmesi, sanığın araçtan inerek kaçmaya başlayan maktulün arkasından imkanı varken ateşine devam etmemesi, öte yandan aracın içinde sıkışarak yakalanan diğer şüpheliye yönelik de herhangi bir saldırıda bulunulmaksızın onu da kolluk görevlilerine teslim etmesi hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın öldürme yönünden doğrudan veya olası kast ile hareket etmediği kabul edilmelidir. Sanığın köy muhtarı ve aynı zamanda kooperatif başkanı olması nedeniyle köyünde huzur ve güveni sağlamak ve kooperatifin mal varlığına yönelik haksız saldırıyı defetmek hakkının bulunduğu ancak haksız saldırıya ilişkin koşullar gerçekleşmiş olmasına rağmen mal varlığı hakkına yönelik bir saldırı söz konusu olduğundan, bu saldırının aynı zamanda kişinin hayatını tehlikeye sokan bir durum arz etmediği hâllerde saldırıya uğrayan ve savunulan yararlar bakımından yani konu bakımından denge bulunmadığı ileri sürülebilir ise de; her olayda uygulanacak kesin ölçütlerin konulma imkânı bulunmaması ve sonucun somut olayın koşullarına göre belirlenmesi gerekliliği karşısında; mal varlığına yönelik saldırının savuşturulmasında silah kullanılması savunmada orantılılık ilkesini ihlal edecektir. Meşru savunmada sınırın aşılmasının kasten mi yoksa taksirle mi gerçekleştiği ise ayrıca değerlendirmelidir. Somut olayda; fiilin işleniş şekli ile gerçekleştiği yer ve zaman dikkate alındığında, meşru savunmadaki sınır aşımının "kişinin içinde bulunduğu korku, heyecan ve telaştan" meydana geldiğinin kabul edilemeyeceği; bu nedenle TCK'nın 27/2. maddesinin uygulama koşullarının oluşmadığı, meşru savunmada sınırın taksirle aşılıp aşılmadığı yönünden yapılan değerlendirmede ise; sanığın yağmalanan mallarla birlikte kaçmakta olan aracı durdurmak için yaklaşık 40 metre mesafeden aracın arka tekerine doğru ateş ettiği, ancak meydana gelen beceri hatası olarak da nitelenen sapma nedeniyle merminin maktulün sırtına isabet ederek ölümüne sebebiyet verdiği, bu şekilde sınırın taksirle aşılması söz konusu olduğundan, sanığın meydana gelen ölüm neticesinden TCK'nın 27/1. maddesi yollamasıyla aynı Kanun'un 85/1. maddesi gereğince taksirle öldürme suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi gerektiği kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yerel Mahkemece verilen direnme kararının gerekçesinin isabetli olmadığına; direnme kararına konu hükmün, sanığın, eyleminde hukuka uygunluk nedeninde sınırın aşıldığı kabul edilerek TCK'nın 27/1. maddesi uyarınca aynı Kanun'un 85/1. maddesinde düzenlenen taksirle öldürme suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi gerekirken beraatine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "...Suç tarihinde köy muhtarı olan sanık ...'ın olay gecesi saat 04.00 sularında evinde istirahat ettiği bir anda başkanlığını yaptığı Köy Kalkındırma Kooperatifinin alarmının çalması üzerine hırsızlık yapıldığı kanaati ile taşıma ruhsatlı silahını da yanına alarak aracı ile kooperatif binasına doğru gittiğinde maktülün ve yanındaki diğer iki hırsızın kooperatiften bir kısım eşyaları çalıp maktulün kullanımında olan Kartal marka araçla kaçarken yolda karşılaştığı, sanığın kullanmış olduğu araçla maktulün kullanımındaki Kartal marka aracı durdurmak isterken araçların tamponlarının birbirine sürttüğü ancak hırsızların aracının durmayarak yoluna devam ettiği sanık muhtarın aracını durdurarak kaçmakta olan aracın arkasından bir el Smith Wesson 9 milimetre çapındaki tabancasıyla ateş ettiği ve bu ateş neticesinde aracın şoför koltuğunda oturan maktul ...'nın sırt, sol tarafından aldığı ateşli mermi silah yarası sonucu hayatını kaybettiği sabittir. Dosya kapsamına göre olayın alarm çalması üzerine kooperatif çalışanı tanık ...'ın sanıktan önce kooperatifin binasına gelip sanıkların kaçtığı araçla ilk tanık ...'ın karşılaştığı ve aracın ön camına odun parçasıyla vurarak durdurmaya çalıştığı ancak aracın durmayıp kaçmaya devam ettiği daha sonra sanık muhtarın aracıyla karşılaşan hırsızların bu aracı geçtikten sonra da yine kooperatif çalışanı tanık...'nın aracıyla karşılaştıkları ancak o aracı da geçtikleri ve muhtar olan sanığın kaçan aracın arka tarafından ateş etmesi sonucu arka cam sol alt köşeden giren 1 adet mermi çekirdeğinin arka koltuk sol taraf ve ön şoför koltuğu sol üst tarafından girerek maktulün ölümüne sebebiyet verdiği anlaşılmaktadır. Yapılan yargılama sonucunda yerel mahkemece sanığın eyleminin Türk Ceza Kanun'un 25. maddesi kapsamında meşru müdafaa sınırları içerisinde işlendiği kabul edilerek CMK 223/2-d maddesi gereği beraat kararı verilmiş bu kararın temyizi üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesince sanığın eyleminin TCK'nin 81. maddesi kapsamındaki kasten adam öldürme suçunu oluşturduğu kabul edilerek beraat kararı bozulmuş, yerel mahkemece bozma kararına karşı direnilmesi üzerine dosya Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gelmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunda yapılan müzakereler sonucunda eylemin öncelikle TCK'nin 25. Maddesinde düzenlenen meşru müdafa kapsamında kalıp kalmadığı hususu Ceza Genel Kurulu tarafından oylanmış ve oy birliği ile sanığın TCK'nin 25. maddesi gereği meşru müdafaa hâlinde bulunmadığı karara bağlanmış akabinde yapılan 2. oylamada bu kez eylemin TCK'nin 27/1. maddesi gereği düzenlenen hukuka uygunluk durumlarında sınırın kast olmaksızın aşılıp aşılmadığı hususunda yapılan oylamada ise 19'a karşı 6 oyla sanığın hukuka uygunluk nedenlerinde sınırı kast olmaksızın taksirle aştığı kabul edilerek dosya da bulunan direnme kararı farklı gerekçelerle bozulmuştur. Gerekçesini biraz sonra açıklayacağımız üzere dosya kapsamına göre olay da hukuka uygunluk nedenleri bulunmadığı sanığın eyleminin olası kastla kasten adam öldürme suçunu oluşturduğu, bu yönüyle TCK'nin 87/4. maddesi gereği cezalandırılması gerektiği kanaati ile Ceza Genel Kurulumuzun çoğunluk görüşüne katılmıyorum. Şöyle ki; Kendi kabulümüzün gerekçelerini izah etmeden önce çoğunluk görüşüne niçin katılmadığımızı izah etmek için mevzuatla ilgili bazı tespitler yapılması gerekmektedir. Türk Ceza Kanun'un 27/1. maddesinin oluşabilmesi için öncelikle Türk Ceza Kanunu'nun 24, 25 veya 26. maddelerinde düzenlenen hukuka uygunluk nedenlerinden herhangi birinin dosyada mevcut olması gereklidir. Bu husus doktrinde Koca, Üzülmez, Hakeri, İçel, Bayraktar Keskin Kiziroğlu, Zafer, Kartal, Artuç, Gökcen gibi birçok ceza hukukçusu tarafından da TCK'nin 27/1. maddesinin var kabul edilebilmesi için öncelikle 'TCK'nin 24, 25 veya 26. maddesinde düzenlenen hukuka uygunluk nedenlerinden birinin dosyada mevcut olması gerekir.' şeklinde açıkça belirtilmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulumuzun ilk oylamada Türk Ceza Kanunu'nun 25. maddesindeki meşru müdafaa hâlinin bu dosyada bulunmadığını oy birliği ile kabul etmiş olması tarafımızca da doğru görülmüştür, zira TCK'nin 25. maddesinde düzenlenen meşru savunma hâlinin varlığı için mala veya cana yönelen haksız ve ağır bir saldırının hâlen mevcut olması şarttır, hâlen mevcut bir saldırı durumu dosya kapsamına göre söz konusu değildir, maktul ve arkadaşları iş yerinden çaldıkları sigaraları Kartal marka aracın içerisine koyarak kaçmak isterken sanığın bulunduğu araçla karşılaşmışlar, araçların birbirlerine tamponları dokunmak suretiyle çarptıktan sonra maktulün kullandığı araç durmaksızın yoluna devam etmiş kaçmakta olan bu aracın arkasından sanık olan muhtar kendi aracını durdurup dışarı çıkarak ruhsatlı bulunan silahıyla bir el ateş edip şoförlük yapan maktulün sırt tarafından giren mermiyle ölümüne sebebiyet vermiştir, bu hâliyle sanığa karşı mevcut ve hâlen devam etmekte olan bir saldırı veya böyle bir saldırının tekrar etme durumu objektif olarak dosyada söz konusu olmadığı gibi saldırı ile savunma arasında orantılık dahi bulunmamaktadır. Bu husus Ceza Genel Kurulumuz tarafından da oy birliği ile meşru müdafaa hâli yoktur şeklinde birinci oylamayla karara bağlanmıştır. Türk Ceza Kanunu'nun 27/1. maddesinin uygulanabilmesi için hukuka uygunluk nedenlerinden diğerleri olan TCK'nin 24, 26. maddelerinde düzenlenen hâllerin olayımızda olup olmadığı irdelendiğinde 24. maddesinde düzenlenen kanunun hükmünü yerine getiren, kimse kimseye ceza verilmez ibaresinin burada köy muhtarı olan sanık hakkında uygulanıp uygulanamayacağı tarafımızdan değerlendirilmiştir. Bu hususta hem Köy Kanunu'muzun 36. maddesinde ve hem de Çiftçi Malları Koruma Kanununda hükümler bulunmaktadır. 4081 sayılı Çiftçi Malları Koruma Kanunu'nun 1. maddesinde korunacak Çiftçi Malları sayılırken 2. bentte ziraat'te kullanılan veya ziraatle alakalı olan her nevi menkul ve gayrimenkul malların korunacak mallardan sayıldığı belirtilmiş olup yine bu kanuna göre Çiftçi Malları Koruma Meclisi kendi içerisinde gizli oyla bir Başkan seçeceği belirtilmiştir. Çiftçi Malları Koruma Kanunu 33. maddesinde bekçilerin köy kanunu 77. maddesinde yazılı hâllerde silah kullanmaya yetkili oldukları düzenlenmektedir Bunun dışında bu kanunda silah kullanma yetkileri ile ilgili herhangi bir düzenleme olmadığı gibi muhtarlar hakkında da böyle bir yetki öngörülmemiştir. Köy Kanun'u 77. maddesine bakıldığında da korucuların hangi hâllerde silah kullanabileceği hususunun düzenlendiği Burada da 5 bent hâlinde yapılan tespitten sonra yukarıda sayılan ahvalin dışında köy korucusu silahını kullandığından dolayı ceza görür, korucu silah kullanmaya mecbur olduğu zaman bile mümkün mertebe öldürmeksizin yaralayarak tutmaya dikkat eder şeklinde düzenleme yapılmıştır. Yukarıda açıklandığı üzere ne Köy Kanun'un da ne de Çiftçi Malları Koruma Kanununda köy muhtarına herhangi bir şekilde silah kullanma yetkisi verilmemektedir. Sanığın eylemi TCK'nin 24. maddesinde düzenlenen kanunun emrini icra şeklinde dahi kabul edilemez. (Dosya da bu maddeyi uygulama yeri bulunmamaktadır.) Böylelikle tüm dosya kapsamına bakıldığında sanığın eyleminin yasada belirtilen hiçbir hukuka uygunluk nedeni kapsamında bulunmaması nedeniyle yasal koşulları taşımadığından ne TCK'nin 24, 25, 26. maddeleri ve ne de TCK'nin 27/1. maddesi kapsamında kalmadığı kanaatindeyiz. Kanaatimize göre sanık hırsızlık yapıp kaçtıkları sabit olan maktul ve arkadaşlarına dosyada yapılan keşifte hazır bulunan ve dosyaya rapor sunan bilirkişinin raporuna göre karanlık havada ancak bulunduğu yer itibarıyla sokak lambaları yandığı için aracın görülebildiği ancak içindekilerin görülemediği vaziyetteki araca arkadan bir el ateş etmiş ve karanlık havada aracın sol arka camından giren mermi sonucu şoför mahallindeki maktul ölmüştür kanaatimize göre sanık öldürme kastıyla değil ancak etkili mesafeden etkili bir silahla araçta bulunanların ölebileceğini öngördüğü hâlde maktule doğru ateş etmiş ve öldürme ihtimalini öngördüğü ancak olursa olsun dediği araçtakilerden birinin ölebileceği şeklindeki sonuç bu olayda gerçekleşmiş maktul hayatını kaybetmiştir. Böylelikle sanığın eyleme TCK'nin 87/4. maddesinde düzenlenen olası kastı adam öldürme suçuna sebebiyet vermiş olup yapılan hırsızlık eylemi nedeniyle sanık muhtarın haksız tahrik altında kalarak işlemiş olduğu bu suçtan cezalandırılması gerektiği kanaatiyle Ceza Genel Kurulumuzun çoğunluk görüşüne muhalifim." görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ..., Ceza Genel Kurulu Üyesi ...'nin olayın oluşuna, eylemin kabulüne ve ilgili mevzuata dair karşı oy gerekçesiyle aynı yönde başladığı şerhinde; "...Sanığın eylemi, TCK'nin 81, 21/2. maddesinde düzenlenen olası kastı adam öldürme suçuna sebebiyet vermiş olup yapılan hırsızlık eylemi nedeniyle sanık muhtarın haksız tahrik altında kalarak işlemiş olduğu bu suçtan cezalandırılması gerektiği kanaatiyle Ceza Genel Kurulumuzun çoğunluk görüşüne muhalifim..." görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan diğer dört Ceza Genel Kurulu Üyesi ise; sanığın eyleminde ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran nedenlerin şartlarının bulunmadığı gerekçesiyle karşı oy kullanmışlardır. V. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yerel Mahkemece sanığın eyleminin meşru savunma kapsamında kaldığına dair direnme gerekçesinin İSABETLİ OLMADIĞINA, 2- Bursa 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 23.10.2018 tarihli ve 310-390 sayılı direnme kararına konu hükmünün; sanığın, eyleminde hukuka uygunluk nedeninde sınırın aşıldığı kabul edilerek TCK'nın 27/1. maddesi uyarınca aynı Kanun'un 85/1. maddesinde düzenlenen taksirle öldürme suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi gerekirken beraatine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 3- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 20.09.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.