Başvuru, Anayasa Mahkemesinin mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin kararı üzerine yapılan yeniden yargılamada ihlal kararına uygun karar verilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının, istinaf incelemesinin duruşmasız olarak yapılması, istinaf mahkemesi kararının kesin olarak verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
Başvuru; Anayasa Mahkemesinin mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin kararı üzerine yapılan yeniden yargılamada ihlal kararına uygun karar verilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının, istinaf incelemesinin duruşmasız olarak yapılması, istinaf mahkemesi kararının kesin olarak verilmesi ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 27/7/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Anayasa Mahkemesinin Sedat Haspolat (B. No: 2014/12849, 20/7/2017) kararına göre ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Olayın Arka Planı Başvurucu 1946 doğumlu olup İstanbul'da ikamet etmektedir. Başvurucu, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı kurumlarda öğretmen olarak görev yapmıştır. Başvurucu aynı zamanda öğretmenlik görevinden arta kalan zamanlarında serbest avukatlık faaliyetinde bulunmuştur. Başvurucu, Emekli Sandığı yanında 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun maddesinde düzenlenen topluluk sigortasına tabi olmuş ve 1/1/1980 ile 29/5/2001 tarihleri arasında avukatlık hizmetlerinden dolayı topluluk sigortasına toplam 608 iş günü karşılığı prim ödemiştir. Başvurucu, öğretmenlikten 15/9/1994 tarihinde emekli olmuş ve bu tarihten itibaren Emekli Sandığı tarafından başvurucuya emeklilik aylığı bağlanmıştır. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından başvurucuya 506 sayılı Kanun’un maddesi uyarınca 1/8/2002 tarihinden itibaren topluluk sigortası kapsamında yaşlılık aylığı ödenmeye başlanmıştır. Emekli Sandığı ile yapılan yazışmalar sonucunda başvurucunun 1/1/1967-1/7/1967 ve 1/1/1970-15/9/1994 tarihleri arasında Emekli Sandığına tabi hizmetlerinin olduğu, 15/9/1994 tarihinden itibaren de Emekli Sandığı tarafından kendisine emeklilik aylığı bağlandığı anlaşılmıştır. SGK İstanbul İl Müdürlüğünün (İl Müdürlüğü) 31/3/2008 tarihli işlemiyle 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun maddesine atıfta bulunularak başvurucunun aynı zamanda Emekli Sandığından da yararlandığı gerekçesiyle topluluk sigortası kapsamındaki yaşlılık aylığı ödemeleri durdurulmuştur. Aynı işlemde 1/8/2002 ile 21/4/2008 tarihleri arasında ödenen toplam 096,12 TL'lik yaşlılık aylığının 1/1/1980 ile 29/5/2001 tarihleri arasında ödenen primler mahsup edildikten sonra kalan kısmının tahsilinin sağlanması için gereken işlemlerin yapılması istenmiştir. İl Müdürlüğünün 31/3/2008 tarihli başka bir yazısıyla başvurucudan -096,12 TL borcu ödemek üzere- en kısa zamanda İl Müdürlüğüne müracaatı istenmiştir.B. Yaşlılık Aylığının Kesilmesi ile Geçmişe Yönelik Borç Çıkarılmasına İlişkin İşleme Karşı Açılan Davalar Yaşlılık aylığının kesilmesi ve geçmişe yönelik olarak 096,12 TL borç çıkarılmasına ilişkin 31/3/2008 tarihli işlemin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle başvurucu tarafından İstanbul İdare Mahkemesinde iptal davası açılmıştır. Anılan Mahkemenin 14/7/2008 tarihli kararıyla davanın görev yönünden reddine karar verilmiştir. Bu karara karşı yapılan temyiz istemi, Danıştay Onbirinci Dairesinin 22/4/2009 tarihli kararıyla reddedilerek karar onanmıştır. Başvurucu 12/8/2008 tarihinde aynı işleme karşı İstanbul İş Mahkemesinde de dava açmıştır. Başvurucu, dava dilekçesinde emekli aylıklarının ödenen primlerin neması niteliğinde olduğunu ve kesilemeyeceğini ileri sürülmüştür. Anılan Mahkemece 16/12/2009 tarihinde dava reddedilmiştir. Kararda, 1136 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca Emekli Sandığına tabi olarak çalışıldığı sürelerde yatırılan topluluk sigortası primlerinin geçerli olmadığı ve ayrıca Emekli Sandığına tabi olarak emekli olunduktan sonra topluluk sigortasına tabi olunmasının mümkün olmadığı gerekçelerine dayanılmıştır. Değinilen karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin (Daire) 13/5/2010 tarihli kararıyla onanmıştır. Başvurucu Aleyhine Başlatılan İcra Takibi ve Açılan İtiraz İptali Davası İl Müdürlüğü tarafından 1/6/2009 tarihinde Şişli İcra Müdürlüğünde başvurucu aleyhine 096,12 TL anapara, 060,85 TL de faiz olmak üzere toplam 157,01 TL'nin tahsili amacıyla icra takibi başlatılmıştır. Başvurucunun itirazıyla takibin durması üzerine İl Müdürlüğü 29/7/2009 tarihinde İstanbul İş Mahkemesinde (İş Mahkemesi) itirazın iptali davası açmıştır. Başvurucu, karşı dava açarak emeklilik için ödediği primlerin en yüksek banka mevduat faizi uygulanmak suretiyle iadesi isteminde bulunmuştur. İş Mahkemesince bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. Bilirkişi raporuna, yaşlılık aylığının kesilmesine ve geçmişe yönelik borç çıkarılmasına ilişkin işleme karşı açılan davada davanın reddine ilişkin olarak İş Mahkemesince verilen kararın Dairenin 13/5/2010 tarihli kararıyla onanarak kesinleştiği işlenmiştir. Raporda ayrıca 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun ve devamı maddelerinin olayda uygulanacağının Yargıtay tarafından da kabul edildiği ve bu nedenle somut olaya ilişkin değerlendirmenin bu mevzuata göre yapılması gerektiği ifade edilmiştir. Raporda, başvurucunun çifte sigortalılık durumunu bilmesi nedeniyle anılan maddenin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca geriye yönelik on yıllık ödemelerin tahsilinin mümkün olduğu ve dolayısıyla 6/11/1998 tarihinden sonra yapılan tüm ödemelerin iadesinin istenebileceği görüşü açıklanmıştır. Bilirkişi raporunda, idarenin 6/11/2008 tarihli yazıyla durumdan haberdar olduğu kabul edilerek 1/6/2009 tarihinde başlatılan icra takibinin bir yıllık zamanaşımı süresi içinde olduğu savunulmuştur. Raporda son olarak başvurucu tarafından yatırılan primler 28,04 TL, bunlara işleyen faiz ise 144,75 TL olarak hesaplanmıştır. İş Mahkemesince 22/5/2013 tarihli kararla İl Müdürlüğü tarafından açılan dava kabul edilerek itirazın iptaline ve takibin devamına karar verilmiş, başvurucunun karşı davası da kısmen kabul edilmiştir. Kararın gerekçesinde idari işleme karşı açılan davanın İstanbul İş Mahkemesinin 16/12/2009 tarihli kararıyla reddedildiği ve bu kararın Daire tarafından onanarak kesinleştiği belirtilmiştir. Gerekçede ayrıca idarenin 6/11/2008 tarihinde çifte sigortalılık durumundan haberdar olması üzerine bir yıl içinde takibat başlattığı ifade edilmiştir. Gerekçenin devamında 5510 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca geriye dönük on yıllık yersiz ödemelerin iadesi yoluna gidilmesinin mümkün olduğu açıklanmıştır. İş Mahkemesi kararında, başvurucu tarafından ödenen topluluk sigortası primlerinin Emekli Sandığı ile çakışan döneme isabet eden bölümünün iadesi gerektiği belirtilerek bilirkişi tarafından hesaplanan 28,04 TL anapara ve 144,75 TL faiz olmak üzere toplam 172,79 TL'nin başvurucuya ödenmesi gerektiği ifade edilmiştir. Başvurucu 22/8/2013 tarihli dilekçe ile bu kararı temyiz etmiştir. Temyiz dilekçesinde, işlemin tesis edildiği tarihte yürürlükte bulunun 506 sayılı Kanun'un maddesinin son fıkrası hükmünün uygulanması gerektiğini savunmuştur. Dilekçede başvurucu, anılan hüküm uyarınca yersiz ödenen yaşlılık aylıklarının iadesinin istenmesinin mümkün olmadığını ifade etmiş; davacı idarenin bu hüküm yerine işlemin tesis edildiği tarihten sonra 1/10/2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun hükümlerini uyguladığını belirtmiştir. Temyiz dilekçesinde ayrıca 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra İflas Kanunu'nun maddesinin yedinci fıkrası gereğince icra takibinin alacağın öğrenilmesinden itibaren bir yıl içinde başlatılması gerekirken 1/6/2009 tarihinde başlatılmış olması nedeniyle hak düşürücü sürenin geçtiğini ileri sürmüştür. Başvurucu son olarak ödenen primlerin güncellenerek iadesi gerektiğini vurgulamıştır. Dairenin 26/5/2014 tarihli kararıyla karar onanmıştır. Anayasa Mahkemesine Yapılan Bireysel Başvuru Başvurucu 1/8/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Bireysel başvuru formunda; topluluk sigortası kapsamında ödenen yaşlılık aylığının kesilmesi ve önceden ödenenlerin de iadesi yolunda işlem tesis edilmesi, bu işlem üzerine topluluk sigortasına ödenen primlerin iadesi istemiyle açılan davada iadesine hükmedilen primlerin güncellenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddialar ileri sürmüştür. Başvuru dilekçesinde ayrıca 334 TL'ye ulaşan iade borcu nedeniyle taşınmazının ve aracının haczedildiğini belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi 20/7/2017 tarihinde başvuruyu karara bağlamıştır. Anılan kararda, başvurucunun yaşlılık aylığının geleceğe yönelik olarak iptal edilmesi şikâyeti zaman bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez bulunmuştur. Başvurucunun avukatlık faaliyeti kapsamında topluluk sigortasına ödediği 608 iş günü karşılığı primin güncellenmemesine yönelik şikâyetinin ise bu iddianın ilk kez temyiz aşamasında ileri sürülmesi sebebiyle başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Araç ve ev haczine yönelik şikâyet de temellendirilemediği gerekçesiyle kabul edilemez bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi son olarak, ödenen yaşlılık aylıklarının iadesi istemiyle ilgili şikâyeti incelemiştir. Anılan kararda yaşlılık aylıklarının başvurucuya ödenmekle mevcut mal varlığı hâline geldiği ve bunların iadesi yolunda işlem tesis edilmesinin mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiği sonucuna ulaşmış (Sedat Haspolat, §§ 64-65), müdahalenin mülkiyetin kullanılmasının düzenlenmesi şeklindeki üçüncü kural çerçevesinde incelenmesi gerektiğini değerlendirmiştir (Sedat Haspolat, §§ 66-70). Anayasa Mahkemesi bundan sonraki aşamada müdahalenin kanuni dayanağının bulunup bulunmadığını incelemiştir. Derece mahkemelerinin geçmiş dönemde yapılan ödemelerin iadesine ilişkin 31/3/2008 tarihli işlemin yasal dayanağı olarak 1/10/2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının (a) bendini gösterdiklerini gözeten Anayasa Mahkemesi, müdahalenin kanuni dayanağının bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır (Sedat Haspolat, §§ 74-78). Anayasa Mahkemesi, müdahalenin kanuni dayanağının bulunup bulunmadığı hususunda inceleme yapılırken Anayasa'nın maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesinin ve bu bağlamda kanunların geriye yürümezliği ilkesinin de gözönünde bulundurulması gerektiğine dikkat çekmiştir (Sedat Haspolat, § 75). Anayasa Mahkemesi kişilere yükümlülük yükleyen bir kanun hükmünün yürürlüğe girdiği tarihten önceki dönemde tesis edilen idari işlemlere uygulanmasının geriye yürüme mahiyeti taşıdığına vurgu yapmış, kanunların hukuk devletinin temel güvencelerinden biri olan geriye yürümezlik ilkesini zedeleyecek biçimde uygulanması suretiyle mülkiyet hakkına müdahalede bulunulmasının kanunilik güvencesinin ihlali sonucunu doğurabileceğine işaret etmiştir (Sedat Haspolat, § 77). İdari işlemin tesis edildiği tarihte 5510 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin yürürlükte olmadığını hatırlatan Anayasa Mahkemesi 1/10/2008 tarihinde yürürlüğe giren söz konusu hükmün 31/3/2008 tarihinde tesis edilen idari işlemin yasal dayanağını teşkil etmesinin mümkün olmadığını belirtmiş, idare veya derece mahkemelerince başkaca bir yasal dayanağın da gösterilmediğinin altını çizerek başvurucuya ödenen yaşlılık aylıklarının iadesinin istenmesi suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanuni dayanaktan yoksun olduğu sonucuna ulaşmıştır (Sedat Haspolat, § 78). Müdahalenin kanunilik unsurunu taşımadığını tespit eden Anayasa Mahkemesi, ölçülülük ilkesi yönünden ayrıca bir denetim yapmamıştır (Sedat Haspolat, § 80). E. İhlal Kararından Sonraki Süreç İhlal kararı sonrasında İş Mahkemesince yeniden yargılama yapılmıştır. İş Mahkemesi 6/12/2017 tarihli kararıyla başvurucunun itirazının iptali ve takibin devamı şeklindeki önceki hükmü onamıştır. Kararın gerekçesinde 506 sayılı Kanun'un maddesi metnine yer verildikten sonra 5510 sayılı Kanun'la anılan hükmün yürürlükten kaldırıldığı ve yersiz ödemelerin iadesi konusunun 5510 sayılı Kanun'un maddesinde düzenlendiği hatırlatılmıştır. Kararda Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15/6/2011 tarihli ve E.2011/21-362, K.2011/409 sayılı kararına atıfla kanunların geriye yürümesi konusunda mevzuatta genel bir düzenleme bulunmadığı, ilke olarak her kanunun yürürlüğe girdiği andan itibaren derhâl hukuksal sonuçlar doğurmaya başlayacağı, sosyal güvenlik hukukunun kamu düzenini ilgilendirmesi nedeniyle bu alandaki kanunların yürürlüğe girdiği andan itibaren derhâl hukuki sonuçlar doğuracağı belirtilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararına yollama yapan İş Mahkemesine göre 506 sayılı Kanun'un maddesi yersiz ödemelerin kayıtsız şartsız iadesini öngördüğü hâlde 5510 sayılı Kanun'un maddesi hak sahibinin iyi niyetli olması ile kötü niyetli olmasına göre ayrım yapmıştır. Dolayısıyla 5510 sayılı Kanun'un maddesi 506 sayılı Kanun'un maddesine nazaran lehe bir düzenleme niteliğindedir. Sosyal güvenlik hukukunun kamu düzenini ilgilendiren niteliği karşısında 5510 sayılı Kanun'un maddesi hükmünün devam etmekte olan uyuşmazlıklara da uygulanması gerekir. 5510 sayılı Kanun'un maddesi sebepsiz zenginleşme konusuna ilişkin özel bir düzenleme niteliğindedir, bu nedenle 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun maddesi hükmüne nazaran uygulama önceliği vardır. İş Mahkemesi, avukat olan başvurucunun topluluk sigortası primi ödediğini ve bunun çifte sigortalılık durumuna girebileceğini bilebilecek durumda olduğunu kabul etmiş ve 5510 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının (a) bendine göre geriye doğru on yıllık süre ile sınırlı olarak yersiz ödemeleri iade sorumluluğunun bulunduğunu ifade etmiştir. İş Mahkemesi ayrıca 5510 sayılı Kanun'un uygulanamayacağı kabul edilse dahi idari işlem tarihinde yürürlükte bulunan 506 sayılı Kanun'un maddesi kapsamında davalıdan yaşlılık aylıklarının iadesinin istenmesinin mümkün olduğunu belirtmiştir. Başvurucu bu karara karşı temyiz yoluna başvurmuştur. Temyiz dilekçesinde önceki aşamalarda ileri sürülen iddiaları tekrarlamakla birlikte Anayasa Mahkemesi kararının yok sayıldığını ifade etmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesi, kararın temyiz değil istinaf kanun yoluna tabi olduğu gerekçesiyle başvurunun İstanbul Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine 13/12/2018 tarihinde karar vermiştir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi (Bölge Adliye Mahkemesi) 25/12/2019 tarihli kararıyla istinaf istemini esastan kesin olarak reddetmiştir. Bununla birlikte Bölge Adliye Mahkemesi ilk derece mahkemesininkinden farklı bir gerekçeye yer vermiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararının ilgili kısmında özetle şunlar ifade edilmiştir:i. Değerlendirilmesi gereken öncelikli mesele mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanuni dayanağının bulunup bulunmadığıdır. Nitekim Anayasa Mahkemesi kararında da müdahalenin kanuni dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır.ii. Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanun'un maddesinin ikinci fıkrasında; yanlış ve yersiz ödendiği anlaşılan her türlü gelir, aylık ve sigorta yardımlarının maddenin son fıkrası saklı kalmak kaydıyla ilgililerin sonraki her çeşit istihkaklarından kesilmek suretiyle geri alınacağı, maddesinde ise yanlış ve yersiz olarak alınmış olduğu anlaşılan primlerin alındıkları tarihlerden on yıl geçmemiş ise hisseleri oranında işverenlere ve sigortalılara geri verileceği, primleri geri verilenlere hastalık, analık, malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarından yapılmakta olan yardımlar ile verilmekte olan ödenek ve aylıkların -ilgililer bu sebeple gerekli yardım tahsis ve ödeme şartlarını yitirmiş olurlarsa- durdurulacağı, şu kadar ki daha önce sağlanan yardımlara ait giderlerin ilgililerden geri alınmayacağı hükme bağlanmıştır.iii. 1136 sayılı Kanun'un maddesi gereğince topluluk sigortasından yararlanması ve ayrıca 506 sayılı Kanun kapsamında sigortalı olması yasal olarak mümkün bulunmayan davacının sigortalılığının ve yaşlılık aylığının iptaline yönelik kurum işlemi kanuna uygun bulunduğundan kurum tarafından davacıya yapılan yaşlılık aylığına ilişkin ödemelerin yasal dayanağı kalmamış, ödemeler yersiz ödeme niteliği kazanmıştır. Yersiz ödemelerin geri alınması ise 506 sayılı Kanun'un maddesinde düzenlenmiş olup başvurucudan geri ödenmesinin talep edilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. iv. Aynı Kanun'un maddesindeki "Şu kadar ki, daha önce sağlanan yardımlara ait giderler ilgililerden geri alınmaz." düzenlemesi ise yalnızca iyi niyetli sigortalıları kapsamaktadır. Buna göre sigortalı; sahte belgeler sunarak, sigortalı olamayacağını bilebilecek durumda olduğu hâlde kurumu yanıltmak veya gerçek durumunu gizleyerek buna ilişkin bilgi ve belgeleri saklamak suretiyle sigortalı niteliği kazanmış ve sigorta yardımlarından yararlanmışsa yersiz ödemelerin iadesi mümkündür. Anılan hüküm yersiz ödemenin kurumun hatalı işlem ve eylemlerinden kaynaklandığı, diğer bir deyişle yersiz ödemeye sigortalının neden olmadığı durumlarda uygulanabilir. Bu düzenlemenin 818 sayılı Kanun'daki karşılığı maddedir. Dolayısıyla iyi niyetli sigortalının iade yükümlülüğünün bulunmadığının kabulü gerekir.v. Avukatlık mesleğinin icra eden başvurucu 1136 sayılı Kanun'un maddesindeki düzenlemeyi ve çifte sigortalılığın hukuken mümkün bulunmadığını bilebilecek durumda olduğu gibi topluluk sigortasına girişte ve aylık talebi sırasında 5434 sayılı Kanun kapsamında sigortalı olduğuna ve yaşlılık aylığı aldığına dair bilgi vermediğinden başvurucunun iyi niyetli olarak kabulü mümkün değildir. Bir kimsenin kendi kusurundan yararlanması evrensel hukuk ilkelerine de aykırıdır. Bu nedenle de başvurucunun 506 sayılı Kanun'un maddesinin son cümlesinden ve 818 sayılı Kanun'un maddesinden yararlandırılması mümkün değildir. Hâl böyle olunca Anayasa Mahkemesi kararında belirtilen mülkiyet hakkına müdahalenin kanunilik unsurundaki yoksunluk, yargılamanın iadesi talebinin konusu kararın onanmasına dair ilk derece mahkemesi kararı ile giderilmiştir. Nihai karar 13/7/2020 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 27/7/2020 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 506 sayılı Kanun'un olay tarihinde yürürlükte bulunan maddesi şöyledir:"Yanlış ve yersiz olarak alınmış olduğu anlaşılan primler, alındıkları tarihlerden on yıl geçmemiş ise, hisseleri oranında işverenlere ve sigortalılara geri verilir.İşverenlere geri verilecek primler için Kurumca kanuni faiz de ödenir. Bu faiz, primin Kuruma yatırıldığı tarihi takibeden aybaşından iadenin yapıldığı ayın başına kadar geçen süre için hesaplanır.Primleri geri verilenlere, primleri iptal edilen çalışmaları dolayısiyle, Kurumca iş kazalariyle meslek hastalıkları sigortasından yapılmakta olan yardım ve ödemeler durdurulur. Hastalık, Analık, Malullük, Yaşlılık ve Ölüm Sigortalarından yapılmakta olan yardımlar ile verilmekte olan ödenek ve aylıklar ise, ilgililer bu sebeple gerekli yardım, tahsis ve ödeme şartlarını yitirmiş olurlarsa durdurulur. Şu kadar ki, daha önce sağlanan yardımlara ait giderler ilgililerden geri alınmaz." 506 sayılı Kanun'un olay tarihinde yürürlükte bulunan maddesinin ikinci fıkrası şöyledir:"Ancak, yanlış ve yersiz ödendiği anlaşılan her türlü gelir, aylık ve sigorta yardımları 84 üncü maddenin son fıkrası saklı kalmak kaydıyla, ilgililerin sonraki her çeşit istihkaklarından kesilmek suretiyle geri alınır. Kurumun genel hükümlere göre takip hakkı saklıdır." 1136 sayılı Kanun'un olay tarihinde yürürlükte bulunan maddesi şöyledir:"188 inci maddede yazılı olanlar dışında kalan avukatların 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 86 ncı maddesinde gösterilen 'Topluluk Sigortasına' girmeleri zorunludur. Ancak, bu zorunluluk (Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası) bakımından olup, (İş kazaları ve meslek hastalıkları), (Hastalık) ve (Analık) sigortalarına girmek avukatın isteğine bağlıdır.Topluluk Sigortasına tabi olan avukatlar hakkında bu kanundaki özel hükümlere aykırı olmamak kaydı ile, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ile 05/01/1961 gün ve 228 sayılı Kanun ve bu kanunların ek ve tadilleri hükümleri uygulanır." 1136 sayılı Kanun'un olay tarihinde yürürlükte bulunan maddesi şöyledir:"Emekliliğe tabi bir görevde çalışmakta olanlar, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamına girenler (Aynı kanunun 85 inci maddesindeki isteğe bağlı sigortadan faydalananlar dahil), geçici 2 nci maddedeki borçlanmak hakkından faydalananlar ile T. Emekli Sandığından emeklilik veya malullük aylığı almakta olan yahut 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa göre yaşlılık veya malullük sigortasından faydalanmış bulunanlar ve aynı kanunun geçici 20 nci maddesindeki şartlara uygun olarak faaliyette bulunan sandıklara tabi bulunan veya bu sandıklardan faydalanmış olanlar 186 ncı madde uyarınca topluluk sigortasına giremezler.Avukatın yukarıki fıkraya göre topluluk sigortasına girememesi, avukatlık meslekinin icrasına engel teşkil etmez." 5510 sayılı Kanun'un 1/10/2008 tarihinde yürürlüğe giren maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Kurumca işverenlere, sigortalılara, isteğe bağlı sigortalılara gelir veya aylık almakta olanlara ve bunların hak sahiplerine, genel sağlık sigortalılarına ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilere, fazla veya yersiz olarak yapıldığı tespit edilen bu Kanun kapsamındaki her türlü ödemeler;a) Kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğmuşsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla on yıllık sürede yapılan ödemeler, bu ödemelerin yapıldığı tarihlerden,...itibaren hesaplanacak olan kanunî faizi ile birlikte, ilgililerin Kurumdan alacağı varsa bu alacaklarından mahsup edilir, alacakları yoksa genel hükümlere göre geri alınır.".B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün maddesi kapsamındaki davalara genel olarak uygulanan ilkelerin ve özellikle anılan maddenin mülk edinme hakkını korumadığı biçimindeki ilkenin sosyal güvenlik ödemeleri ve sosyal yardımlar yönünden de geçerli olduğunu belirtmektedir. AİHM, bu hükmün Sözleşmeci devletlerin herhangi bir sosyal güvenlik planını uygulayıp uygulamayacağının ya da bu planlar çerçevesinde kişilere ne tür menfaatlerin sağlanacağının ve bunların miktarının ne kadar olacağının belirlenmesi hususundaki serbestisine sınırlama getirmediğini vurgulamaktadır. Ancak AİHM'e göre Sözleşmeci devletlerin -ister önceden kişilerin katkı yapma şartına bağlı olsun ister olmasın- sosyal yardım ödemesi yapılmasını öngören yasal bir düzenlemenin bulunması durumunda bu düzenlemenin ek 1 No.lu Protokol'ün maddesi kapsamına giren mülkiyete ilişkin bir menfaat doğurduğu kabul edilmelidir (Moskal/Polonya, B. No: 10373/05, 15/9/2009, § 38). AİHM, modern demokratik devletlerde birçok bireyin yaşamını sürdürebilmek için hayatlarının tamamında ya da bir bölümünde sosyal güvenlik ve sosyal yardım ödemelerine bağımlı olduğunu belirtmektedir. AİHM, birçok hukuk sisteminin bu bireylerin belli bir derecede belirlilik ve güvenliğe ihtiyaç duyduklarını kabul ederek onlara birtakım imkânlar sağladığını ve bu çerçevede -öngörülen bazı koşulların yerine getirilmesi şartıyla- bu bireylere çeşitli ödemeler yapılması yolunda düzenlemelere yer verdiğini hatırlatmaktadır. AİHM'e göre bireylerin iç hukuka göre sosyal yardım alma hakkının bulunduğu durumlarda bu ekonomik menfaatler ek 1 No.lu Protokol'ün maddesi kapsamına girer (Moskal/Polonya, § 39). AİHM'e göre bir ekonomik menfaatin sonradan ortadan kaldırılması, olayın somut koşulları çerçevesinde tek başına o ekonomik menfaatin en azından ortadan kaldırıldığı ana kadar ek 1 No.lu Protokol'ün maddesi kapsamında mülk olarak görülmesini engellemez. Öte yandan tartışma konusu ekonomik menfaate hak kazanmanın şarta bağlandığı durumlarda koşulun yerine getirilmemesi sonucu kaybedilen hakkın ek 1 No.lu Protokol'ün maddesi anlamında mülk olarak değerlendirilmesi mümkün değildir (Moskal/Polonya, § 40). AİHM, sosyal adaletin önemine dikkat çekmekle birlikte bunun kural olarak kamu otoritelerinin -ihmallerinden kaynaklananlar da dâhil olmak üzere- hatalı işlemlerini geri almasına engel teşkil etmeyeceğinin altını çizmektedir. AİHM'e göre aksi karara varılması, haksız zenginleşme yasağına aykırılık oluşturur. Bu durum aynı zamanda sosyal güvenlik sistemine katkı payı ödeyen ve özellikle katkı payı ödedikleri hâlde kanuni koşulları taşımamaları nedeniyle bundan yararlanamayan diğer bireylere haksızlık oluşturur. Son olarak bu, sınırlı kamu kaynaklarının kamu yararına uygun olmayan alanlara harcanması sonucunu doğurur (Moskal/Polonya, § 73).