Danıştay 10. Daire Başkanlığı 2024/292 E. , 2024/3085 K. "İçtihat Metni" T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No : 2024/292 Karar No : 2024/3085 TEMYİZ EDEN (DAVACI) : Kendi adlarına asaleten ...'e velayeten ... ve ... VEKİLİ : Av. ... KARŞI TARAF (DAVALI) : ... Bakanlığı / ANKARA VEKİLİ : Av. ... İSTEMİN_KONUSU : Davacılardan ...'ün 24/11/2000 tarihinde doğum için gittiği Gülhane Askeri Tıp Akademisi Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Kadın Doğum Servisinde bebeğin kilosunun fazla olmasına rağmen se
Danıştay 10. Daire Başkanlığı 2024/292 E. , 2024/3085 K. "İçtihat Metni" T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No : 2024/292 Karar No : 2024/3085 TEMYİZ EDEN (DAVACI) : Kendi adlarına asaleten ...'e velayeten ... ve ... VEKİLİ : Av. ... KARŞI TARAF (DAVALI) : ... Bakanlığı / ANKARA VEKİLİ : Av. ... İSTEMİN_KONUSU : Davacılardan ...'ün 24/11/2000 tarihinde doğum için gittiği Gülhane Askeri Tıp Akademisi Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Kadın Doğum Servisinde bebeğin kilosunun fazla olmasına rağmen sezaryen kararı alınmayarak normal yolla doğum yaptırıldığı, doğumu yaptıran personelin kusuru neticesinde bebeğin sağ kolunda hasar oluştuğu, 14 aylıkken İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde ameliyat kararı alınmasına rağmen sevk edilmeyip fizik tedavi uygulandığı, 20/02/2006 tarihinde sağlık kurulu raporu için başvurulduğunda hazırlanan raporda "sağ brakial pleksus paralizi" tanısıyla birlikte ilk defa "mental retardasyon" tanısının da konulduğu, "mental retardasyon" rahatsızlığının geç teşhis edilmesi nedeniyle tedavisinin de geciktiği, çocuğun idarenin ağır hizmet kusuru nedeniyle %82 çalışma gücü kaybına uğradığı iddialarıyla toplam 13.000,00 maddi, 7.000,00 manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılan dava sonucunda; daha önce davanın kısmen kabulü, kısmen reddi yolunda verilen kararın Danıştay (Kapatılan) Onbeşinci Dairesinin 29/11/2018 tarih ve E:2018/2577, K:2018/7982 sayılı kararıyla bozulması üzerine bozma kararına uyularak yeniden bilirkişi incelemesi yaptırıldıktan sonra davanın reddine ilişkin olarak verilen ... İdare Mahkemesi'nin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının, temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. TEMYİZ EDENİN İDDİALARI: Davacılar tarafından, ...'ün doğum öncesi takiplerine ve doğum için geldiği tarihte yapılan işlemlere, travay takibine ilişkin kayıtların, USG, NST kayıtlarının, doğum sırasında yapılan müdahalelere ilişkin kayıtların, davalı idarece imha edildiğinden bahisle gönderilmemesi, bu yolla meydana gelen zarar nedeni ile idarenin sorumluluğunun bulunup bulunmadığının yargısal denetiminin engellenmiş olmasının da başlı başına ağır hizmet kusuru teşkil ettiği, bu durumda en azından manevi zararın tazminine karar verilmesi gerektiği, Mahkeme dosyasına gönderilen hastane kayıtlarına göre bebek ... 'ün 4400 gr doğduğu ve makrozomik (iri) bebek olduğunun yazıldığı, anne ...'ün doğum öncesi takipleri ve doğum için geldiği tarihte yapılan işlemlere ilişkin belgeler temin edilemediğinden ...'de maternal diyabet bulunup bulunmadığının belli olmadığı, ...'ün doğum sırasında 20 yaşında ve boyunun 150 cm olduğu, boyuna göre kilolu bir anne olduğu, dolayısıyla sezaryen endikasyonunun bulunduğu, bebek ...'ın apgar skorunun 5 gibi düşük bir rakam olmasının da bebeğin doğum kanalında uzun süre sıkıştığı ve hipoksik kaldığını açıkça ortaya koyduğu, kendilerinden aydınlatılmış onamın alınmadığı normal doğumda oksijensiz kalma sebebiyle bebeklerinde mental retardasyon geliştiği, idarenin hizmet kusurunun bulunduğu ileri sürülmektedir. KARŞI_TARAFIN_SAVUNMASI : Davalı idare tarafından temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır. DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : ... DÜŞÜNCESİ : Temyiz istemine konu İdare Mahkemesi kararının, maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının onanmasına, manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının bozulmasına karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 17. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca davacının duruşma istemi yerinde görülmeyerek işin gereği görüşüldü: İNCELEME VE GEREKÇE : A) Temyize konu kararın maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının incelenmesi: İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Temyizen incelenen kararın maddi tazminat isteminin reddine yönelik kısmı usul ve hukuka uygun olup, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bu kısmının bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. B) Temyize konu kararın manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının incelenmesi: MADDİ OLAY : Davacılardan ...'ün 24/11/2000 tarihinde GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesinde ilk gebeliğinden normal doğum yoluyla 4400 gram ağırlığında bir erkek bebek dünyaya getirdiği, bebeğin doğum sonrası neonatoloji ünitesine alındığı, bu ünitede düzenlenen formda, doğumda kordon dolanması olduğu, amnion sıvısının mekonyumlu olduğu, bebeğin 1. dakikada apgarının 7, 5. dakikada apgarının 10 olduğunun belirtildiği, ünitede brakial pleksus felci ve makrozomi tanısıyla takip edildiği, küvöze alınarak oksijen ve serum verildiği, kan şekeri ve ateş, nabız, solunum takibi yapıldığı, 27/11/2000 tarihinde EMG istemi yapılarak taburcu edildiği, 18/12/2000 tarihinde çekilen EMG tetkikinde sağ brakial pleksus üst ve orta trunkus lezyonu ile uyumlu bulgular tespit edildiği, 08/01/2001 tarihinde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde muayenesinin yapılarak tetkiklerinin istenildiği, fizik tedavi önerilerek 3 ay sonrasına kontrol verildiği, 06/11/2001 tarihinde aynı hastanede muayene edildiği, ellerinde gelişme olduğu, kolunu tam kaldıramadığının görüldüğü, nöromotor gelişiminin normal olarak değerlendirildiği, tetkiklerinin yapılarak fizik tedavi önerildiği, 31/01/2002 tarihinde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi nöroloji ve plastik cerrahi bölümlerinin ortak toplantısında cerrahiye aday olduğunun belirlendiği, "sinir grefti nörotasyon" operasyonu için 08/02/2002 tarihine gün verildiği, 13/02/2002 tarihinde GATA TSK Rehabilitasyon ve Bakım Merkezi'nde ayaktan yapılan muayenesi sonucu ev egzersiz programı düzenlendiği, 18/03/2002-10/06/2002 tarihleri arasında Haydarpaşa Eğitim Hastanesi'nde 12 seans fizik tedavi programı uygulandığı, ayrıca ev egzersiz programı verildiği, 22/03/2006 tarihli özürlü sağlık kurulu raporunda "sağ brakial pleksus palazisi, mental retardasyon" tanısı ile %82 çalışma gücü kaybı olduğunun tespit edildiği, 21/06/2007 tarihinde İstanbul Üniversitesi plastik cerrahi bölümünde tendon transferi ameliyatı yapıldığı, 09/04/2009 tarihli özürlü sağlık kurulu raporunda "sınırda mental retardasyon, sağ kolda brakial pleksus" tanılarıyla %42 vücut fonksiyon kaybı oranı tespit edildiği, sonrasında davacılar tarafından uğranıldığı iddia edilen zararlara karşılık toplam 13.000,00 maddi, 7.000,00 manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Mahkemece, daha önce davanın kısmen kabulü, kısmen reddi yolunda verilen kararın Danıştay (Kapatılan) Onbeşinci Dairesinin 29/11/2018 tarih ve E:2018/2577, K:2018/7982 sayılı kararıyla bozulması üzerine olayda idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının tespiti amacıyla bilirkişiliğine başvurulan Hacettepe Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı nezdinde oluşturulan heyetçe dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda hazırlanan 22/09/2023 havale tarihli bilirkişi raporunda özetle; "Doğum öncesi yapılan fetal ölçümler, vajinal yolla doğum için herhangi bir kontrendikasyon teşkil etmediğinden sezaryen doğuma alınmasına ihtiyaç duyulmadığının, dolayısıyla annenin doğumunda sezaryen endikasyonu bulunmadığı, Travay takibi ve doğum sırasında uygulanan müdahale, teşhis ve tıbbi uygulamaların tıp kural ve ilkelerine uygun olduğu, Doğum eyleminin ilerlemesinin olağan olduğu, sonucunda bilimsel dayanaklar ışığında önlenemez ve öngörülemez bir komplikasyon ile karşı karşıya kalınarak doğumun gerçekleştiği, Dava dosyasında yer alan tıbbi belgelerde ... 'ün normal yolla gerçekleştirilen doğumu sırasında sağ kolunda oluşan hasar (omuz distosisi - brakiyal pleksus lezyonu) normal doğumun bir komplikasyonu olarak tanımlandığından, söz konusu hasarın normal doğumun bir komplikasyonu olarak kabul edilmesinin tıbben uygun/mümkün olduğu, Doğum sırasında omuz distosisi geliştiğinin anlaşılması üzerine doğumu gerçekleştiren hekimin fiili durumun gerektirdiği tıbben uygun manevraları uyguladığı, uygulamamış olsaydı doğumun gerçekleşemeyeceği, Çocukta ortaya çıkan zihinsel yetersizlik tablosunun doğrudan doğum eylemine bağlanmasının mümkün olmadığı, bebeğin doğum anında iyilik halini değerlendiren APGAR skorlarının 5. ve 10. dakikada 9 ve 10 olarak değerlendirildiği, perinatal asfiksi düşündüren (klinik, metabolik ve görüntüleme bulguları-ultrasonografi ve kraniyal manyetik rezonans görüntüleme) bulgu olmadığı, Bebeklik yaşlarında hastane başvurularında yapılan muayenelerinde bilişsel gelişiminin yaşına uygun olduğunun belirtilmesi, “mental retardasyon-zihinsel yetersizlik” tanısını ancak 6 yaşında almasının, genel tıbbi uygulama ve tanımlar gereği, bu tanının 5 yaşından sonra yapılan formal psikometrik değerlendirmelere dayanmasının olduğu, 9 Mart 2006 tarihinde yapılan Peabody testine hastanın uyum göstermediği, sonrasında formal WIİSC-R incelemelerinin olmaması nedeniyle, zihinsel yetersizliğin derecesi hakkında bilgi edinilemediği, Ülkemizdeki sağlık sistemi işleyişi içerisinde sayısız sağlık kuruluşuna başvuru nedeniyle, aynı merkezlerin uzun soluklu olarak gelişim açısından hastayı izlemesinin mümkün olmamasının da gelişim basamaklarının bütüncül değerlendirilmesinde süreklilik olmamasına katkıda bulunabileceği, Zihinsel yetersizlik teşhis edildikten sonra düzenlenen raporda kişinin fiziksel, zihinsel, psikolojik bilişsel ve konuşma özürlü çocuklara eğitim veren bir merkezde eğitim almasının uygun olduğunun belirtilmesinin literatüre uygun olduğu, bu hususta süreçte yer alan hekim, sağlık personeli ve idarenin herhangi bir kusurunun bulunmadığı, kişiye özel rehabilitasyon sürecinin başlatıldığı, Çocuğun 2002 yılında cerrahi operasyon için aday olmasının ifade edilmesinin kesin cerrahi karar anlamına gelmediği, GATA Haydarpaşa Hastanesi Plastik Cerrahi bölümüne sevk amaçlı başvuru sonrası, aynı kurum içinde karar vermek üzere asıl ilgili bölüm olan Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğine sevk edilmesinin uygun olduğu, Beyin ve Sinir Cerrahisi tarafından ifade edildiği üzere planlanan ameliyatın asıl hasara yönelik bir ameliyat olmadığı ifadesinden (tendon transferinin sinir onarımı anlamına gelmediği ancak kişinin yaşam kalitesini yükseltme amaçlı bir operasyon olduğundan) hareketle fizik tedaviye devamının önerilmesi ve nitekim hastanın da bu yaklaşımdan fayda gördüğünün ebeveyninin dilekçesinde belirtilmesi dikkate alındığında bu durumun literatür ile uygun olarak tıbben doğru bir yaklaşım olduğu" yönünde görüş bildirilmiştir. Mahkemece, anılan raporun hükme esas alınabilecek nitelikte olduğu ve davalı idarenin hizmet kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. İLGİLİ MEVZUAT: Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b maddesinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır. Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davalarıdır. Bu tür davalarda mahkeme, hem olayın maddi yönünü, yani zararı doğuran işlem veya eylemleri, hem de bundan çıkabilecek hukuki sonuçları tespit edecektir. Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetimi yapılacağından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir. İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karakteri olan bir kusurdur. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır. Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetinde, idarenin tazmin yükümlülüğünün hizmet kusuruna dayanması asli prensip olmakla beraber, zararın idarenin de dahil olduğu bir faaliyet sırasında meydana gelmesi ve öncesinde ya da sonrasında aksayan bazı durumların tespiti de önem arz etmektedir. Özellikle de sağlık hizmeti gibi bünyesinde risk unsuru taşıyan hizmet alanlarında, sağlıktan sorumlu olan idarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak, yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütmek yükümlülüğünün bulunduğu da tartışmasızdır. Esasen Anayasa'nın 56. maddesi de "Devlete, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenlemekle ve bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirmekle" ilgili pozitif bir yükümlülük getirmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin devlete yüklediği pozitif yükümlülükler, devlet tarafından, özel ya da kamu hastanelerine hastaların yaşamını koruyacak nitelikteki tedbirleri alma zorunluluğu getiren yasal ve düzenleyici çerçevenin konulmasını gerektirmektedir. Bu yükümlülük, hastaları, tıbbi müdahalelerin bu bağlamda meydana getirebileceği ağır sonuçlardan mümkün olabildiğince koruma gerekliliğine dayanmaktadır. Böylelikle, taraf devletler, bu yükümlülük uyarınca, hekimlerin, uygulanması düşünülen tıbbi müdahalenin hastaların fiziksel bütünlüğüyle ilgili olarak meydana getirebileceği öngörülebilir sonuçlar hakkında sorgulanmaları ve hastalarını aydınlatarak, rıza göstermelerini sağlayacak şekilde kendilerini bu tıbbi müdahale hakkında önceden bilgilendirmeleri amacıyla gereken düzenleyici yasal tedbirleri almakla yükümlüdürler (Codarcea/Romanya, No. 31675/04, 2 Haziran 2009). 11/04/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesinde "Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlere ikiyüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir." hükmü yer almaktadır. 5013 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan 16/03/2004 tarih ve 2004/7024 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan "Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi)"nin "Amaç ve konu” başlıklı 1. maddesinde; “Bu Sözleşmenin Tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayrım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına alacaklardır.”; "Mesleki standartlar" başlıklı 4. maddesinde; “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” kurallarına yer verilmiştir. Sözleşme, iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiş olup, anılan düzenlemede her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir. Sözleşmenin "Muvafakat" başlıklı (II) numaralı bölümünde yer alan 5. maddesinde “muvafakat” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatini her zaman serbestçe geri alabilir.” düzenlemesiyle muvafakatin kapsamı belirlenmiştir. 01/08/1998 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği'nin davacıya tıbbi müdahale yapıldığı tarih itibarıyla yürürlükte bulunan haliyle 15. maddesinde, “Hasta; sağlık durumunu, kendisine uygulanacak tıbbi işlemleri, bunların faydaları ve muhtemel sakıncaları, alternatif tıbbi müdahale usulleri, tedavinin kabul edilmemesi halinde ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçları ve hastalığın seyri ve neticeleri konusunda sözlü veya yazılı olarak bilgi istemek hakkına sahiptir. ...", 22. maddesinin birinci fıkrasında, “Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz.", “Rızanın Kapsamı” başlıklı 31. maddesinde de, “Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır. Hastanın, uygulanacak tıbbi müdahale için verdiği rıza, bu müdahalenin gerektirdiği sair tıbbi işlemleri de kapsar. Ancak, tıbbi işlemlerin uygulanmasında, bu Yönetmelik'te ve diğer mevzuatta belirlenen hakların ihlal edilmemesi için azami ihtimam gösterilir.” düzenlemeleri yer alır. Anılan düzenlemeler özetle, herhangi bir tıbbi müdahaleye başlamadan önce kişilerin yapılacak işlemlerle ilgili riskleriyle birlikte aydınlatılarak rızalarının alınmasını öngörmektedir. Öte yandan, manevi zararın varlığı, sadece şeref, haysiyet ve onur kırıcı işlem ve eylemlere maruz kalmış ya da kişilerin vücut bütünlüğünün ihlal edilmiş olmasına, ölüm nedeniyle ağır bir elem, üzüntü duyulması şartına bağlı olmayıp; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini gereği gibi eksiksiz olarak sunamaması nedeniyle ilgililerin yeterli hizmet alamamalarından dolayı üzüntü ve sıkıntı duymaları da manevi zararın varlığı ve manevi tazminatın hükmedilmesi için yeterli bulunmaktadır. Manevi tazminat, mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, manevi tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Belirtilen niteliği gereği manevi tazminatın zenginleşmeye yol açmayacak ve idarenin kusurunun ağırlığını ya da sorumluluğunu ve zarar doğuran olayla ilgisini ortaya koyacak şekilde belirlenmesi gerekmektedir. HUKUKİ DEĞERLENDİRME: Dava dosyasının incelenmesinden; davacılardan davacıların ...'ün doğum öncesi takiplerine ve doğum için gelinen tarihte yapılan işlemlere, travay takibine ilişkin kayıtların, USG, NST kayıtlarının, doğum sırasında yapılan müdahalelere ilişkin kayıtların, davalı idare tarafından imha edildiğinden bahisle gönderilmediği, dolayısıyla tıbbi kayıtların eksik tutulduğu anlaşılmakla davacıların, ...'ün tedavi sürecinde gelişen olaylarla ilgili maddi gerçeğe (rahatsızlığının nedenine) hiçbir zaman ulaşamayacağı ve ömür boyu şüphe duyacağı açıktır. Diğer taraftan, davalı idarece dosyaya sunulan hasta dosyasının incelenmesinden, yukarıda anılan mevzuat hükümleri uyarınca, davacının uygulanan işlemlerin komplikasyonları hakkında bilgilendirilerek rızasının alındığına ilişkin aydınlatılmış onam belgesinin de olmadığı görülmekte olup, belirtilen yükümlülüğün yerine getirilmemiş olmasının da sağlık hizmetinin gerektiği gibi yürütülmediği konusunda davacılarda endişeye, üzüntüye yol açacağı tabiidir. Dava konusu olayda davacıların tıbbi kayıtların eksik tutulması ve aydınlatılmış onamın alınmamış olması nedeniyle uğradığı manevi zararın, manevi tazminatın zenginleşme aracı olamayacağı ilkesi de gözetilerek manevi tatmin sağlayacak, idarenin kusurunu ortaya koyacak makul bir tutarın ödenmesine karar verilmek suretiyle giderilmesi gerekirken, manevi tazminat isteminin reddi yolunda verilen Mahkeme kararında hukuka uyarlık görülmemiştir. KARAR SONUCU : Açıklanan nedenlerle; 1. Davacıların temyiz isteminin KISMEN KABULÜNE, KISMEN REDDİNE, 2. ... İdare Mahkemesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı temyize konu kararının manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının BOZULMASINA, maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının ONANMASINA, 3. Bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine, 4. 2577 sayılı Kanun'un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18/09/2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.