Başvuru, bir siyasetçinin konuşmalarında sarf ettiği sözler nedeniyle başvurucunun şeref ve itibarının korunmasını isteme hakkının ihlal edildiği iddiaları hakkındadır.
Başvuru, bir siyasetçinin konuşmalarında sarf ettiği sözler nedeniyle başvurucunun şeref ve itibarının korunmasını isteme hakkının ihlal edildiği iddiaları hakkındadır. Başvuru, 16/6/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca, 13/4/2015 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 22/12/2013, 25/12/2013 ve 14/1/2013 tarihlerinde yaptığı konuşmaları ile ilgili olarak 20/1/2014 tarihinde Ankara Asliye Hukuk Mahkemesine manevi tazminat davası açmıştır. İlk Derece Mahkemesi başvurucunun dava dilekçesindeki beyanlarını şu şekilde özetlemiştir:“…davalının Türkiye Cumhuriyet Başbakanı olup, İstanbul Başsavcılığı tarafından yürütülmekte olan ve kamuoyunda 17 Aralık operasyonu olarak bilinen bir soruşturma kapsamında bazı Bakanların derece yakınlarının ve üst düzey devlet görevlilerinin tutuklanması ile sonuçlanan ve halen soruşturması devam eden işlemler sonrası soruşturmaların ve adli işlemlerin kendisine yapılan bir operasyon olduğunu dile getirdiğini ve yapılanları kamuoyunda Gülen Grubu, Gülen Cemaati, Cemaat, Camia olarak bilinen insanların neden olduğunu ileri sürerek açıkça hedef aldığını, davalının birçok konuşmasında isim vermeden bu grubu hedef aldığını, söylemlerinde grup mensuplarını itham ettiğini, davalı tarafça müvekkilinin kişilik haklarının ağır şekilde ihlal edildiğini, cemaat mensupları ile ilgili olarak inlerine gireceğiz, takiyyeci, kokuşmuş, çürümüş, sinsi virüs, gözü dönmüş bir gizli örgüt, haşhaşiler gibi ifadelerin kullanıldığını, söylenen sözlerin kamuoyu tarafından cemaate ve mensuplarına karşı söylendiğinin açıkça anlaşılmakta olduğunu ve halk nazarında küçük düşürüldüğünü ileri sürerek, 000,00 TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.” İlk Derece Mahkemesi davalının beyanlarını ise şu şekilde özetlemiştir: “…açılan davanın hukuki mesnetten yoksun olduğunu, müvekkili tarafından yapılan konuşmalarda söylenen sözlerin ne doğrudan ne de dolaylı olarak davacının bizzat şahsına, kişiliğine yönelik sözler olmayıp, ifadelerinde matufiyetin varlığından söz edilemeyeceğini, davacının aktif husumet ehliyetinin bulunmadığını, davacının mensubu olduğunu belirttiği yapının somut, hukuki, yasal bir yapı olmadığını, herhangi bir kaydı ya da mensubu bulunulmayan bir yapıdan dolayı hak talep edilmesinde hukuka uyarlılığın bulunamayacağını, yansıma yoluyla kişilik haklarının ihlalinin söz konusu olamayacağını, kaldı ki ifadelerin görünen gerçekliğe uygun olup, kamu yararının bulunduğunu, öz ile biçim arasındaki dengenin muhafaza edildiğini belirterek, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.” İlk Derece Mahkemesi, 15/5/2014 tarihli kararı ile davayı reddetmiştir. Mahkeme kararı kesin olarak vermiştir. İlk Derece Mahkemesinin gerekçesi şöyledir:“…her ne kadar davacı tarafından davalı aleyhine 17 Aralık Operasyonu olarak bilinen soruşturma kapsamında davalının, davacının mensubu olduğunu belirttiği Gülen Grubu, Gülen Cemaati, Cemaat ve Camia olarak bilinen cemaat ile ilgili olarak 2013, 2013, 2013 tarihli konuşmaları ile davacının ve camia mensuplarının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu ileri sürülerek manevi tazminat talebinde bulunulmuş ise de; davalı tarafın konuşmalarının 17 Aralık Operasyonu ile ilgili olduğu ve davacının mensubu olduğunu belirttiği cemaatin tutum ve davranışlarının eleştirildiği, konuşmalarda söylenen ifadelerin her hangi bir bireyi işaret eden, muhatap gösteren veya belirli, müşahhas bir kişiye yöneltilmiş sözler olmadığı ve her hangi bir kişi ismi kullanılmadığı, ifadelerin doğrudan veya dolaylı olarak davacının şahsına yönelik bulunmadığı, …manevi tazminatın koşullarından olan matufiyetin gerçekleşmediği… sabit olmakla, davanın reddine karar verilmesi yönünde Mahkememizde tam ve sağlam bir vicdani kanaat hasıl olmuş[tur].” Başvurucu nihai kararı 15/5/2014 tarihli duruşmada öğrenmiş, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru 16/6/2014 tarihinde yapılmıştır. B. İlgili Hukuk 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Sorumluluk” başlıklı maddesinin şöyledir: “Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 3/6/2009 tarihli ve E. 2009/4-151, K. 2009/241 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:“Davacılar, davaya konu ... Gazetesi’nin 22 Ekim 2004 tarihli nüshasında davalı S.K. tarafından kaleme alınan ‘Konuşturana, dinleyene yazıklar olsun!’ başlıklı yazıda kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek tazminat isteminde bulunmuşlardır.Davalılar, haberin eleştiri niteliğinde ve esprili bir dille kaleme alındığını, güncel ve kamu yararı bulunduğunu, davacılara yönelik matufiyetin bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, davalı tarafından yazılan yazının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu gerekçesiyle istemin kısmen kabulüne karar verilmiştir. …Davaya konu yazının bütünü incelendiğinde makalenin yayınlandığı günlerde güncelliği olan ve kamuoyunda çok tartışılan “Azınlık Raporu” nun içeriğine eleştiri getirilmektedir. Yazının birinci bölümünde genel olarak Türk aydınının yaşadığı dönüşüm ve ulusal konularda sergilenen yaklaşım sert bir dille eleştirilmekte, davacı B.O.’a yönelik ikinci bölümde ise; davacılar tarafından hazırlanan “Azınlık Raporu”nda yer alan düşünceler ve davacıların önerileri eleştirilerek bu rapora yönelik kanaat açıklaması yapılmaktadır. Son bölümde yer alan ifadelerin ise davacılara yönelik olmayıp başka kişilere yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Bu bölüm bakımından matufiyet unsurunun gerçekleştiği söylenemez. Yazının tamamı incelendiğinde, davacıların kişilik haklarına saldırı amacının bulunmadığı, azınlık raporuna yönelik düşünce açıklaması niteliği taşıdığı, eleştiri sınırının aşılmadığı görülmektedir. Şu durumda tazminat isteminin tümden reddine karar vermek gerekirken, yerinde görülmeyen gerekçeyle kısmen kabul edilmiş olması usul ve yasaya uygun görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.…Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.” Yargıtay Hukuk Dairesinin 20/9/2011 tarihli ve E. 2011/10191, K. 2011/10603 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:…Ancak, davacı taraf davaya konu … isimli romanda, oturduğu evin konumu, evin alt katında bulunan bakkal ve terziyle babasının adı ve yaşadığı bir kısım olayların anlatıldığını, kendisinin kullandığı (Mişon) müstear adın romanda aynen yer aldığını, romanda kendisinin cinsel yaşantısına dair yanlış bilgiler verildiğini, paranoyak, şiddet yanlısı ve cinsel sapmaları olan biri gibi tanıtıldığını, bunun kişilik haklarına tecavüz olduğunu da ileri sürmüş, davacı tanıkları da romanda bahsedilen kişinin davacı olduğunu, ona ait özel bilgilerin açıklandığını beyan etmişlerdir. Bu durumda, davaya konu romanı okuyan ve davacıyı tanıyan kişilerin romanda Mişon olarak adı geçen kişinin davacı olduğu kanaatine vardıkları göz önüne alındığında matufiyet unsurunun gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Bu itibarla, mahkemece, bu hususlar gözetilerek, romanda bahsedilen kişinin davacıyla ilgisinin bulunduğunun kabulüyle romanda yazılan hususların davacının kişilik haklarına saldırı olup olmadığının belirlenerek, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, kararın bu sebeple bozulması gerekmiştir…”