11. Ceza Dairesi 2016/7922 E. , 2016/4223 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : Resmi belgede sahtecilik HÜKÜM : Mahkumiyet 5237 sayılı TCK’nun 53. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde yer alan haklardan yoksunluğun Anayasa Mahkemesi'nin 08.10.2015 gün 2014/140 Esas, 2015/85 sayılı iptal kararı ile birlikte infaz aşamasında yeniden değerlendirilmesi mümkün görülmüş; tekerrüre esas sabıkası bulunan sanık hakkında TCK'nun 58. maddesi gereğince tekerrür hükümlerinin uygulanmama
**11. Ceza Dairesi 2016/7922 E. , 2016/4223 K.** **"İçtihat Metni"** MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : Resmi belgede sahtecilik HÜKÜM : Mahkumiyet 5237 sayılı TCK’nun 53. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde yer alan haklardan yoksunluğun Anayasa Mahkemesi'nin 08.10.2015 gün 2014/140 Esas, 2015/85 sayılı iptal kararı ile birlikte infaz aşamasında yeniden değerlendirilmesi mümkün görülmüş; tekerrüre esas sabıkası bulunan sanık hakkında TCK'nun 58. maddesi gereğince tekerrür hükümlerinin uygulanmaması aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır. Toplanıp karar yerinde gösterilen delillere göre sanığın suçunun sübutu kabul, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfı tayin edilmiş, cezayı azaltıcı sebebin niteliği takdir kılınmış ve incelenen dosyaya göre verilen hükümde eleştiri dışında bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün istem gibi ONANMASINA, 09.05.2016 gününde oyçokluğu ile karar verildi. KARŞI OY Sanığın cezalandırılmasına esas alınan nüfus cüzdanının, sahtecilik suçundan hüküm kurulabilmesi bakımından şart olarak aranan aldatıcılık özelliğine sahip olup olmadığına ilişkin mahkemenin bir tespiti ve gözlemi bulunmadığı gibi, dosyada bulunan bilirkişi raporunda belgenin özellikleri anlatılırken, aktarılan bir çok yönden belgenin aldatıcılık özelliği açısından yetersiz olduğuna ilişkin bulgular ortaya konulmuşken, sonuç kısmında belgenin aldatıcılık özelliğini taşıdığı açıklanarak çelişkiye düşülmüş olup bu husus gerekçeli kararda da tartışılmamıştır. Mahkemece, bilirkişi raporundaki çelişkiler giderilmeden, çelişkili rapora atıf yapılarak mahkumiyet kararı verilmiştir. Bu çelişkilere rağmen kararın onanması değil, inceleme eksikliği ve gerekçedeki yetersizlik nedeniyle bozulmasına karar verilmesi gerekir. Esas mahkemesince yerine getirilmemiş olan maddi soruna ilişkin eksikliğin temyiz aşamasında doğrudan inceleme yapılmak suretiyle karşılanıp mahkumiyet kararının onanması yerinde değildir. Heyetçe inceleme yapılarak, aldatıcılık niteliği taşıdığından bahisle hükümlülük kararının onanması yönündeki görüşe katılmadığıma ilişkin ayrıntılı gerekçeler aşağıda açıklanmıştır. I.Temyizin Kapsamı ve Yargıtay’ın Denetim Yetkisinin Sınırları Bakımından Uygun Olmadığı Temyiz yolu, ilk derece mahkemeleri ile varsa istinaf mahkemelerinin verdikleri son kararlara ve bunlarla birlikte olmak şartı ile, bunlara esas teşkil etmiş olup başkaca kanun yolu öngörülmemiş olan ara kararlarına karşı kabul edilmiştir. Temyiz yolu, sadece hukukî meseleye ilişkin uyuşmazlıkları çözmek için kabul edildiğinden “hukukî derece yolu” olarak da adlandırılmaktadır. Temyiz yargılamasında, uyuşmazlığın maddi ve hukukî meselelerinden sadece hukukî meselenin, yani mahkemece sabit kabul edilen olayın hukuk normları karşısındaki durumunun ele alınması, esas mahkemesi kararının bu açıdan incelenerek normun vasıta olarak kullanılmasında aykırılık olup olmadığının tespit edilmesi gerekir.(KUNTER, CMH, İstanbul, 9.B, 1989. No. 526) Temyiz mahkemesi, önüne gelen temyiz davasında maddi olaya uygulanan hukuk kuralının isabetli, yerinde, eksiksiz ve doğru şekilde uygulanıp uygulanmadığını denetler. Temyiz mahkemesi olarak Yargıtay'ın görevi, esas mahkemesinin hukuk normlarını doğru uygulayıp uygulamadığını dosya üzerinden denetlemektir. Delillerin tekrar veya ilk kez ortaya konularak kovuşturma evresindeki gibi bir araştırma yapılması, temyiz aşamasında mümkün değildir. (CENTEL-ZAFER, CMH, 12.B. s. 805) Dolayısıyla, Yargıtay esas mahkemesinin kurduğu maddi sorun kavramı içinde yer alan olgu saptamalarıyla da bağlıdır. Kural bu olmakla birlikte, temyiz incelemesinde elverdiği ölçüde maddi soruna da girilebilmesi, uygulamada ve öğretide kabul edilmektedir. Temyiz mahkemesince yalnızca hukuki inceleme yapılacağına ilişkin ilke, içtihat yoluyla aşılmış ve uygulamada neredeyse tam bir "genişletilmiş temyiz" usulü uygulanmaya başlanmıştır.(ÇINAR, s. 180) “Genişletilmiş temyiz” uygulaması ile maddi soruna da girilebilmesinin sınırları üzerinde durmak gerekmektedir. Bir olayı tespit ederken ilk derece mahkemesi hakimi delilleri serbestçe takdir eder. Ancak, bu tespitin eksiksiz olması ve hakimin kanaatinin objektif dayanaklarının hükümden anlaşılması gerekir. Bunun üzerine Yargıtay tarafından yapılması gereken maddi olaya ilişkin denetim, maddi vakıanın sübutuna ilişkin kanaatin yeterli delile dayanarak ve mantık kurallarına uygun bir şekilde oluşturulup oluşturulmadığına ilişkin(CENTEL-ZAFER, CMH, 12.B. s. 806) olması gerekir. Ancak uygulamada verdiği kararlar ile Yargıtay, duruşma yapan ve maddi sorunu saptama durumunda olan mahkemelerin elindeki bu yetkiyi (olay, olgu, fenomen, eylem sorunlarını belirleme yetkisini) almaktadır. Yargıtay yargıcı kanıt değerlendirmesi yapmamalıdır. Vicdani kanı sadece duruşmadan edinilen bilgiye göre oluşur. Maddi meseleyi dosya üzerinden inceleyerek olay yargısı kurmakta ve yetki sınırlarını aşmakta olan Yargıtay'ın verdiği bu tür kararların esasen yoklukla/hiçlikle sakat olduğu hususu da vurgulanmaktadır. (S.SELÇUK, Temyiz Denetiminin Sınırları ve Bu Sınırlara Uymamanın Kaçınılmaz Sancılı Sonuçları/Açmazları/Tehlikeleri", Nur Centel’e Armağan, s. 356 vd) İlk derece mahkemesi tarafından verilen bir sonkararı/hükmü kontrol edebilecek olan temyiz mahkemesinin bu hükmün konusu olan maddi olayları, bunlar arasındaki bağlantıları, karar vermeye yol açan münasebetleri denetlemekten menetmek bu mercii, haksızlığı ve mantıksızlığı göz göre göre onaylamaya zorlamak olur.(T.T. YÜCE, Kanun yolları, s. 102) Yargıtay sadece hukuki denetim yapmakla birlikte, ayrıca buna ilave olarak maddi gerçeğin bulunmasına yönelik yapılan faaliyetin de denetimi görevini yerine getirmesi elbette kabul edilebilir. Gerekçenin de hükmü doğrulayan şekilde olması ve çelişki ve tutarsızlıklar içermemesi gerekir. Bu açıdan denetlemek kaçınılmazdır. Ancak bu doğrudan hükmü oluşturmak maksadıyla değil, daha önce kurulmuş hükmü ve gerekçesinin tam olarak oluşturulup oluşturulmadığını denetlemek içindir. İlk derece mahkemesinin yerine geçerek olay hakkında hüküm kurmak, kanıya ulaşmak, olaylarla ilgili saptamalarda bulunmak gerekçe denetimi yapmak anlamına gelmediği de vurgulanmaktadır. (SELÇUK, Sami, "Temyiz Yolu Açısından Ceza Yargılama Yasasının uygulanması", CMUK Sempozyumu, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Karşısında 70.Yıldönümünde Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, İstanbul 1999, s. 42) İlk derece yargılamasında maddi mesele ve hukuki mesele birlikte çözülür. Diğer bir deyişle, maddi meselenin saptanması yapıldıktan sonra buna uyan hukuki çerçeve belirlenip sanık da dahil olmak üzere üçüncü kişileri ve herkesi inandıracak, ikna edecek bir gerekçeli karar ortaya konması gerekmektedir. Temyiz aşamasında yapılacak incelemede ise hem maddi meselenin çözümünün hem de buna göre belirlenmiş olan hukuki nitelemenin ve buna götüren yolları açıklayan gerekçeli kararın içeriğe uygun olup olmadığının incelenmesi gerekir. Ancak temyiz davasında, doğrudan maddi mesele çözülerek sonuca ulaşılamaz. Doğrudan çözülebilecek olan ise sadece hukuki meselenin çözümü hususudur. Yargıtay yargıcı, davanın (esasın) değil, kurulan hükmün yargıcıdır. Bu bakımdan Yargıtay’ın, yasanın yorumunu her zaman denetleyeceği; olayların kanıtlanması yargısını asla kuramayacağı; olayların nitelendirilmesini kimi zaman denetleyebileceği ifade edilmektedir. Yargıtay olay yargılamasına karışabilecek ancak bu yalnızca bir denetleme olacaktır, asla ilk mahkemenin yerine geçerek, eylemin varlığı/yokluğu, sözgelimi bir tanığın yalancılığı/içtenliği, kanıtların inandırıcılığı/kesinliği gibi yargılarda bulunamayacaktır. (BACHELLER/ BACHELIER, Technique de Casation, Paris, 1991, s. 38, Bkz. S.SELÇUK, Karşıoylarım, s. 251) Maddi olaya ilişkin tespitlerin doğru olup olmadığını irdelemek, kural olarak temyiz mahkemesinin görevi değildir. İlk derece mahkemesi hakimi, delillerin değerlendirilmesinde serbesttir. Olayı açıklığa kavuşturmak, onun sorumluluğu ve yetkisi kapsamındadır. Temyiz denetiminde bu özgürlüğe müdahale edilmemesi gerekir.(CENTEL-ZAFER, CMH, 12.B. s. 806) Çünkü Yargıtay, ilk önce maddi olayların usul yasalarına uygun biçimde saptanıp saptanmadığını inceleyecektir. Buna aykırılık varsa, karar elbette bozulacaktır. İkincisi, bu hükmün gerekçesini de inceleyecektir. Maddi olayların gerekçede yeterince yansıtılıp yansıtılmadığını ve yansıtılan maddi olaylara ilişkin kanıtların tartışılıp tartışılmadığını, bu tartışma yapılırken, doğa, mantık, deneyim ve hukuk kurallarına uyulup uyulmadığını inceleyecektir. Eğer, gerekçede eksiklik, çelişki, yetersizlik varsa, hükmün bozulması gerekir. Ancak, Yargıtay, gerekçe denetimi bahanesiyle hiçbir suretle, olay kanısı yargısı yaparak kesin sonuçlara ulaşamayacaktır. Bu tür durumlarda hükmü gerekçe kusuru nedeniyle bozduktan sonra, yeniden duruşma yaparak hüküm kurması için ilk mahkemeye geri yollamak durumundadır. (S.SELÇUK, Karşıoylarım, s. 251) Ceza Genel Kurulunun 25.04.2000 gün ve 79-83 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında yer verildiği üzere, Yargıtay’ın davanın esasına karar vermesi ve davayı orada bitirmesi, maddi meselenin daha ziyade aydınlanması için bir araştırma ve öğrenme muhakemesi gerektirmemesi ve maddi mesele bakımından yerel mahkemeye bırakılmış serbest değerlendirme yetkisinin söz konusu olmaması şartlarına bağlıdır. (CGK. 08.10.2013, 1349-410) Temyiz ve istinafın ayrıldığı en önemli nokta, temyizde sadece hukuki mesele ele alınmakla yetinilip delillerle ilgili öğrenme muhakemesi yapılmazken, istinafta ise gerektiğinde deliller yeniden ele alınıp esas hakkında karar verilebilmektedir. (YENİSEY-NUHOĞLU, CMH, 3.B, Seçkin, Ankara 2015, s. 892) Diğer bir ifadeyle, hem maddi meselenin hem de hukuki meselenin doğrudan ele alınması istinafta mümkün ise de, temyiz davalarına bakmakla görevli olan Yargıtayda bu iki mesele sadece denetim amacıyla ele alınabilir. Yoksa doğrudan kendisi maddi meseleyi sonuçlandırmamalıdır. Dosyadaki işlemlerin ve mahkemenin gerekçesinin yerinde olup olmadığını tüm dosya içeriği ile karşılaştırarak inceleyebilmesini Yargıtaya yasayla verilen denetim yetkisi içinde saymak gerekir. Buna karşılık, “Yargıtay’ın, delillerle tekrar temasa geçerek maddi meseleyi denetleyebilmesi imkansızdır”. (YENİSEY-NUHOĞLU, CMH, 3.B, Seçkin, Ankara 2015, s. 892) Temyiz mahkemesi, hükmün gerekçesiyle tespitlerin uyuşup uyuşmadığını yani maddi hukukun doğru uygulanıp uygulanmadığını denetler. Olay mahkemesi hakimi iyi çalışmış olabilir. Ancak, hükmün gerekçesinden tespitlerin hatalı olduğu görülüyorsa, maddi hukukun doğru uygulanmadığı açıktır. (CENTEL-ZAFER, CMH, 12.B. s. 807) Sonuç olarak, esas mahkemesinin tespitleri temyizde incelenip denetlenecektir. Esas mahkemesinin yaptığı inceleme ve değerlendirmenin yerinde olup olmadığını temyiz mahkemesi denetlerken, bir delilin veya belgenin isabetli şekilde ele alınıp gerekçeye yansıtılmış olduğunu denetlemek için aynı belgeyi inceleyip gözden geçirebilir. Delil olarak kabul edilecek ve hükme esas alınacak olan her bir belgenin niteliği, özellikleri mahkemece incelenip gerekçeye yansıtılması gerekir. Mahkemenin bu incelemeyi doğru şekilde yapıp denetime olanak verecek şekilde de gerekçeye yansıtması gerekmektedir. Temyiz incelemesinde, mahkemenin yaptığı incelemenin ve bu inceleme sonucuna dayanarak gerekçeye yansıtma şeklinin denetlenmesi bakımından tüm dosya içeriği ve gerekçeyle birlikte belgenin de incelenmesi gerekir. Temyiz mahkemesinin dosyada bulunan bir belgeyi incelemesi, sadece yerel mahkemenin bu incelemeyi yapıp yapmadığını ve yerinde değerlendirip gerekçeye yansıtıp yansıtmadığını denetleme bakımından olmalıdır. Temyizdeki denetim biçiminin bu şekilde anlaşılması ve uygulanması gerekir. Sadece gerekçeli kararı inceleyip belgeyi hiç zarftan çıkarmadan temyiz denetimi yapmakla yetinilmesi elbette düşünülemez. Denetim görevinin gereği olarak, delil takdirini yerinde yapıp yapmadığını anlamak bakımından delilleri doğrudan inceleyip mahkemenin takdirinin isabetli olup olmadığını ve bunu gerekçesinde yasaya uygun biçimde işleyip işlemediğinin denetlenmesi gerekir. Temyiz mahkemesi bir yandan gerekçeyi okuyup denetlerken bir yandan da belgeyi inceleyip belgenin gerekçede ele alınış şeklinin yerinde olup olmadığını değerlendirmek bakımından belgeyi doğrudan incelemelidir. Ancak mahkemenin bizzat inceleme yapmadığı, bilirkişiye başvurup görüş almadığı, almış olsa da bilirkişinin raporunun çelişkili olması durumunda bunları gerekçesinde tutarlı bir biçimde irdeleyip açıklaması gerekir. Bu hususlarda eksiklik varken, bu eksikliği aşabilmek için doğrudan belge inceleyip kararın yerinde olduğu sonucuna varmak, ilk derece mahkemesi yerine geçerek hüküm ve gerekçe oluşturmak anlamına gelmektedir. İlk derece mahkemesi tarafından delil incelemesi yapılmadan bir hüküm kurulmuş olması durumunda, temyiz incelemesinde esas mahkeme yerine geçerek, doğrudan belge incelenip değerlendirme yapılması suretiyle bu eksikliğin karşılanmaya çalışılması yasada verilen yetki ile bağdaşmamaktadır. Özellikle olay mahkemesince bilirkişi incelemesi yaptırılmadığı gibi, kendisi tarafından da bir inceleme yapılmamış olduğu durumlarda, temyiz aşamasında denetlenecek bir husus olmadığından, Yargıtayın suça konu belge incelemesini kendisi yaparak delil değerlendirmesinde bulunması mümkün değildir. Mahkemece delilin özelliği hiç ele alınmaksızın mahkumiyet kararı verilmiş ise, denetime imkan verecek bir inceleme, değerlendirme, buna dayalı bir hüküm ve gerekçe olmadığından, bu eksikliğin aşılarak ilk kez temyiz denetimi aşamasında yapılacak değerlendirme sonucu mahkumiyet kararı yerinde sayılarak onanması hukuken yanlıştır. Esas mahkemesinde bir hususun incelenebilmesi, bir delilin değerlendirilmesi, bir belgenin incelenebilmesi mümkün ise esas mahkemesinin yapabildiği aynı faaliyeti temyiz mahkemesinin de yapabilmesi gerektiği kabul edilmekte (KUNTER, CMH, 1989, s. 1057) ise de, burada yapılan inceleme ve gözlem daha önce mahkemece yapılmamış olan bir inceleme eksikliğini telafi etmek için ilk kez yapılabilecek bir değerlendirme değildir. Bunun, yerel mahkemenin kendisinin incelemeyi doğrudan yapmış olduğu veya inceleme yaptırdığı bilirkişi raporundaki hususları uygun şekilde gerekçesine yansıtarak hangi dayanakları üstün tuttuğunu açıklamak suretiyle bu konuda vardığı sonucun isabetli olup olmadığını denetleme açısından mümkün olduğunun kabul edilmesi, temyiz davasının esasına daha uygun düşmektedir. Zira, temyiz mahkemesi bozma(cassation) yapmakla görevli olup işin esasına kendisi hükmedemez. Asıl fonksiyonu sadece hukuki derece mahkemesi olan temyiz aşamasında maddi olay yargılaması yapılamaz.(SELÇUK, “Temyiz”, Centele Armağan, s. 359) Esas mahkemesinin tespiti hukuki denetim yapmaya imkan vermeyecek kadar eksik ise kararın bu yönde bozulması, eksiklikler esas mahkemesinde giderildikten sonra temyiz incelemesine tabi tutulması gerekmektedir. (ÖZTÜRK- TEZCAN- ERDEM- SIRMA- KIRIT- ÖZAYDIN-AKCAN-ERDEN, CMH, Seçkin, 8.B, Ankara, 2014,s. 737) Yargıtayın yapacağı temyiz incelemesinde, ilk derece mahkemesinin dosyadaki belge ve deliller üzerinde yapacağı değerlendirme ve aranan ölçütleri takdir yetkisini sınırlandırabilecek uygulamalardan titizlikle kaçınılması, ilk derece mahkemesinin yerine geçerek onun delilleri takdir yetkisini sınırlayıcı kararlar verilmemesi; yalnızca bu delillerin neler olabileceğini işaretle yetinilmesi gerektiği belirtilmektedir (DÖNMEZER, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler, 12.B. İstanbul, Tarihsiz, s. 19-20; ÖNDER, Şahıslara ve Mala Karşı Cürümler ve Bilişim Alanında Suçlar, İstanbul, 1994, s.10) Özetle esas mahkemesinin tespiti hukuki denetim yapmaya imkan vermeyecek kadar eksik olmasına rağmen, temyiz incelemesinde bu eksiklik aşılarak doğrudan incelenip delilin mahkumiyet için yeterli olduğu görüşü ile onama kararı verilmemelidir. Yerel mahkemede incelenmemiş ve gerekçeye yansıtılmamış bir belgenin Yargıtayca doğrudan incelenerek gerekçesiz olan mahkumiyet hükmünün onanması usulünü kabul etmenin hem kararların gerekçeli olmasını emreden Anayasa hükmü (m.141) yönünden hem de temyiz hakkının kullanılması bakımından da sakıncaları vardır. Eğer bu yol kabul edilir ise iki açıdan hukuka aykırılık söz konusu olacaktır 1) İlk kez yapılmış olan delil değerlendirmesinin gerekçeye yansıtılmasında eksiklik olacağından hakkında eksik gerekçe ile oluşturulan mahkumiyet hükmü onanmış olan kişinin ve üçüncü kişilerin bu kararın onanmasına yol açan delilleri, bu delillere dayanarak yapılan değerlendirmeler ile bunların gerekçelerini görebilmesi ve anlayabilmesini garanti eden Anayasa hükmü ile bağdaşmamaktadır. 2) Bu yapılan değerlendirme işlemine karşı sanık açısından yasa yolu kapatılmış olmaktadır. Yargıtayın, dosyanın tamamını ve bu arada belgeyi inceleyerek mahkeme kararını denetlemek değil de, mahkemece yapılmayan incelemeyi doğrudan kendisi hakim yerine geçerek aldatıcılık niteliğinin varlığını tespit ettiğini kararında işlemek suretiyle maddi meseleyi sonuçlandırması durumunda, bu değerlendirme işlemi ilk kez yapılmış olmaktadır. Böyle bir değerlendirme işlemine karşı yasayolu öngörülmüş olmadığından sanığın buna karşı başvurabileceği bir mercii bulunmamaktadır. Ceza yargısı açısından iki dereceli olması gereken yargılama sistemi tek dereceye indirilmiş olmaktadır. İlk derece mahkemesinin eksik bıraktığı ya da kararında işlemediği, yanlış değerlendirdiği bir hususa karşı temyiz başvurusunda bulunmak mümkündür. Oysa, Dairece yapılan bu değerlendirmeye karşı sanık açısından bir yasayolu bulunmamaktadır. Temyizde yapılan bu inceleme ile ilk kez ortaya konan “aldatıcılık özelliğinin” tespiti yönündeki Yargıtayın değerlendirmesine ve vardığı sonuca karşı yasa yolu fiilen kapanmış olmaktadır. Aldatıcılık niteliği yönünden temyiz safhasında kişiye savunma hakkını kullanabilme, bu yön itibariyle aksine delil ileri sürme, var olan değerlendirmeyi çürütecek argümanları ortaya koyma, kısaca diyeceklerini ifade edemeden, hukuka aykırılık olarak ortaya koyabileceği hususları ileri sürebilme fırsatı tanınmadan hakkındaki ceza davası sonuçlandırılmış olmaktadır. Tarafların- özelde sanık ve müdafiinin- temyiz davasını açarken ileri sürebilecekleri hususlar, ilk derece mahkemesinin son oturumda ortaya koyduğu kısa karara, gerekçeli kararda kurulan hükümlere, bunların gerekçelerine ve dosya içindeki belgeler ile bunların mahkemece ele alınış şekline ilişkin olacaktır. İlk derece mahkemesinin belge hakkında aldatıcılık niteliği yönünden hiç değerlendirme yapmadan mahkumiyet kararı vermiş olması ihtimalinde, Yargıtay kendisi aldatıcılık niteliğini değerlendirip karara bağlarsa, sanığın buna karşı temyiz hakkı kalmamakta, yalnızca denetim yargılamasının tamamlanmasından sonra geçerli olan yasayollarına gidilebilmesi imkanı bulunmaktadır ki, bu yola başvurma yetkisi ise sanığa tanınmamış; sadece Yargıtay başsavcısına tanınmıştır.(ÇINAR, s.146) Sanık hakkında hükümlülük kararı verilen durumlarda, işin Yargıtayda çözümlenmesi yargılamayı kısa kesmek bakımından yerinde gibi görünmekte ise de, bu yöndeki uygulama, verilen hüküm üzerine sanığın bunu temyiz edebilme hakkının ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Yasada olmayan bir yetkiyi kullanarak içtihat yoluyla açılan genişletilmiş temyiz uygulamasından dönülmesi, özellikle istinaf yasayolu tümüyle yürürlüğe girdikten sonra bu uygulamadan vazgeçilmesi gerektiği kanaatindeyim. II- Gerekçesiz, Eksik ya da Çelişkili Gerekçeyle Kurulan Mahkumiyet Kararlarının Onanmasının, Mahkeme Kararlarının Gerekçesiz Yazılmasını Özendireceğinden Yerinde Olmadığı Hükmün gerekçeli olması kuralına CGK kararlarında olduğu gibi Daire kararlarında da bu husus istikrarlı şekilde vurgulanmıştır. Hükmün gerekçesiz olması kesin bozma nedenidir. Mahkeme kararlarının gerekçeli olacağı Anayasanın 141/3 ve CMK’nun 34 ve 230. maddelerinde öngörülmüştür. Çelişkili ve anlaşılmaz sözler gerekçe sayılamaz. Gerekçe Yargıtay’ın denetimi ve tarafların doyuma ulaşmaları açılarından önemlidir. Bu nedenlerle gerekçenin açık, duraksamaları önleyecek nitelikte olması, olayın oluşunu ve dayanılan kanıtları da gösterecek biçimde bulunması gerekir.( YAŞAR-ARTUÇ-GÖKCAN, CMK, C.III, s. 2723) CMK’nun 217. maddesine göre hâkim kararını, ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Aynı Yasanın 230. maddesine göre ise mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi, ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesi zorunludur. Bilirkişiye başvurulan hallerde, belgenin aldatıcı nitelikte olduğuna ilişkin mahkemenin gözlem ve tespitleri başvurulan bilirkişi raporundaki tespitlerden farklı ise bunun gerekçelendirilmesi gerekir. Suça konu belgede aldatıcılık unsurunun var olup olmadığının mahkemece gerekçeli kararda tartışılması, aksi yönde dosyaya yansıyan tespit ve raporlar varsa bunlara neden itibar edilmediğinin de açıklanması gerekir. Temyiz aşamasında yapılan incelemede ise Yargıtay, mahkemenin suça konu olayın sübuta erip ermediğine ilişkin kabulünü, vasıflandırmasını ve buna uygun karar verilip verilmediğini, gerekçeli karardaki değerlendirmelerindeki isabet durumunu denetleyecektir. Bunun dışında ilk derece mahkemesinin araştırmadığı, tartışmadığı, karar vermediği bir hususta, temyiz mercii onun yerine geçerek karar veremez. Sahtecilik suçlarında belgenin sahte olup olmadığı ve sahte belgenin aldatıcı nitelikte olup olmadığı hususunun dosyada bulunan ve delil niteliğinde olan belge incelenerek Yargıtayca sonuçlandırılıp verilen mahkumiyet kararının onanması yoluna gidilmesi, dolaylı biçimde gerekçe yazmadan hükümlülük kararı verilebilmesinin de yolunu açmakta; gerekçesiz kararların bu yöndeki eksikliğinin bozma sebebi yapılmaması anlamına da gelmektedir. Çünkü Anayasanın 141 ve CMK’nın 34. maddeleri uyarınca, kararların gerekçeli olması gerekir. CGK kararlarında mahkeme kararlarının gerekçeli olmasına istikrarlı bir şekilde vurgu yapılmış, yargıtay özel dairelerince de aynı husus bir çok kararda tutarlı bir şekilde vurgulanmıştır. (CGK.02.10.2007, 2007-9/160, 2007/192) Anılan Anayasa ve yasa hükümleri uyarınca mahkeme kararlarında bulunması zorunlu olan gerekçe, verilen hükmün dayanaklarının akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun olarak izah edilmesidir. Yasal ve yeterli olmayan, dosya içeriğine uymayan bir gerekçeyle karar verilmesi hem kanun koyucunun amacına uygun düşmeyecek, hem de tarafları tatmin etmeyerek uygulamada keyfiliğe yol açacaktır. (CGK. 14.01.2014, 68-3; CGK. 05.03.2013, 1585-88; CGK. 17.06.2014, 301-329; CGK. 25.03.2014, 656-141; CGK.10.06.2014, 768-317; CGK.27.05.2014, 803-287; CGK. 25.03.2014, 656-141 sayılı kararları) Kararın gerekçeli olması demek, mahkemenin mahkumiyet sonucuna ulaşırken geçtiği aşamaları ve vardığı sonuca ulaşmadaki kanaat ve değerlendirmelerini gerekçeye yansıtması zorunluluğu anlamına gelmektedir. Şayet aldatıcılık niteliği yerel mahkemede ele alınıp değerlendirilmemiş ise bu yön kararın gerekçesinde de yok demektir. Olmayan gerekçe üzerinden verilmiş bir mahkumiyet kararının doğru olduğunun faraziyelere dayanarak sonuçlandırılması yerinde değildir. Bu şekilde bir kabulün usul ekonomisi açısından haklı görüneceği savunulsa da, usul ekonomisi ancak ilk derece mahkemeleri bakımından geçerli kabul edilebilir. Hukuk birliğini sağlamakla görevli bulunan temyiz mahkemesinde usul ekonomisi gözetilerek eksik hususların görmezden gelinmesi, mahkemece değerlendirilmemiş olan delillere dayanarak gerekçesiz kurulan hükümlerin onanması, hukuk uygulamasında birliğin sağlanmasını temin etme fonksiyonu ile bağdaşmamaktadır. Doğrudan maddi ceza hukuku incelemesi yapmaması gereken temyiz mahkemesinin hem maddi mesele incelemesine girmesinin kabulüne; hem de daha ileri giderek maddi meseleyi takdir bakımından ilk derece mahkemesi yerine geçerek delil takdiri yapıp sonuca ulaşmak gibi bir hataya düşülmesine yol açılmış olur. Üstelik bu durum, mahkeme kararının gerekçesiz olması da görmezden gelinerek hukuk ilkelerinin fiilen askıya alınması anlamına gelmektedir. Sonuç olarak, sanık hakkında hükümlülük kararı verilen durumlarda, işin Yargıtayda çözümlenmesi yargılamayı kısa sürede sonuçlandırmak bakımından yerinde gibi görünmekte ise de, bu tür bir uygulama verilen hüküm üzerine sanığın bunu temyiz edebilme hakkının ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Yasada olmayan bir yetkiyi kullanarak içtihat yoluyla açılan genişletilmiş temyiz uygulamasından dönülmesi, özellikle istinaf yasayolu tümüyle yürürlüğe girdikten sonra bu uygulamadan vazgeçilmesi gerekmektedir. III-Sahtecilik Suçuna Konu Olan Belgede Aldatıcılık Özelliği Bakımından Yapılması Gereken Değerlendirmenin Mahkemece Yapılmamış Olması Durumunda Bunun Bozma Konusu Yapılması Gerektiği TCK’nun 204. maddesinin 1. fıkrasına göre “bir resmi belgeyi sahte olarak düzenlemek, gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmek veya sahte resmi belgeyi kullanmak” resmi belgede sahtecilik suçunun maddi unsurudur. Maddenin gerekçesine göre, “sahtelikten söz edebilmek için, düzenlenen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması, başka bir deyişle, sahteliğin beş duyuyla anlaşılabilir olmaması gerekir. Özel bir incelemeye tâbi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmek gerekir.” CGK kararlarında da vurgulandığı üzere, belgelerde sahtecilik suçlarında aldatıcılık niteliğinin bulunup bulunmadığının takdir ve tayini mahkemeye aittir. Ayrıca belgede nesnel olarak aldatıcılık niteliğinin bulunması ve aldatma keyfiyetinin belgeden objektif olarak anlaşılması gerektiği, muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfalin varlığının, aldatıcılık niteliğinin varlığını göstermeyeceği kabul edilmektedir. Sahtecilikte aldatma yeteneğinin bulunup bulunmadığını takdir ve tayin etmekle görevli olan mahkemece, suça konu belge üzerinde gözlemde bulunularak özelliklerinin duruşma tutanağına yazılması, aldatıcılık niteliğinin ne şekilde oluştuğunun da kararda tartışılıp açıklanması gerekir. Temyize gönderilen dosyalarda, suça konu belgenin denetime olanak verecek şekilde dosya içinde bulundurulması, konulmamış ise tevdii yoluyla belgenin getirtilmesi istenmektedir. Burada aldatmaya elverişli nitelikte olup olmadığına ilişkin Dairece gözlem yapılması mümkündür. Bunun temel amacı, mahkemece yapılmamış olan bir incelemeyi doğrudan yaparak bir usul ekonomisi pratiği oluşturmak değil, mahkeme kararının yerinde olup olmadığını denetlemektir. Zira belgenin aldatmaya elverişli özellikte bulunduğuna ilişkin olarak, bazen bilirkişi raporu ile mahkemenin kabulü farklı olabilmektedir. Eğer mahkeme tarafından gözlem yapılıp duruşma tutanaklarına belgenin özellikleri yansıtılarak değerlendirme yapılmış ise ya da bilirkişi raporuna rağmen aldatıcılık özelliği gerekçede irdelenip tartışılarak hangi nedenle ulaşılan sonuca varıldığı açıklanmış ise bu durumda araştırılması gereken bir husus bulunmadığından, yerel mahkemenin kararı doğru bulunarak onanmaktadır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının da yerel mahkemeden farklı olarak belgenin aldatıcılık niteliğinin bulunmadığı düşüncesini tebliğnamede açıkladığı durumlarda Dairece mahkemenin kabulü doğru bulunmuşsa belge üzerinde doğrudan gözlem yapılarak denetim yapılabilir. Denetim amacıyla yapılan inceleme sonucunda mahkeme kararındaki tespitin yerinde olduğu sonucuna varılarak tebliğnamedeki düşünceye iştirak edilmediği açıklanıp karar onanmaktadır. Bu uygulamalarda isabetsizlik bulunmamaktadır. Somut olaya gelince; sanığın cezalandırılmasına esas alınan nüfus cüzdanının, sahtecilik suçundan hüküm kurulabilmesi bakımından şart olarak aranan aldatıcılık özelliğine sahip olup olmadığına ilişkin mahkemenin bir tespiti ve gözlemi bulunmadığı gibi, bu husus gerekçeli kararda da tartışılmamıştır. Dosyada bulunan bilirkişi raporunda ise belgenin özellikleri anlatılırken, “fotoğrafın belgeye yapışık vaziyette bulunmadığı”, “belge üzerindeki mühür izinin fotoğraf üzerindeki izdüşümü ile uyum sağlamadığı”, “fotoğraf hanesinde farklı zamk bakiyelerinin bulunduğu” hususları tespit olarak vurgulanmış, bu şekildeki bulgularla bir çok yönden belgenin aldatıcılık özelliği açısından yetersiz olduğu ortaya konulmuşken, sonuç kısmında belgenin aldatıcı özelliği haiz olduğu açıklanarak çelişkiye düşülmüştür. Mahkemece, öncelikle bu bilirkişi raporundaki çelişkilerin giderilmesi gerekirdi. Belgelerde sahtecilik suçlarında inceleme yetkisinin doğrudan kendisinde olduğu kabul edilen Mahkemenin, belge üzerinde inceleme yaparak bu çelişkiyi gidermesi ya da kendi değerlendirmelerini gerekçeli kararda işleyerek hüküm kurması gerekirdi. Kararda rapora atıf yapılarak mahkumiyet kararı verildiği açıklanmış ise de, bilirkişi raporundaki bulgular ile varılan sonuçlar arasındaki çelişkiler ele alınıp açıklanmamıştır. Bu çelişkili tespitler değerlendirme konusu yapılarak irdelenmesi ve sonuca ulaşılması gerekirdi. Bu yapılmaksızın ve çelişki giderilmeden karar verilmiştir. Bu çelişkilere rağmen kararın onanması değil, inceleme eksikliği ve gerekçedeki yetersizlik nedeniyle bozulmasına karar verilmesi gerekirdi. Sonuç olarak, yukarda gerekçeleri açıklanan düşüncelerle yerel mahkeme kararının bozulması gerekirken, gerekçedeki eksikliğe rağmen suç konusu belgenin Heyetçe incelenerek, aldatıcılık niteliği taşıdığından bahisle hükümlülük kararının onanması yönündeki sayın çoğunluğun kanaatlerine katılamıyorum. Üye Dr.... MUHALEFET ŞERHİDİR Dairemizin 09.05.2016 tarih, 2014/7922 Es, 2016/4223 Karar sayılı çoğunluk görüşüne aşağıdaki sebepten muhalifim. Sanığın başkasının kimlik belgesini ele geçirip kendi resmini yapıştırarak kullanması sebebiyle TCK'nun 204/1, 62/1. maddeleriyle cezalandırılmasına dair yerel mahkeme kararı usûl ve yasaya aykırıdır. Sanıktan ele geçen kimlik belgesinin plastik kaplamasının kaldırıldığı mevcut resmin sökülüp (kenarları düzgün kesilmeden resim için ayrılan bölmeye tam oturmayacak şekilde) kendisine ait resmin yapıştırıldığı, mecup plastik kaplamanın üzerine ise ikinci kez plastik kaplama yapıldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla resmin üzerinde herhangi bir mühür izi yoktur. Mühür resmi belgenin kurucu unsurudur. Nitekim Nüfus Hizmetleri Kanununun 130(2). maddesinde de “...Soğuk damga fotoğrafın üzerine gelecek ve fotoğrafın görüntüsünü bozmayacak şekilde ve nüfus cüzdanının plastikle kaplanması işleminden sonra ay-yıldıza doğru uygulanır” şeklinde emredici bir düzenleme mevcuttur. Bu açıklamalar ışığında sonradan yapıştırılan resim üzerinde mühür izi olmadığına göre belgenin aldatıcılık niteliğinden bahsedilemez. Bu sebepten usul ve yasaya aykırı yerel mahkeme kararının bozulması gerektiği görüşüyle sayın çoğunluk görüşüne muhalifim. 09.05.2016