Başvuru, başvurucular murisinin askerlik görevini ifa ettiği dönemde ölmesi üzerine vazife malullüğü aylığı bağlanması talebiyle açılan davanın hakkaniyete aykırı şekilde reddedilmesi nedeniyle yaşam hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
Başvuru, başvurucular murisinin askerlik görevini ifa ettiği dönemde ölmesi üzerine vazife malullüğü aylığı bağlanması talebiyle açılan davanın hakkaniyete aykırı şekilde reddedilmesi nedeniyle yaşam hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 14/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru dilekçesi ve ekleri ile onaylı suretleri Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Seher Caylan'ın eşi, başvurucu Ege Can Caylan'ın babası ve diğer başvurucu Mehmet Çaylan'ın oğlu olan Ç., Ankara Millî Savunma Bakanlığı Okul ve Eğitim Merkez Komutanlığında (Mamak) zorunlu askerlik görevini ifa ederken 16/6/1998 tarihinde hemoroit ameliyatı olmuştur. Ameliyatın ardından verilen bir haftalık istirahat sonunda Ç. yeniden kontrole gitmiş ve birliğine geri gönderilmiştir. Ertesi gün başlayan kusmalarının artarak devam etmesi üzerine revirde yapılan kontroller sonrasında sevk edildiği Ankara Gülhane Eğitim ve Araştırma (GATA) Hastanesinde kendisine tonsilit teşhisi konulan Ç., ilaç verilerek birliğine gönderilmiştir. Ertesi gün Ç.nin kusmalarının devam etmesi üzerine kendisine serum bağlanmış, saat 00 civarında hareketsiz yattığının görülmesi üzerine sevk edildiği GATA Hastanesinde 27/6/1998 tarihinde ölmüştür. A. Ceza Soruşturması Süreci Olayla ilgili olarak Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askerî Savcılığı (Askerî Savcılık) tarafından başlatılan soruşturmada İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı İhtisas Kurulundan (ATK) rapor alınmıştır. ATK'nın 27/11/1998 tarihli raporunun ilgili kısmı şöyledir: ''...[M]üteveffanın otopside tanımlanan bulgulara göre harici travmatik bir tesirle öldüğünün tıbbi delillerinin bulunmadığı, toksikolojik incelemede tespit edilen oranlara göre zehirlenerek öldüğünün de tıbbi bulgularının bulunmadığı, müteveffanın otopside tespit edilemeyen ve kendinde mevcut bir hastalıktan dolayı öldüğü... [anlaşılmıştır.] '' Askerî Savcılık, ATK raporunda yer alan tespit ve görüşlere dayanarak 12/2/1999 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Bu karara yapılan itiraz sonucunda cerrahi servisinde hemoroit tedavisi ile ilgili klinik kayıtlarının temin edilerek kayıtlarla birlikte yeniden ATK'dan rapor aldırılmasına karar verilmiştir. Soruşturmada eksik hususlar yerine getirildikten sonra tüm dosya yeniden ATK'ya gönderilmiştir. ATK'nın 9/6/1999 tarihli raporunun ilgili kısmı şöyledir: '' ...[M]üteveffanın ölümüne yakın üst solunum yolu enfeksiyonu bulunduğunun kabulü gerektiği ve hemoroid ligasyonu sonrası kontrol muayenesinde patoloji saptanmadığına, otopsisinde de herhangi emboliye ait değişim gözlenmediğine göre ölümünde, yapılan hemoroid ameliyatının etkisi olduğunun delilleri bulunmadığı, kurulun önceki kararına ilave edecek bir husus bulunmadığı...[anlaşılmıştır.]'' Askerî Savcılık burada yer alan tespit ve sonuçlara atfen Ç.nin ölüm olayı hakkında adli yönden soruşturma yapmayı gerektirecek şüpheli bir durum, delil ve emare bulunmadığı gerekçesiyle 30/12/1999 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. B. İdari Yargıda Açılan Dava Süreci Başvurucular, askerlik görevini ifa ettiği dönemde vefat eden Ç.nin vazife malulü olarak kabul edilmesi için Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığına (SGK) 5/1/2016 tarihinde, 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu'na göre talepte bulunmuştur. Başvurucuların bu talepleri reddedilmiştir. Başvurucular, başvurularının reddine dair kararın iptali için Ankara İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) iptal ve tam yargı davası açmıştır. Başvurucular dava dilekçesinde şu hususları ileri sürmüştür:- ATK'nın 1998 ve 1999 yıllarında verdiği iki raporda Ç.nin ölümünün otopside tespit edilemeyen, kendisinde mevcut bir hastalığın kabul edilmesi gerektiğine ilişkin değerlendirmeler yapılmışsa da Ç.nin askerlik hizmetine başlamasından önce alınan raporlarında herhangi bir sağlık sorununun bulunduğuna dair bulgular yoktur. Ç.de kendilerinin de bildiği bir sağlık sorunu mevcut değildir. - Ç. tam teşekküllü sağlık kontrollerinden tam ve sağlıklı olarak geçtikten sonra askerlik kamu hizmet ve görevini icra etmek üzere Türk Silahlı Kuvvetlerin bünyesinde dâhil olmuştur. Ç.nin bu görevi icrası sırasında davaya konu rahatsızlıkları olmuş ve bu hastalıklar sonucunda vefat etmiştir. Bununla birlikte yapılan tıbbi tespit ve kontroller sonucunda düzenlenen belgelere ve ATK incelemelerine göre Ç.nin ölüm sebebine ilişkin tam bir teşhis yapılamamıştır. Bu nedenle Ç.nin askerlik görevinin ifası sırasında ölmesi nedeniyle idarenin sorumluluğu bulunmaktadır. - Danıştayın benzer olaylar nedeniyle verdiği bazı kararlarda idarenin sorumlu olduğu kabul edilerek ilgililer vazife malulü sayılmıştır.- Ç.nin ölümü nedeniyle 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile 5434 sayılı Kanun'da açıkça aylık bağlanamayacağı belirtilen hâller mevcut değildir. Mahkeme 15/5/2017 tarihinde verdiği kararda dava konusu işlemin iptaline ve yoksun kalınan parasal hakların idareye başvuru tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faiziyle birlikte başvuruculara ödenmesine hükmetmiştir. Kararın yukarıda özetlenen ceza soruşturmasına dair bilgilere yer verildikten sonraki ilgili kısmı şöyledir: ''...[M]üteveffanın askere elverişlidir raporuyla askerlik hizmetine başladığı, askerlik hizmeti süresince oluşan rahatsızlığının idarece tedavi süreci ile bilinmesine rağmen koruyucu veya önleyici bir tedbir alınmadığından, müteveffanın ölümünün askerliğin sebep tesiri ile gerçekleştiği sonucuna varılmaktadır. Bu durumda, dava dosyasındaki bilgi ve belgeler ile yukarıda aktarılan mevzuat hükümlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesinden, ...[Ç.nin] askerlik hizmet ve görev süresi esnasında vefat ettiği, gerçekleşen ölüm olayının da askerlik görevinin neden ve etkisiyle gerçekleştiği anlaşıldığından [Ç.nin] vazife malulü sayılarak geride kalan hak sahiplerine aylık bağlanması gerekirken başvurunun reddine ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık görülmemiştir.'' Anılan karara karşı yapılan istinaf başvurusu üzerine Ankara Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi (İstinaf Dairesi) İdare Mahkemesinin verdiği kararın kaldırılmasına ve davanın reddine karar vermiştir. Kararın yukarıda özetlenen ceza soruşturmasına dair bilgilere yer verildikten sonraki ilgili kısmı şöyledir: ''...[M]aluliyet ve vazife maluliyeti halleri, 5434 sayılı Kanunun 44 ve 45'inci maddelerinde düzenlenmiş olup, vazife maluliyeti hükümlerinin uygulanabilmesi için, maluliyet halinin ilgilinin vazifesinin sebep ve tesiri ile ortaya çıkmış olması gerekmektedir. Aksi takdirde, askerlik görevinin sebep ve tesirinin silah altına alınan ve her askere aynı etkiyi yapması dışında kişinin bünyesinden kaynaklı olarak ortaya çıkabilecek hastalıkların vazifeden kaynaklanmış olduğunu kabul etmek gerekir ki, bunun da 5434 sayılı Kanunun bu konuda öngördüğü ilke ve esaslara uygun düşmeyeceği açıktır.Dava dosyasında mevcut tüm bilgi ve belgelerin incelenmesinden, davacıların murisinin askerlik vazifesinin sebep ve tesiri ile rahatsızlandığı bu sebeple vefat ettiği hususunda somut bir tespit bulunmamaktadır.Buna göre, bünyesinden kaynaklı bir sebeple öldüğü anlaşılan davacılar murisinin vazife malülü sayılmasına olanak bulunmadığından, davalı idarece tesis olunan işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.'' Kesinleşen bu kararın başvurucular vekiline 23/7/2018 tarihinde tebliğ edilmesi üzerine başvurucular 14/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 5434 sayılı Kanun’un mülga maddesinde malullük şu şekilde tanımlanmıştır:''Her ne sebep ve suretle olursa olsun vücutlarında hasıl olan arızalar veya düçar oldukları tedavisi imkansız hastalıklar yüzünden vazifelerini yapamayacak duruma giren iştirakçilere (malul) denir ve haklarında bu kanunun malullüğe ait hükümleri uygulanır.'' 5434 sayılı Kanun'un mülga maddesinde vazife malullüğü ve vazife malulü şu şekilde tanımlanmıştır:''44 üncü maddede yazılı malullük; a) İştirakçilerin vazifelerini yaptıkları sırada vazifelerinden doğmuş olursa; b) Vazifeleri dışında kurumların verdiği her hangi bir kuruma ait başka işleri yaparken, bu işlerden doğmuş olursa; c) Kurumların menfaatini korumak maksadiyle bir iş yaparken o işten doğmuş olursa (Maksadın ilgili kurumlarca kabul edilmesi şartıyla); ç) Fabrika, atelye ve benzeri işyerlerinde, işe başlamadan evvel iş sırasında veya işi bitirdikten sonra, o işyerinde husule gelen ve yine o işyerinin mahiyetinden veya çalışma konusundan ileri gelen kazadan doğmuş olursa; buna (Vazife malullüğü) ve bunlara uğrıyanlara da (Vazife malulü) denir.'' 5434 sayılı Kanun'un mülga maddesi şöyledir:''Vazife malullükleri:a) Keyif verici içki ve her çeşit maddeler kullanmaktan;b) Kanun, tüzük ve emir dışında hareket etmiş olmaktan;c) Yasak fiilleri yapmaktan;ç) İntihara teşebbüsten;d) Her ne suretle olursa olsun kendisine veya başkalarına menfaat sağlamak veya zarar yapmak maksadından; doğmuş olursa bunlara uğrayanlar hakkında (adi malullük) hükümleri uygulanır.'' B. Uluslararası Hukuk 2001 yılında zorunlu askerlik görevinin ifası sırasında silahla meydana gelen şüpheli ölüm olayına ilişkin olarak Beker/Türkiye (B. No: 2003/27866/03) davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ceza soruşturmasındaki bazı sorunlara işaret ederek şüpheli ölüm olayının maddi koşullarının ilgili makamlar tarafından açıklanamadığı gerekçesiyle yaşam hakkının ihlaline kararı vermiştir. Kararın "Olay ve Olgular" kısmı ile soruşturmadaki bazı eksikliklere dair tespitlere yer verildikten sonra yaşam hakkı yönünden yapılan değerlendirmelerin ilgili kısmı şöyledir: ''...[A]İHM, yukarıda kaydedilenleri göz önüne aldığında, ulusal düzeyde yürütülen soruşturmanın açıkça yetersiz olması ve birçok soruyu cevapsız bırakması nedeniyle Beker’in intihar ettiğini kabul etmenin mümkün olmadığı sonucuna varır. Diğer yönde karar vermek, aşağıda kaydedilen ve olası olmayan şu iki senaryodan birini kabul etmek anlamına gelecektir:– Beker, sağ elini kullanarak kendisini, başının sol kısmından vurdu ve tetiği iki kez daha çekti; ya da – İlk defasında isabet ettiremedi, ikinci kez ateşlediğinde kendisini, başının sol kısmından vurdu ve sonra tetiği bir kez daha çekti ancak silah ateşlenmedi.Ayrıca, yetkili makamlar soruşturmaya son vererek başvuranları, yakın akrabaları olan Beker’in neden, nasıl ve kim tarafından öldürüldüğünü anlama ve bu hususta ikna olma fırsatından yoksun bırakmışlardır. Soruşturmanın titizlikle yürütülmediği, varılan sonucun mantığa aykırı olduğu, soruşturmanın yeniden açılması hususundaki isteksizlik ve Hükümet’in tatmin edici açıklamalarda bulunmadığı göz önüne alındığında, başvuranların soruşturmanın cinayet gibi kötü bir açıklamayı gizliyor olduğunu düşünmesi mazur görülebilir.AİHM, yukarıda kaydedilenler ışığında, ulusal makamların [B.nin] ölümüne ilişkin gerçekleri ortaya çıkaran bir soruşturma yürütmediği kanaatine varır. Sonuç olarak, Hükümet’in Beker’in ölümüne ilişkin makul bir açıklama getiremediği ve Devlet’in, sorumluluğu üstlenmesi gerektiği kanısına varır. Bu nedenle, Beker’in ölümüne ilişkin olarak AİHS’nin maddesi ihlal edilmiştir.'' Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: “Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir...” AİHM içtihatlarına göre bir mahkemenin davaya yaklaşımının mahkemenin başvurucunun iddialarına yanıt vermekten ve temel şikâyetlerini incelemekten kaçınmasına neden olması hâlinde Sözleşme'nin maddesi davanın hakkaniyete uygun bir biçimde incelenmesi hakkı bakımından ihlal edilmiş olur (Kuznetsov/Rusya, B. No: 184/02, 11/1/2007, §§ 84, 85). Sözleşme’deki hakların etkili bir biçimde korunması için davaya bakan mahkemelerin Sözleşme’nin maddesine göre “tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi” vardır (Dulaurans/Fransa, B. No: 34553/97, 21/3/2000, § 33). Bununla birlikte belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri değerlendirme ve gösterilmek istenen delilin davayla ilgili olup olmadığına karar verme yetkisi esasen derece mahkemelerine aittir (Barbera Messegue ve Jabardo/İspanya, B. No: 10590/83, 6/12/1988, § 68). Derece mahkemeleri, kararların yapısı ve içeriği ile ilgili olarak geniş bir takdir yetkisine sahiptir. Özellikle taraflarca ileri sürülen kanıtların kabulü ve değerlendirilmesi öncelikle derece mahkemelerinin görevidir (Van Mechelen ve diğerleri/Hollanda, B. No: 21363/93, 21364/93, 21427/93, 22056/93, 23/4/1997, § 50). Bu nedenle açık bir keyfîlik olmadıkça belirli bir kanıt türünün kabul edilebilir olup olmadığına, değerlendirme şekline veya aslında başvurucunun suçlu olup olmadığına karar vermek AİHM'in görevi değildir (Garcia Ruiz/İspanya, B. No: 30544/96, 21/1/1996, § 28).