Başvuru, orman kadastrosuyla orman olarak tespit edilen taşınmaza ilişkin olarak açılan tescil davasının hak düşürücü süre gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiasına ilişkindir.
Başvuru, orman kadastrosuyla orman olarak tespit edilen taşınmaza ilişkin olarak açılan tescil davasının hak düşürücü süre gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiasına ilişkindir. Başvuru 26/3/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucular, 3/7/2012 tarihinde vefat eden Fatma Ersoy'un yasal mirasçılarıdır. Başvurucular Ahmet Ersoy, Ali Ersoy, Hasan Ersoy, Hayri Ersoy, Kemal Ersoy ve Mehmet Ersoy sırasıyla 1965, 1961, 1957, 1963, 1968 ve 1952doğumlu olup Antalya ili Alanya ilçesi Türkler beldesinde ikamet etmektedirler. Başvurucular, Antalya ili Alanya ilçesi Türkler beldesinde bulunan ve 1956-1957 yıllarında yapılan arazi kadastrosunda tespit dışı bırakılan iki adet taşınmazın 60-70 yıldır zilyetlikleri altında bulunduğunu ileri sürmektedirler. Taşınmazın bulunduğu Türkler beldesinde 1984-1987 yıllarında 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanunu'nun 2/B maddesi uyarınca orman kadastrosu çalışması yapılmıştır. Söz konusu çalışma sonucunda değinilen iki adet taşınmazın orman sınırları içinde kaldığı tespit edilmiştir. Anılan tespit 12/8/1987 tarihinde köy cami duvarına asılmak suretiyle ilan edilmiştir. Başvurucular murisi tarafından daha önce ihtilaf konusu taşınmazlar ile aynı bölgede bulunan 831,71 m² ve 5904,50 m² büyüklüğündeki iki taşınmaza ilişkin olarak 10/6/1991 tarihinde açılan tapu iptali ve tescil davası sonucu 7/6/2002 tarihinde kesinleşen karar ile anılan taşınmazların başvurucular murisi adına tesciline karar verilmiştir. Başvurucular murisi tarafından 27/3/2003 tarihli dilekçe ile Alanya Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) ihtilaf konusu taşınmazların, adına tescil edilmesi istemiyle dava açılmıştır. Dava dilekçesinde, anılan taşınmazların imar ve ihya edilerek tarıma elverişli hâle getirildiği, üzerinde dört ev inşa edildiği ve meyve ağaçları dikildiği, bu nedenle başvurucular murisi adına tescili gerektiği belirtilmiştir. Mahkemece 23/2/2006 tarihinde fen, orman ve ziraat bilirkişileriyle birlikte taşınmaz mahallinde keşif yapılmıştır. Keşifte dinlenen mahalli bilirkişi, taşınmazların 35-40 yıldan beri başvurucular murisinin zilyetliğinde bulunduğunu ve murisin eşinin (başvurucuların babasının) taşınmazları tarıma elverişli hâle getirdiğini beyan etmiştir. Ziraat bilirkişisi tarafından düzenlenen raporda, taşınmazların tarım arazisi olduğu ve özel mülkiyete konu olabileceği ifade edilmiştir. Orman mühendisi tarafından düzenlenen raporda, taşınmazların 13/2/1988 tarihinde kesinleşen orman sınırları içinde kaldığı ve orman sayılan yerlerden olduğu görüşü açıklanmıştır. Mahkeme, iki bilirkişi raporu arasında çelişki bulunduğunu değerlendirerek bir ziraat mühendisi ve üç orman mühendisi ile birlikte tekrar keşif yapmıştır. Orman mühendislerince düzenlenen raporda, taşınmazın kadimden beri tarım arazisi olduğu, toprağın orman karakteri taşımadığı, taşınmazın evveliyatında orman sayılan yerlerden olmadığı belirtilmiştir. Ziraat mühendisi tarafından düzenlenen raporda da taşınmazın ormanla bir ilgisinin bulunmadığı, toprağın tarım arazisi karakteri taşıdığı düşüncesi izhar edilmiştir. Fen bilirkişisi raporunda ise taşınmazın toplam alanın 018,14 m² olduğu, ancak 172,03 m²'lik bölümünün daha önce 1958 tarihli Kadastro Mahkemesi kararıyla orman olarak tespit edildiği ifade edilmiştir. Mahkemece bu defa da Süleyman Demirel Üniversitesinden biri ziraat mühendisliği bölümünden diğeri de orman mühendisliği bölümünden iki akademisyenle birlikte 17/9/2007 tarihinde yeniden keşif yapılmıştır. Söz konusu bilirkişilerce düzenlenen raporda, taşınmazların evveliyatında orman sayılmayan makilik vasfında olan yerlerden olduğu, toprak özelliği bakımından yandaki devlet ormanıyla aynı mahiyette bulunmayıp aksine tarım arazileriyle aynı karakterde olduğu, taşınmazların hiçbir zaman orman vasfı taşımadığı kanaati belirtilmiştir. Mahkeme 3/4/2008 tarihli kararıyla davanın kısmen kabulü ile taşınmazların, mahkeme kararıyla orman olduğu tespit edilen 172,03 m²'lik kısmı dışındaki bölümlerin başvurucular murisi adına tesciline, 172,03 m²'lik bölüm yönünden ise davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, mahalli bilirkişi beyanı ile teknik bilirkişi raporlarına dayanıldığı ifade edilmiştir. Kararın temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Dairesince (Daire) 2/2/2010 tarihli kararla ilk derece mahkemesi kararı bozulmuştur. Kararın gerekçesinde, dosyada bulunan orman kadastro harita ve tutanaklarında çekişmeli yerin devlet malı olarak sınırlandırıldığı ve davacının süresinde itirazda bulunmaması nedeniyle orman kadastrosunun kesinleştiğine işaret edilmiştir. 6831 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasındaki hak düşürücü sürenin geçtiği ve orman kadastrosunun sınırlarının hiçbir makam ve merci tarafından değiştirilemeyeceğinin ifade edildiği gerekçede, daha önce orman kadastrosuyla orman olarak tespit edilen yerin bilirkişilerin yorumuna dayalı olarak orman olmadığının kabulüyle hüküm kurulmasının isabetsiz olduğu belirtilmiştir. Karar düzeltme istemi Dairenin 24/5/2010 tarihli ilamıyla reddedilmiştir. Bozma kararına uyan Mahkeme 20/1/2011 tarihli kararla davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, yöreye ilişkin orman kadastrosunun 1987 yılında kesinleştiği hatırlatıldıktan sonra bilirkişi raporlarında taşınmazların, kadastrosu kesinleşen orman sınırları içesinde kaldığının saptandığı vurgulanmıştır. Başvurucular murisinin hak düşürücü süre içinde dava açmadığını belirten Mahkeme, orman vasfı kesinleşen taşınmazların özel mülkiyete konu olamayacağı sonucuna ulaşmıştır. Söz konusu karar, Dairenin 11/2/2013 tarihli kararıyla onanmıştır. Başvurucular murisinin 3/7/2012 tarihinde vefatı nedeniyle yasal mirasçı olan başvurucular kararın düzeltilmesi isteminde bulunmuşlardır. Karar düzeltme dilekçesinde 21/6/1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun askı ilan süreleri ve tespit sürelerine ilişkin hükümlerinin Anayasa'ya aykırı olduğu savunulmuştur. Başvuruculara göre tebligatın şahsen yapılması gerekmektedir. Bu arada başka bir mahkeme tarafından, 6831 sayılı Kanun'un, 5/11/2003 tarihli ve 4999 sayılı Kanun'un maddesiyle değiştirilen maddesinin birinci fıkrasının, "Bu müddet içinde itiraz olmaz ise komisyon kararları kesinleşir. Bu süre hak düşürücü süredir." biçimindeki üçüncü ve dördüncü cümlelerinin Anayasa'nın ve maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptalleri istemiyle Anayasa Mahkemesine yapılan itiraz başvurusu sonucu, Anayasa Mahkemesince 22/5/2013 tarihli ve E.2012/108, K.2013/64 sayılı kararla anılan hükümler iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesine göre "Tutanakların askı suretiyle ilan edilerek başlayan ve ilgililere şahsen yapılan tebliğ hükmünde olduğu kabul edilen bir aylık hak düşürücü süre, tapusuz gayrimenkul sahiplerinin kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak dava açma hakkını ortadan kaldırdığından, kişilerin mülkiyet haklarının sona ermesine sebep olmaktadır. Bu niteliği ile itiraz konusu kural, kişisel yarar ile kamu yararı arasındaki dengeyi bozarak, hak arama özgürlüğünün ve mülkiyet hakkının ölçüsüz biçimde sınırlandırılmasına, hakkın özüne dokunarak kullanılamaz hale gelmesine yol açacak niteliktedir." Kararın düzeltme istemi Dairenin 25/11/2013 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Bu karar, 25/2/2014 tarihinde başvuruculara tebliğ edilmiştir. Başvurucular 26/3/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuat ve Mahkeme Kararları 6831 sayılı Kanun’un maddesinin 22/5/1987 tarihli ve 3373 sayılı Kanun'un maddesiyle değiştirilen birinci fıkrası şöyledir: “Orman kadastro komisyonlarınca düzenlenen tutanakların askı suretiyle ilânı, ilgililere şahsen yapılan tebliğ hükmündedir. Tutanak ve kararlara karşı askı tarihinden itibaren altı ay içinde kadastro mahkemelerine, kadastro mahkemesi olmayan yerlerde kadastro davalarına bakmakla görevli mahkemeye müracaatla sınırlamaya ve bu Kanunun 2 nci maddesine göre orman sınırları dışına çıkarma işlemlerine Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı ile hak sahibi gerçek ve tüzelkişiler itiraz edebilir. Bu müddet içinde itiraz olmaz ise komisyon kararları kesinleşir. Bu süre hak düşürücü süredir. Ancak, tapulu gayrimenkullerde tapu sahiplerinin, 10 yıllık süre içerisinde dava açma haklan mahfuzdur.” 6831 sayılı Kanun’un 5/11/2003 tarihli ve 4999 sayılı Kanun'un maddesiyle değiştirilen maddesinin birinci fıkrası şöyledir: : “Orman kadastro komisyonlarınca düzenlenen tutanakların askı suretiyle ilânı, ilgililere şahsen yapılan tebliğ hükmündedir. Tutanak, harita ve kararlara karşı askı tarihinden itibaren bir ay içinde kadastro mahkemelerine, kadastro mahkemesi olmayan yerlerde kadastro davalarına bakmakla görevli mahkemeye müracaatla sınırlamaya ve 2 nci maddeye göre orman sınırları dışına çıkarma işlemlerine Çevre ve Orman Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü ve hak sahibi gerçek ve tüzel kişiler itiraz edebilir. Bu müddet içinde itiraz olmaz ise komisyon kararları kesinleşir. Bu süre hak düşürücü süredir. Ancak, tapulu gayrimenkullerde tapu sahiplerinin, on yıllık süre içerisinde dava açma hakları mahfuzdur." Anayasa Mahkemesinin, 6831 sayılı Kanun'un 4999 sayılı Kanun'un maddesiyle değiştirilen maddesinin birinci fıkrasının "Bu müddet içinde itiraz olmaz ise komisyon kararları kesinleşir. Bu süre hak düşürücü süredir." biçimindeki üçüncü ve dördüncü cümlelerinin iptaline ilişkin 22/5/2013 tarihli ve E.2012/108, K.2013/64 sayılı kararının gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir: “Kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla, sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve tasarruf olanağı veren mülkiyet hakkı, Anayasa'nın maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış ve bu hakka ancak kamu yararı nedeniyle ve kanunla sınırlama getirilebileceği belirtilmiştir. Anayasa'nın maddesinde, hak arama özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri mahkemeye erişim hakkıdır. Mahkemeye erişim hakkı, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar verme yetkisine sahip bir mahkeme önüne götürülmesi hakkını da kapsar. Anayasa'nın maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da, Anayasa'nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların sınırlandırılması da mümkün olabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanım koşullarına ilişkin bir kısım düzenlemelerin hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak, bu sınırlamalar Anayasa'nın maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz.Anayasa'nın maddesine göre temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz.Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlükleri büyük ölçüde kısıtlayan ve kullanılamaz hale getiren sınırlamalar hakkın özüne dokunur. Temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları gibi güvenceler hep demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir. Bu nedenle, temel hak ve özgürlükler, istisnai olarak ve ancak özüne dokunmamak koşuluyla demokratik toplum düzeninin gerekleri için zorunlu olduğu ölçüde ve ancak kanunla sınırlandırılabilirler. Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olması düşünülemez. Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması gerekir.Hak arama özgürlüğü demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından biri olup tüm bireyler açısından mümkün olan en geniş şekilde güvence altına alınmalıdır. Diğer taraftan, hukuki işlem ve kuralların sürekli dava tehdidi altında bulunması hukuk devletinin unsurları olan hukuki istikrar ve hukuki güvenlik ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu nedenle hak arama özgürlüğü ile hukuki istikrar ve hukuki güvenlik gerekleri arasında makul bir denge gözetilmelidir. Dava konusu kuralla getirilen süre sınırlamasının, kamu düzeniyle ilgili olan kadastro işlemlerinin hızlandırılmasını ve düzenli bir tapu sicilinin oluşmasını amaçladığı anlaşılmaktadır. Orman kadastro tutanaklarının her an dava tehdidi altında bulunması, tutanakların kesinleşmesine engel olarak kamu hizmetinin aksamasına neden olacağından, açılacak davalar için bir süre sınırlaması getirilmesinde kamu yararı bulunmaktadır. Tutanakların askı suretiyle ilan edilerek başlayan ve ilgililere şahsen yapılan tebliğ hükmünde olduğu kabul edilen bir aylık hak düşürücü süre, tapusuz gayrimenkul sahiplerinin kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak dava açma hakkını ortadan kaldırdığından, kişilerin mülkiyet haklarının sona ermesine sebep olmaktadır. Bu niteliği ile itiraz konusu kural, kişisel yarar ile kamu yararı arasındaki dengeyi bozarak, hak arama özgürlüğünün ve mülkiyet hakkının ölçüsüz biçimde sınırlandırılmasına, hakkın özüne dokunarak kullanılamaz hale gelmesine yol açacak niteliktedir.Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de 2009 günlü, 'Rimer ve diğerleri/Türkiye' kararında, Kanun'da orman kadastro komisyonlarınca düzenlenen tutanaklara karşı dava açmak için öngörülen sürenin ancak ilgili şahsın etkin ve yeterli bir şekilde bilgi sahibi olmasından sonra başlayabileceği, bu tutanakların köy kahvesinde ilan edilmesinin doğru ve gerektiği şekilde tebliğ için yeterli olmadığı, tabiat ve ormanların, daha genel anlamda çevrenin korunması amacıyla mülkiyet hakkı gibi bazı temel haklara müdahalede bulunulabileceği ancak mülkün gerçek değerine göre makul kabul edilebilecek bir tazminat ödemeden mülkiyetten mahrum bırakmanın 1 No'lu Ek Protokol'ün maddesi bakımından aşırı zarar oluşturduğu, dolayısıyla, mülk sahiplerine hiçbir tazminat ödenmemesinin, kamu yararı ile temel insan haklarının korunması arasında oluşturulması gereken doğru dengeyi başvuranlar aleyhine bozduğu sonucuna varmıştır." 6831 sayılı Kanun’un maddesinin 26/2/2014 tarihli ve 6527 sayılı Kanun'un maddesiyle değişik birinci fıkrası şöyledir: : “Orman kadastro komisyonlarınca alınan kararlara ilişkin düzenlenen tutanak ve haritalar askı suretiyle otuz gün süre ile ilan edilir. Bu ilan ilgililere şahsen yapılan tebliğ hükmündedir. Tutanak ve haritalara karşı itirazı olanlar; askı tarihinden itibaren otuz gün içinde kadastro mahkemelerinde, kadastro mahkemesi olmayan yerlerde kadastro davalarına bakmakla görevli mahkemelerde dava açabilirler. İlan süresi geçtikten sonra, dava açılmayan kararlara ilişkin düzenlenen tutanak ve haritalar kesinleşir. Orman kadastro komisyonlarınca düzenlenen tutanak ve haritaların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak Hazine hariç itiraz olunamaz ve dava açılamaz." Orman Kadastro Tespitlerine Karşı Dava Açılması ve Tespitlerin Kesinleşmesi 6831 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının 22/5/1987 tarihli ve 3373 sayılı Kanun'un maddesiyle değişik hâline göre orman kadastro komisyonlarınca düzenlenen tutanakların askı suretiyle ilânı, ilgililere şahsen yapılan tebliğ hükmünde olup tutanak ve kararlara karşı askı tarihinden itibaren altı ay içinde kadastro mahkemelerine, kadastro mahkemesi olmayan yerlerde kadastro davalarına bakmakla görevli mahkemeye müracaatla sınırlamaya ve bu Kanunun maddesine göre orman sınırları dışına çıkarma işlemlerine hak sahibi gerçek ve tüzelkişiler itiraz edebilir. Bu müddet içinde itiraz olmaz ise komisyon kararlarının kesinleşmesi öngörülmüştür. Fıkrada bu sürenin hak düşürücü nitelikte olduğu ifade edilmiştir. Ancak, tapulu gayrimenkullerde tapu sahiplerinin, on yıllık süre içerisinde dava açma hakları mahfuz tutulmuştur. Dolayısıyla 6831 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının 4999 sayılı Kanun'un maddesiyle değiştirilmeden önceki hâli uyarınca tapusuz gayrimenkuller yönünden, kadastro tespit tutanaklarının askıya çıkarılmasından itibaren altı ay içinde dava açılmaması nedeniyle kesinleşen tespitlere karşı kadastro tespitinden önceki nedenlere dayanılarak dava açılması imkânı bulunmamaktadır. 6831 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrası 4999 sayılı Kanun'un maddesiyle değiştirilmiştir. Deşiklikle askı ilan süresi altı aydan bir aya indirilmekle birlikte, askı suretiyle ilanın tebliğ hükmünde olduğu, süresi içinde itirazda bulunulmaması üzerine tespitlerin kesinleşeceği, itiraz süresinin hak düşürücü süre olduğu hususları aynen korunmuştur. Ayrıca, maddenin yeni hâlinde, tapulu gayrimenkullerde tapu sahiplerinin, on yıllık süre içerisinde dava açma haklarını saklı tutan hüküm de aynı şekilde varlığını sürdürmüştür. Bu itibarla, fıkranın 4999 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikten sonraki hâline göre de tapusuz gayrimenkuller yönünden, kadastro tespitlerine karşı, tespitlerin kesinleşmesinden sonra dava açılması imkânının bulunmadığı söylenebilir. Anayasa Mahkemesinin 22/5/2013 tarihli ve E.2012/108, K.2013/64 sayılı kararıyla 6831 sayılı Kanun'un maddesinin birinci fıkrasının 4999 sayılı Kanun'un maddesiyle değişik hâlinde yer alan "Bu müddet içinde itiraz olmaz ise komisyon kararları kesinleşir. Bu süre hak düşürücü süredir." biçimindeki üçüncü ve dördüncü cümleleri iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesinin kararı üzerine, anılan fıkra26/2/2014 tarihli ve 6527 sayılı Kanun'un maddesiyle yeniden düzenlenmiştir. Kuralın yeni hâlinde, askı ve ilanın tebliğ hükmünde olduğu ve ilan süresi geçtikten sonra tespitlerin kesinleşeceğine ilişkin hükümler, madde metninde yer almıştır. Değişiklikle bir ay şeklindeki itiraz süresi otuz gün olarak yeniden düzenlenmiştir. Buna karşılık, bu sürenin hak düşürücü nitelikte olduğuna ilişkin hükme, yeni düzenlemede yer verilmemiştir. Ayrıca sadece tapulu gayrimenkul malikleri yönünden saklı tutulan on yıl içinde dava açma hakkı, bütün gayrimenkullere teşmil edilmiştir. Buna göre orman kadastro komisyonlarınca düzenlenen tutanak ve haritaların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, tapulu veya tapusuz gayrimenkul ayrımı olmaksızın kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak dava açılabilir.B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin birinci fıkrasının ilgili bölümü şöyledir: “Herkes, medeni hak ve yükümlülükleri hakkında karar verilmesi için ... kanun tarafından kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı merciinde makul bir süre içinde adil ve kamuya açık bir şekilde yargılanma hakkına sahiptir. " Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme'nin maddesinin fıkrasının, açık bir biçimde mahkeme veya yargı merciine erişim hakkından söz etmese de maddede kullanılan terimler bir bütün olarak bağlamıyla birlikte dikkate alındığında, mahkemeye erişim hakkını da garanti altına aldığı sonucuna ulaşıldığını belirtmiştir (Golder/Birleşik Krallık, B. No: 4451/70, 21/2/1975, § 28-36). AİHM'e göre mahkemeye erişim hakkı Sözleşme'nin maddesinin Fıkrasında mündemiçtir. Bu çıkarsama, Sözleşmeci devletlere yeni yükümlülük yükleyen genişletici bir yorum olmayıp maddenin fıkrasının birinci cümlesinin lafzının Sözleşme'nin amaç ve hedefleri ile hukukun genel prensipleriningözetilerek birlikte okunmasına dayanmaktadır. Sonuç olarakSözleme'nin maddesinin fıkrası, herkesin medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili iddialarını mahkeme önüne getirme hakkına sahip olmasını kapsamaktadır (Golder/Birleşik Krallık, § 36). AİHM, adil yargılanmanın bir unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını, doğası gereği devletin düzenleme yapmasını gerektiren bu hakkın belli ölçüde sınırlanabileceğini kabul etmektedir. Ancak AİHM, bu sınırlamaların, kişinin mahkemeye erişimini hakkın özünü zedeleyecek şekilde ve genişlikte kısıtlamaması ve zayıflatmaması gerektiğini ifade etmektedir. AİHM'e göre, meşru bir amaç taşımayan ya da uygulanan araç ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi kurmayansınırlamalar Sözleşme'nin maddenin fıkrasıyla uyumlu olmaz (Sefer Yılmaz ve Meryem Yılmaz/Türkiye, B. No: 611/12, 17/11/2015, § 59; Eşim/Türkiye, B. No: 59601/09, 17/9/2013, § 19; Edificaciones March Gallego S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34). AİHM, dava hakkını süre sınırına bağlayan iç hukuk hükümlerinin yorumlanmasının, öncelikli olarak kamu otoritelerinin ve özellikle mahkemelerin görevi olduğunu belirtmekte, AİHM'in rolünün, bu yorumun etkilerinin Sözleşme'yle uyumlu olup olmadığının tespitiyle sınırlı olduğunu ifade etmektedir. Süre sınırı getiren kuralların uygun adalet yönetiminin güvence altına alınması amacına dayandığına işaret eden AİHM, bu kuralların veya bunların uygulanmasının, ilgililerin ulaşılabilir başvuru yollarına müracaatlarını engelleyecek mahiyette olmaması gerektiğini değerlendirmektedir. AİHM, bu bağlamda, her bir olayın, somut başvuru yolunun özellikleri ışığında ve Sözleşme'nin maddesinin birinci fıkrasının amaç ve hedefleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizmektedir (Eşim/Türkiye, § 20). AİHM bu ilkeler uyarınca, mahkemelerin dava açılabilmesi için öngörülen yasal yükümlülükleri uygularken hem yargılama adaletinin zayıflamasına yol açacak düzeyde aşırı şekilcilikten hem de kanunlarda öngörülen usule ilişkin gereklilikleri abes hâle getirecek seviyede aşırı esneklikten kaçınması gerektiğini belirtmektedir. AİHM, kuralların; belirliliği ve uygun adalet yönetimini sağlama amacına hizmet etme işlevlerini yitirmesi hâlinde ve ilgililerin, davalarının esasının yetkili mahkeme tarafından karara bağlanmasını önleyecek birtakım bariyerler oluşturma fonksiyonu görmeleri durumunda mahkemeye erişim hakkının zedeleneceğini ifade etmektedir (Eşim/Türkiye, § 21).