Başvuru, kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla yapılan icra takibine yönelik şikâyete ilişkin yapılan yargılamadan alacaklının haberdar edilmemesi nedeniyle mahkeme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
Başvuru, kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla yapılan icra takibine yönelik şikâyete ilişkin yapılan yargılamadan alacaklının haberdar edilmemesi nedeniyle mahkeme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvurular 3/10/2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 2017/35283 numaralı bireysel başvuru dosyasının konu bakımından hukuki irtibat sebebiyle 2017/35282 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. İkinci Bölüm tarafından 11/3/2021 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir: Başvurucu Umde İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti. (Şirket), nin temsilcisi olduğu E.K. Konutları Etap Sitesi (F) Blok'ta tadilat işleri yapmıştır. Taraflar arasında borcun ödenmesi hususunda ihtilaf ortaya çıkmıştır. Başvurucu Şirket borcun ödenmediğini iddia etmekte; borçlular ise borcu ödediklerini, senetleri almadıklarını, Şirket temsilcisi B. de borcun ibra edildiğini ileri sürmektedir. Başvurucu 2/8/2015 tanzim tarihli ve 300 TL bedelli olan iki ayrı bonoya dayanarak Ankara İcra Müdürlüğünde kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla icra takipleri başlatmıştır. Borçlular, takiplere dayanak senetlerin onaylı suretlerinin gönderilmediğini ve tebligatların usulsüz olduğunu belirterek takiplerin iptali talebiyle Ankara İcra Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) iki ayrı şikâyette bulunmuştur. Şikâyet dilekçelerinin başvurucuya tebliğ edildiğine ilişkin herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Mahkeme; dosya üzerinden yaptığı inceleme sonucunda verdiği 20/9/2017 tarihli kesin kararlarında, takiplerin iptaline ve başvurucu aleyhine her dosya için ayrı ayrı 400 TL vekâlet ücreti ile ayrı ayrı 75,50 TL yargılama giderine hükmetmiştir. Mahkeme gerekçeli kararlarında; keşide yeri unsuru bulunmayan dayanak belgelerin bono olarak kabul edilemeyeceğini, 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendinde öngörülen koşulu taşımayan belgelere dayanılarak borçlu hakkında kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile takip yapılmasının mümkün olmadığını açıklamıştır. Ayrıca Mahkeme, takibe dayanak senetlerde düzenleme yeri belirtilmediği gibi düzenleyenin adının yanında da herhangi bir idari birim yazılı olmadığı için sözü edilen 2/8/2015 keşide tarihli belgelerin kambiyo senedi vasfı taşımadığını belirtmiştir. Nihai kararlar 29/9/2017 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 3/10/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun maddesi şöyledir: "Kanunun hallini mahkemeye bıraktığı hususlar müstesna olmak üzere İcra ve İflas dairelerinin yaptığı muameleler hakkında kanuna muhalif olmasından veya hadiseye uygun bulunmamasından dolayı icra mahkemesine şikâyet olunabilir. Şikâyet bu muamelelerin öğrenildiği tarihten yedi gün içinde yapılır. Bir hakkın yerine getirilmemesinden veya sebepsiz sürüncemede bırakılmasından dolayı her zaman şikâyet olunabilir." 2004 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir:"Şikayet icra mahkemesince, kabul edilirse şikayet olunan muamele ya bozulur, yahut düzeltilir. Memurun sebepsiz yapmadığı veya geciktirdiği işlerin icrası emrolunur." 2004 sayılı Kanun'un maddesi şöyledir: "İcra mahkemesine arz edilen hususlar ivedi işlerden sayılır ve bu işlerde basit yargılama usulü uygulanır. Şu kadar ki, talep ve cevaplar dilekçe ile olabileceği gibi icra mahkemesine ifade zaptettirmek suretiyle de olur.Aksine hüküm bulunmayan hâllerde icra mahkemesi, şikâyet konusu işlemi yapan icra dairesinin açıklama yapmasına ve duruşma yapılmasına gerek olup olmadığını takdir eder; duruşma yapılmasını uygun gördüğü takdirde ilgilileri en kısa zamanda duruşmaya çağırır ve gelmeseler bile gereken kararı verir. Duruşma yapılmayan işlerde icra mahkemesi, işin kendisine geldiği tarihten itibaren en geç on gün içinde kararını verir. Duruşmalar, ancak zorunluluk hâlinde ve otuz günü geçmemek üzere ertelenebilir." 2004 sayılı Kanun'un 170/a maddesi şöyledir:"Borçlu, alacaklının bu fasıl hükümlerine göre takip hakkı olmadığını 168 inci maddenin 3 üncü bendine göre şikayet yolu ile ileri sürebilir.İcra mahkemesi müddetinde yapılan şikayet veya itiraz dolayısıyle, usulü dairesinde kendisine intikal eden işlerde takibin müstenidi olan kambiyo senedinin bu vasfı haiz olmadığı veya alacaklının kambiyo hukuku mucibince takip hakkına sahip bulunmadığı hususlarını re'sen nazara alarak bu fasla göre yapılan takibi iptal edebilir.Her ne suretle olursa olsun, imza inkarı itirazı geri alınmış veya borç kısmen veya tamamen kabul edilmiş ise bu madde hükmü uygulanmaz." 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun maddesi şöyledir:"Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. (2) Bu hak; a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, b) Açıklama ve ispat hakkını, c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir." 6100 sayılı Kanun'un maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:"Dava açılması ve davaya cevap verilmesi dilekçe ile olur." 6102 sayılı Kanun’un "Bono veya emre yazılı senet'in unsurlar" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:" (1) Bono veya emre yazılı senet;a) Senet metninde “bono” veya “emre yazılı senet” kelimesini ve senet Türkçe’den başka bir dille yazılmışsa, o dilde bono veya emre yazılı senet karşılığı olarak kullanılan kelimeyi,b) Kayıtsız ve şartsız belirli bir bedeli ödemek vaadini,c) Vadeyi,d) Ödeme yerini,e) Kime veya kimin emrine ödenecek ise onun adını,f) Düzenlenme tarihini ve yerini,g) Düzenleyenin imzasını,içerir. .." 6102 sayılı Kanun’un "Unsurların bulunmaması" kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: ''(1) İkinci ilâ dördüncü fıkralarda yazılı hâller saklı kalmak üzere, 776 ncı maddede gösterilen unsurlardan birini içermeyen bir senet bono sayılmaz. (2) Vadesi gösterilmemiş olan bono, görüldüğünde ödenmesi şart olan bir bono sayılır. (3) Açıklık bulunmadığı takdirde senedin düzenlendiği yer, ödeme yeri ve aynı zamanda düzenleyenin yerleşim yeri sayılır. (4) Düzenlendiği yer gösterilmeyen bir bono, düzenleyenin adının yanında yazılı olan yerde düzenlenmiş sayılır.''B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan,... bir mahkeme tarafından ... görülmesini isteme hakkına sahiptir..." Sözleşme'nin "Adil yargılanma hakkı" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarıa. Uygulanabilirlik Yönünden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) icra mahkemeleri önündeki yargılamaların adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup olmadığı hususunu bazı kararlarında değerlendirmiştir. Jedamski/Polonya ((k.k.), B. No: 29691/96, 29/6/2000) kararınakonu olayda, kambiyo senedinden kaynaklanan bir alacağın esasına ilişkin bir dava ile bu alacağın ödenmesine ilişkin esasla ilgili olmayan mahkeme kararının icrası sırasında icra memurunun yaptığı işleme karşı açılan başka bir dava aynı anda devam etmektedir. Her iki davada da makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddia edilmiştir. AİHM alacağın esasına ilişkin yargılama bakımından Sözleşme'nin maddesini -doğal olarak tartışma gereği bile duymadan- uygulanabilir bulmuştur. Bununla birlikte AİHM icra memurunun yaptığı işleme karşı açılan davada söz konusu maddenin uygulanabilir olup olmadığını -hükûmetin itirazı bulunmamasına rağmen- kendiliğinden tartışmıştır. İkinci dava ile ilgili olayda icra memuru mahkeme tarafından verilen icra kararı uyarınca ve alacaklının talebi üzerine başvurucu aleyhine -icra emrine ekli mal varlığını satmak amacıyla- icra süreci başlatmıştır. Başvurucu ise icra memurunun eylemlerine karşı mahkemeye başvurmuştur. Başvurucu, icra memurunun eylemlerinin -mahkemece verilen icra kararı tek başına başvurucu aleyhine olmasına rağmen kararı evlilik birliğine ait mallara karşı icra ettiği için- doğru ve hukuka uygun olmadığını belirtmiştir. AİHM bu kapsamda icra memurunun eylemlerine karşı açılan davada Sözleşme'nin maddesinin uygulanabilir olup olmadığına ilişkin şu değerlendirmeleri yapmıştır:" maddenin uygulanabilirliğine ilişkin Mahkeme önünde dile getirilmiş bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bununla birlikte Mahkeme, bu konuyu kendiliğinden incelemiş ve aşağıdaki gerekçelerle maddenin söz konusu sürece uygulanacağına karar vermiştir.Mahkemenin icra sürecinin esasa ilişkin yargılamanın ikinci -ve dolayısıyla ayrılmaz- bir parçası olarak değerlendirilmesi gerektiğine karar verdiği diğer davaların (bkz., örneğin Zappia/İtalya kararı, Hükümler ve Kararlar Raporları 1996-IV, p. 1411, §§ 18-20, ve 4 Nisan 2000 tarihli Dewicka/Polonya kararı, § 41, yayımlanmamış) aksine mevcut davada -Polonya hukuku uyarınca, kambiyo senedi temelinde verilmişse, bir icra kararı, kambiyo senedinin ciro edilmesinden kaynaklanan bir alacağın tespit edilip edilmediğine ya da [böyle alacağa ilişkin davanın] mahkeme önünde derdest olup olmadığına bakılmaksızın, icra edilebilir olduğu için- icra yargılamasının alacağın esası ile ilgili olan yargılama ile eş zamanlı olarak derdest olduğu doğrudur. Söz konusu yargılamanın amacının kural olarak icra memurunun eylemlerinin ilgili icra kararına ve hukuka uygun olarak gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini belirlemek olduğu da doğrudur. Bununla birlikte karşı çıkılan eylemler başvurucunun daha önce [icra emrine] eklenmiş mal varlığıyla ilgili olarak gerçekleştirilmiştir ve doğrudan onun mülkiyet haklarını kullanma şekliyle ilgilidir. Ayrıca bu sürecin sonucunun esasa ilişkin yargılamada başvurucunun durumunu, henüz karar verilmemiş olsa da başvurucu aleyhine olan alacağın onun mülkünün haczi ve sonrasında satışı yoluyla icra edilebilmesine imkan verecek kadar etkileyebileceği dikkate alınmalıdır. Bu nedenle başvurucunun 'medeni hakları'nı 'kullanma şekli' ile ilgili bir 'uyuşmazlık' bulunmaktadır. Dahası anılan uyuşmazlığın sonucunun başvurucunun mülkiyet hakları bakımından sahip olduğu geniş çaplı yansımalar dikkate alındığında bu [durum] ilgili haklar bakımından 'sadece zayıf bağlantılar ve uzak sonuçlar'ın ötesine gider (aksi yönde bkz. 6 Nisan 2000 tarihli Athanassoglou ve Diğerleri/İsviçre [GC] kararı, Mahkemenin resmi raporlarında yayımlanmıştır, § 43). Durum böyle olunca Mahkeme, maddenin söz konusu yargılamaya uygulanacağına karar vermiştir." i. Cipolletta/İtalya (B. No: 38259/09, 11/1/2018) kararına konu olayda ise başvurucu idari tasfiye sürecinde (İç hukuktaki özel bir prosedürdür olup icra iflas hukukundaki sıra cetveline itiraz davasına benzemektedir.) olan bir şirketin alacaklısı olarak kabul edilebilmesi için tasfiye sürecinin yöneticisine başvurmuştur. Bu kapsamda Haziran 1985'te anılan yönetici, başvurucuyu prosedürün başladığı konusunda ve şirkete ilişkin taleplerin onay süreci hakkında bilgilendirmiştir. Talebi kabul edilmeyince başvurucu Temmuz 1985'te tasfiye yöneticisine alacaklı olarak kaydedilmesi için bir talep göndermiştir. Ağustos 1985'te tasfiye yöneticisi başvurucunun içinde olmadığı alacaklı listesini hazırlamıştır. Eylül 1986'da başvurucu, alacaklılar listesine karşı itirazda bulunmuştur. ii. Nisan 1997'de yerel mahkeme, başvurucu ve tasfiye yöneticisinin aralarında alacağın tanındığını gösteren bir anlaşma imzaladığı gerekçesiyle başvurucunun itirazını kabul etmiş ve alacaklılar listesini buna göre yeniden düzenlemiştir. 2010 yılı itibarıyla tasfiye süreci devam etmektedir.iii. Başvurucu, AİHM'e başvurusunda Sözleşme’nin maddesi kapsamında idari tasfiye sürecinin makul bir sürede sona ermediğinden yakınmıştır. AİHM somut uyuşmazlığın adil yargılanma hakkı kapsamında olup olmadığı konusunda -eldeki başvuru bakımından da geçerli olabilecek- şu değerlendirmeleri yapmıştır (Cipolletta/İtalya, §§ 26-37):- Sözleşme'nin maddesinin idari tasfiyeye uygulanabilirliği konusunda karar verilmesi gerekir.- Bu konudaki tek karar, Komisyon tarafından verilen F./İtalya (B. No: 25639/94, 12/4/1996) kararıdır. Komisyon; başvurunun kabul edilebilirliğine ilişkin kısmi kararında süreçlerin uzunluğuna dair şikâyetleri şikâyetlere konu sürecin idari makamın emri altında gerçekleştirildiğini tespit ederek reddetmiştir. Buna göre Komisyon, başvuranın hakkının varlığı veya şartları ya da kapsamı ile ilgili uyuşmazlık olmadığını tespit etmiştir.- Bu konunun daha detaylı incelenmesi gerekir. Tasfiye sürecinde olan borçlunun statüsünden bağımsız olarak iflas davası veya idari tasfiye bağlamında alacaklılara verilen güvencelerle ilgili içtihat hukukunu uyumlu hâle getirmeyi mümkün kılan yeni bir yaklaşım geliştirilmesi gerekebilir.- İç hukuka göre iflas davaları tamamen yargısal olmakla birlikte idari tasfiye doğası gereği kısmen idari niteliktedir ve tasfiye yöneticisi, yetkili idari makamın gözetiminde alacaklar listesinin oluşturulmasına başkanlık etmektedir. Alacaklar listesine yönelik herhangi bir itiraz, yargısal niteliğinde tereddüt olmayan iflas davalarında da aynı şekilde uygulanan şikâyete ilişkin yargılamalara neden olmaktadır. - İflas veya idari tasfiye işlemlerinde alacaklı, borçlu şirketin varlıklarına doğrudan müdahale edilmesini amaçlayan bir icra talebini mahkemeler önüne getiremez. Bu, söz konusu iki süreç bakımından ortak niteliktedir.- Ayrıca alacaklılara eşit muamele ilkesi her iki süreçte de aynıdır. Bu ilke -idari bir makam tarafından atanmış olmasına rağmen- tasfiye yöneticisinin sürece dâhil olan kamu aktörünün menfaatleri lehine hareket edemeyeceği anlamına gelir. Tasfiye yöneticisi, tüm alacaklıların çıkarlarını korumak için tarafsız bir şekilde hareket etmelidir.- Sonuç olarak süreçlere iç hukukta verilen nitelikten bağımsız olarak AİHM için önemli olan tasfiye yöneticisi tarafından yürütülen faaliyet bağlamında iç hukukta tanınan ve bir kişinin en azından savunulabilir bir biçimde ileri sürebileceği bir hak üzerinde uyuşmazlık olup olmadığına karar vermektir.- Bu uyuşmazlığın gerçek ve ciddi olması gerekir. Uyuşmazlık bir hakkın varlığıyla ilgili olabileceği gibi kapsamı veya usulüyle de ilgili olabilir. Sürecin sonucu tartışma konusu olan medeni hak bakımından belirleyici olmalıdır.- Sözleşme'nin ruhu uyuşmazlık terimini birbiriyle çelişen iki iddia veya talep şeklinde aşırı teknik bir anlamda ele almamayı, ona şeklî bir anlam vermekten ziyade içeriksel bir anlam vermeyi gerektirir. Ek olarak bir medeni hak üzerindeki uyuşmazlığın varlığını değerlendirmek için -görünüşün ve kullanılan kelimelerin ötesinde- gerçekliği her davanın koşullarında ortaya çıktığı şekliyle açıklamaya çalışmak gereklidir.- Mevcut davada iç hukukta iflas işlemlerine ve idari tasfiyeye atfedilen farklı niteliklerin ötesinde her iki durumda da alacaklı, alacağını elde etme ümidini borcun varlığını doğrulayan ve onun tasfiyesine girişen üçüncü bir tarafın faaliyetine dayandırır.- İflas işlemlerine ilişkin olarak AİHM her zaman alacaklının talep beyanını sunduğu andan itibaren bir uyuşmazlık olduğu kanaatine varmıştır. İdari tasfiyeye gelince bu, şirketin borçlarının onaylanması ile ilgili olarak tasfiye yöneticisinin ilk temaslarındandır ve alacaklı, alacağının alacaklar listesine kabulü için bir talepte bulunabilir. - Eldeki davada yukarıda belirtilen ve alacaklı tarafından formüle edilen talepten, kambiyo senetlerine dayanan bir alacağın söz konusu olduğu durumda medeni karakterli bir hakka ilişkin gerçek ve ciddi bir uyuşmazlık ortaya çıkar. Bu nedenle Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrası mevcut davaya uygulanabilir. Société Anonyme Thaleia Karydi Axte/Yunanistan (B. No: 44769/07, 5/11/2009) kararında AİHM, bir mahkeme kararıyla elde edilen ödeme emri çerçevesinde başlatılan icra takibinde borçlu şirkete ait taşınmaz malın açık arttırmayla satışındaki usule aykırılık iddialarıyla ilgili olarak şirket tarafından açılan davayı -uygulanabilirlik yönünden ayrıca bir değerlendirme yapmadan- adil yargılanma hakkı kapsamında incelemiştir. Yukarıda yer verilen kararlardan anlaşılacağı üzere AİHM alacağın esası ile ilgili olmayan, onun icrası sürecinde icra memurları tarafından yapılan işlemlere ilişkin uyuşmazlıkları icra sürecinin taraflarının haklarının etkilenmesi hâlinde -her somut olayın kendine özgü koşullarını dikkate alarak- medeni hak ve yükümlülükler kapsamında görebilmektedir.b. Mahkeme Hakkı Yönünden AİHM'e göre Sözleşme'nin maddesinin medeni hukuk alanına giren konularda uygulanabilirliği ilk olarak bir uyuşmazlığın varlığına bağlıdır. İkinci olarak uyuşmazlık en azından savunulabilir bir şekilde iç hukukta tanınmış olduğu söylenebilecek hak ve yükümlülükler ile ilgili olmalıdır. Son olarak bu hak ve yükümlülüklerin -her ne kadar bizzat madde bu hak ve yükümlülüklere Sözleşmeci devletlerin hukuk sistemi içinde belirli bir anlam atfetmese de- Sözleşme anlamında medeni nitelikte olması gerekmektedir (James ve diğerleri/Birleşik Krallık [GK], B. No: 8793/79, 21/2/1986, § 81). AİHM; Sözleşme'nin maddesinin Sözleşmeci devletlerin iç hukukunda geçen bir hak için belirli bir anlam öngörmediğini, bir hakkın var olup olmadığını karara bağlamada ilke olarak iç hukuka başvurulacağını, ulusal mahkemelerin bu konudaki değerlendirmelerinden farklı bir sonuca ulaşılması için güçlü gerekçelerin olması gerektiğini ifade etmiştir. AİHM yetkililerin belli bir başvurucu tarafından talep edilen tedbir ile ilgili karar verme sürecindeki takdir hakkını kullanıp kullanmadığının dikkate alınabileceğini, hatta bu durumun belirleyici olabileceğini, bununla birlikte salt bir kanun hükmünün lafzında bir takdir unsurunun bulunmasının bir hakkın varlığını tek başına hükümsüz kılmayacağını, benzer durumlarda iddia edilen hakkın yerel mahkemelerce tanınması veya yerel mahkemelerin başvurucunun talebinin esasını incelemesi hususunun da dikkatealınması gerektiğini belirtmiştir (Boulois/Lüksemburg [BD], B. No: 37575/04, 3/4/2012, §§ 91-94). AİHM; mahkeme hakkı ile ilgili olarak verdiği Kutic/Hırvatistan (B. No: 48778/99, 1/3/2002) kararında yaptığı değerlendirmede ise Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının hukuki uyuşmazlıkların tespiti için mahkemeye erişim hakkını güvence altına aldığını yinelemekte ancak bu hakkın yalnızca dava açma hakkı ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda mahkemenin uyuşmazlık konusundaki kararını elde etme hakkını da kapsadığını belirtmektedir. AİHM'e göre bir taraf devletin iç hukuk sistemi uyarınca, bir birey tarafından açılan davaya ilişkin yürütülen yargılamalar neticesinde davanın nihai bir karara bağlanacağı garanti edilmeden bu kişinin bir mahkeme önünde hukuk davası açmasına izin verilmesi yanıltıcı olur. AİHM, Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasının davacılara tanınan usule ilişkin güvenceleri -adil, aleni ve hızlı yargılama- uyuşmazlıklarının nihai bir çözüme kavuşturulacağını garanti etmeksizin detaylı olarak açıklamasının anlamsız olacağına dikkat çekmektedir (Kutic/Hırvatistan, § 25). Diğer taraftan AİHM bir istihbarat personelinin görevini gerçekleştirmeye zihinsel olarak uygun olmadığına dair doktor raporu nedeniyle görevine son verilmesi üzerine açılan davada, yargı yerinin doktor raporunu irdelemeyi reddetmesinin ve raporu tartışmamasının Sözleşme’nin maddesinin (1) numaralı fıkrasını ihlal ettiği sonucuna varmıştır. AİHM, başvurucunun istihbarat toplama ve verileri işlemekten sorumlu olan Ulusal Güvenlik Teşkilatında bir memur olduğunu ve meşru ulusal güvenlik hususlarına ilişkin olarak Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan hakların kısıtlanmasının haklı kılınabileceğini belirtmiş ancak bununla güdülen amacın meşruluğunun ve orantılılığının gerekçelendirilmediğine dikkat çekmiştir (Fazliyski/Bulgaristan, B. No: 40908/05, 16/4/2013, §§ 56-63). Benzer şekilde AİHM, Cezayir'deki tıp fakültesinden mezun olan bir başvurucunun diplomasının denkliğinin tanınmaması nedeniyle açtığı davada, Fransa Danıştayının başvurucu tarafından ileri sürülen hukuki meseleler ile maddi olayları değerlendirmeden yalnızca idari makamların mütekabiliyet şartı ile ilgili görüşüne bağlı kalarak karar vermesi nedeniyle başvurucunun ileri sürdüğü iddialar çerçevesinde uyuşmazlığın tespiti ile ilgili tüm olgusal ve hukuki konuları incelemek üzere yeterli yargı yetkisine sahip olan bir mahkemeye eriştiğinin düşünülemeyeceğini belirterek Sözleşme'nin maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (Chevrol/Fransa, B. No: 49636/99, 13/2/2003, §§ 76-84).