Başvuru, bir sosyal medya paylaşımından dolayı halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme suçunun işlendiği iddiasıyla başlatılan ceza soruşturmasında adli kontrol kararı verilmesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
Başvuru, bir sosyal medya paylaşımından dolayı halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme suçunun işlendiği iddiasıyla başlatılan ceza soruşturmasında adli kontrol kararı verilmesi nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 6/12/2019 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:A. Bireysel Başvuru Öncesi Süreç Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye Millî Ordusu 9/10/2019 tarihinde Suriye'nin kuzeyinde tek taraflı özerklik ilan eden Suriye Demokratik Güçlerine karşı "Barış Pınarı Harekâtı" adıyla sınır ötesi askerî harekât başlatmıştır. Avukat olup çalışmaları insan hakları alanında yoğunlaşan başvurucu, artigercek.com internet haber sitesinde köşe yazarlığı yapmaktadır. Başvurucu, Twitter isimli sosyal medya platformundaki hesabından 9/10/2019 tarihinde Diken internet haber sitesinin "Çavuşoğlu: Harekatımız uluslararası hukuk BM Şartının 51'nci maddesine ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin terörle mücadeleye ilişkin kararları gereğince icra edilmektedir." haberini alıntılayarak "Hadi ordan! Ayrıca barış harekatı dediğiniz her şeyin nasıl katliam harekatı olduğunu deneyimlerle biliyoruz. Irkçılığınız, kendinize bile fayda sağlamayan ideolojiniz batsın!" şeklinde paylaşımda bulunmuştur. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 10/10/2019 tarihinde başvurucuya ait sosyal medya paylaşımı nedeniyle 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun maddesi uyarınca halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik suçunu işlediği iddiasıyla başvurucu hakkında soruşturma başlatmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 16/10/2019 tarihinde soruşturma kapsamında arama, elkoyma, inceleme ve kısıtlama kararı verilmesini talep etmiştir. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği 17/10/2019 tarihinde başvurucunun adresinde, üzerinde ve ikametinde üç gün içerisinde gündüzleyin (gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde geceleyin) bir defaya mahsus olmak üzere arama yapılmasına, arama neticesinde ele geçirilecek suç unsuru malzemeler ile dijital materyallere el konulmasına, dijital materyallerin kopyasının çıkartılmasına ve incelenmesine, ele geçirilen belgelerin incelenmesine karar vermiş; kısıtlama talebini ise reddetmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 21/10/2019 tarihinde başvurucunun çağrı üzerine Cumhuriyet Başsavcılığına gelmediğini, başvurucuya çağrı yapılamadığını ve tüm aramalara rağmen başvurucuya ulaşılamadığını belirterek başvurucu hakkında yakalama emri düzenlenmesini talep etmiştir. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği aynı gün talebi kabul ederek çağrı yapılamadığı ve tüm aramalara rağmen kendisine ulaşılamadığından başvurucu hakkında yakalama emri düzenlenmesine, başvurucunun ifadesinin alınmasına ve ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılmayarak tutuklamaya sevk edilip edilmeyeceği hususunun soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısının takdirine bırakılmasına karar vermiştir. Başvurucu, Birleşmiş Milletlerin düzenlediği bir toplantıya katılmak üzere 27/10/2019 tarihinde yurt dışına çıkacağı sırada hakkındaki yakalama kararına istinaden pasaportuna el konulmuş, ceza soruşturması ile ilgili olarak ifadesi alınmak üzere İstanbul Çağlayan Adliyesine götürülmüştür. Savcılık tarafından alınan ve müdafiilerin de hazır bulunduğu ifadesinde başvurucu; paylaşımının ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını, şiddet karşıtı bir dünya görüşünün açıklamasına ilişkin olduğunu, savaş karşıtı olduğunu, halkı kin ve düşmanlığa teşvik etme amacı olmadığını belirtmiştir. Başvurucu, ifadesinin alınmasının ardından aynı gün serbest bırakılmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 28/10/2019 tarihinde başvurucunun 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddesi uyarınca adli kontrol altına alınmasını talep etmiştir. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği (Hâkimlik) 28/10/2019 tarihinde başvurucunun isnat edilen suçlamayla ilgili suç şüphesi altında bulunması ve yargılamada hazır bulunmasının sağlanması gerekçesiyle talebi kabul etmiştir. Hâkimlik, başvurucunun adli kontrol altına alınmasına, mahkemede ifade verinceye kadar yurt dışına çıkışının yasaklanmasına, adli kontrol hükmünün ihlali hâlinde yakalama emri çıkartılacağının ihtarına ve kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin karar verilmesi hâlinde bu kararın kesinleşmesiyle adli kontrol tedbirine son verilmesine karar vermiştir. Başvurucu adli kontrol kararına itiraz etmiştir. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği 6/11/2019 tarihinde suçun niteliği, delillerin toplanmasının devam etmesi, başvurucunun muhakeme aşamasında hazır bulunmasının sağlanması ve adli kontrol kararının kaldırılmasına yönelik somut delilin ileri sürülmemiş olduğu gerekçesiyle itirazı reddetmiştir. Nihai karar başvurucuya 7/11/2019 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu 6/12/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. Bireysel Başvuru Sonrası Süreç İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 20/12/2019 tarihinde başvurucunun Diyarbakır'da ikamet ettiği ve üzerine atılı suçu burada işlemiş olduğu gerekçesiyle yetkisizlik ile dosyanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar vermiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 13/1/2020 tarihinde başvurucu hakkındaki adli kontrol kararının kaldırılmasına karar vermiştir. Savcılık kararında; başvurucunun eylemi nedeniyle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkmadığı ve atılı suçun 5237 Sayılı Kanun'un maddesi kapsamına girdiğinden soruşturmanın Bakanlık iznine tabi olduğu belirtilmiştir. Savcılık, adli kontrol tedbirinin soruşturma işlemi olduğundan başvurucunun durumunun Bakanlık izninden sonra belirleneceği ve adli kontrole gelinen aşamada gerek duyulmadığını açıklamıştır. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yine 13/1/2020 tarihinde başvurucu hakkında 5237 sayılı Kanun'un maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince soruşturma izni verilmesini Bakanlıktan talep etmiştir. Bakanlık 5/3/2020 tarihinde soruşturmaya konu paylaşımın 5237 sayılı Kanun’un maddesindeki suç kapsamında değerlendirilemeyeceğinden başvurucu hakkında soruşturma izni verilmesine yer olmadığını açıklamıştır. Bakanlık, paylaşımın başka bir suçu oluşturup oluşturmadığının mahallince değerlendirilip genel hükümler uyarınca işlem yapılabileceğini belirtmiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 8/6/2020 tarihinde başvurucunun yapmış olduğu paylaşımın ağır eleştiri boyutunda kalan söylemler olduğunu ve suç unsuruna rastlanmadığını belirterek kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucu, hakkında uygulanan koruma tedbiri nedeniyle 5271 sayılı Kanun'un maddesi uyarınca maddi ve manevi tazminat davası açmıştır. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi 26/2/2021 tarihinde davanın kısmen kabulü ile başvurucunun yakalandığı güne göre takdir edilen 250 TL manevi tazminatın takipsizlik kararından itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine, yakalandığı güne ilişkin maddi zarar tam olarak ispat edilemediğinden maddi tazminat talebinin ise reddine karar vermiştir. Başvurucu, maddi ve manevi tazminat yönünden karara karşı istinafa başvurmuştur. Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi 22/12/2021 tarihinde başvurucunun istinaf talebini kısmen kabul etmiş ve 65,19 TL maddi tazminata takipsizlik kararından itibaren işleyecek yasal faizle birlikte hükmedilmesine karar vermiştir. A. Ulusal Hukuk 5237 sayılı Kanun'un "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama " kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." 5271 sayılı Kanun'un "Adlî kontrol" kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:"(1)Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada,100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, üst sınırı üç yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir.(2) Kanunda tutuklama yasağı öngörülen hallerde de, adlî kontrole ilişkin hükümler uygulanabilir.(3) Adlî kontrol, şüphelinin aşağıda gösterilen bir veya birden fazla yükümlülüğe tabi tutulmasını içerir:a) Yurt dışına çıkamamak...."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre bir ihlalin mağduru olma iddiasının ileri sürülebilmesi için kişinin aleyhte olduğunu belirttiği önlemden doğrudan etkilenmiş olması gerekir (Altuğ Taner Akçam/Türkiye, B. No: 27520/07, 25/10/2011, § 66). AİHM bazı durumlarda, ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etkiye sahip bazı koşulların -ilgili kişiler kesinleşmiş bir karar ile mahkûm olmamış olsalar bile- mağdurluk sıfatı sağlayabildiği görüşündedir. Örneğin AİHM, Financial Times Ltd. ve diğerleri/Birleşik Krallık (B. No: 821/03, 15/12/2009, § 56) kararında emir uygulanmamış olmasına rağmen bir yayıncıya anonim bir bilgi kaynağının kimliğinin açıklanması emri verilmesini ifade özgürlüğüne müdahale olarak kabul etmiştir. Bir başka kararda ise AİHM, çok ciddi bazı suçlar dolayısıyla yapılan ceza yargılaması çerçevesinde araştırmacı gazetecilerin yaklaşık bir yıl süreyle tutuklu kalmasını gazetecilerin ifade özgürlüğüne müdahale olarak değerlendirmiştir (Nedim Şener/Türkiye, B. No: 38270/11, 8/7/2014, §§ 94-96). AİHM bir diğer kararında, hâkim olan başvurucunun anayasal bir konuya ilişkin olarak devlet başkanının görüşüne aykırı bir açıklama yapmış olması nedeniyle devlet başkanının başvurucuyu başka bir kamu görevine atamayacağı yönündeki niyetini açıklamış olmasını da ifade özgürlüğüne müdahale saymıştır (Wille/Lihtenştayn [BD], B. No: 28396/95, 28/10/1999, § 50). Başvurucunun mağdur statüsüne sahip olduğu kabul edilen Altuğ Taner Akçam/Türkiye (aynı kararda bkz. §§ 65-84) kararına konu olayda AİHM, başvurucunun çalışma alanı Ermeni nüfusuna ilişkin 1915 yılında gerçekleşen tarihî olayları da kapsayan bir tarih profesörü olduğuna ve anılan olaylara dair pek çok kitap ve makale yayımladığına dikkat çekmiştir. AİHM başvuru konusu olayda, başvurucu hakkında 5237 sayılı Kanun'un maddesi çerçevesinde soruşturma yapılmaması ve mahkûmiyet kararı verilmemiş olmasına rağmen Ermenilere ilişkin görüşleri nedeniyle aşırı milliyetçi kişiler tarafından yapılan suç duyurularının taciz kampanyalarına dönüştüğü ve başvurucunun anılan hüküm çerçevesinde yapılan suçlamalara cevap vermek zorunda kaldığı tespitini yapmıştır. AİHM; kendisini kamuoyuna vatan haini veya casus olarak gösteren karalama kampanyasına başvurucunun hedef olduğunu ve kampanyayı müteakip birçok kişiden kendisini aşağılayan ve ölümle tehdit içeren nefret mektupları aldığını belirtmiştir. AİHM ayrıca konuyla ilgili yaşanan sürecin akademisyen olan başvurucunun soruşturulma riskinden korunmak için akademik çalışmalarında kendini sınırlayarak davranışlarını yeniden düzenlemek zorunda bıraktığını belirtmiştir. AİHM bu nedenlerle başvurucunun mağdur statüsünde olduğunu ve ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahalede bulunulduğunu kabul etmiştir. Dilipak/Türkiye (B. No: 29680/05, 15/9/2015, §§ 4-20) kararına konu olayda gazeteci olan başvurucu, üst düzey askerî yetkililere yönelik eleştiriler içeren bir makale yazmıştır. Başvurucu bu yazılardan dolayı silahlı kuvvetleri aşağılama ve askerî hiyerarşiye zarar verme suçlarını işlediği gerekçesiyle bir kısmı askerî mahkemeler önünde olmak üzere toplamda altı yıldan fazla süren bir ceza yargılamasına tabi olmuştur. Yargılama sonunda suçun kovuşturulmasının zamanaşımına uğradığına karar verilmiştir. AİHM bu davada başvurucunun altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılma riski altında bulunduğunu, askerî mahkemeler önünde iki buçuk yıl süren ceza yargılamasının toplamda altı buçuk yıl sürdüğünü ve zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle sona erdiğini tespit etmiştir. AİHM, ciddi şekilde cezalandırılan suçlar nedeniyle başvurucu hakkında yürütülen, kısmen askerî mahkemeler önünde olmak üzere altı buçuk yıl süren kamu davalarının -bu davaların neden olabilecekleri caydırıcı etki de dikkate alındığında- başvurucu açısından sadece salt varsayımsal riskler içeriyor gibi değerlendirilemeyeceği ancak bunların kendiliğinden gerçek ve etkili baskı niteliğinde olduğu kanaatine ulaşmıştır. AİHM'e göre kamu davasının zamanaşımına uğradığının tespit edilmesi yalnızca yukarıda anılan risklerin mevcudiyetine son vermiş ancak hiçbir unsur, söz konusu risklerin başvurucu üzerinde belli bir süre boyunca baskı oluşturmaya devam ettiği gerçeğini ortadan kaldırmamıştır. AİHM bu gerekçelerle mevcut davanın özel koşulları altında başvurucunun ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına bir müdahalede bulunulduğu sonucuna varmıştır (Dilipak/Türkiye, §§ 40-51).