Başvuru, imar planında kamu kreş alanı olarak ayrılan taşınmazın plan notunda değişiklik yapılarak özel kreş yapılmasına izin verilmesi yönündeki talebin reddi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
Başvuru, imar planında kamu kreş alanı olarak ayrılan taşınmazın plan notunda değişiklik yapılarak özel kreş yapılmasına izin verilmesi yönündeki talebin reddi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 17/8/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucular, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvuruculara murisleri S.Ç.'den intikal eden başvuruya konu İstanbul ili Beşiktaş ilçesi Rumeli Hisarı Mahallesi 396 ada 2 parsel numaralı taşınmaz 20/12/1976 onanlı 1/500 ölçekli mevzii imar planının geçerli olduğu alanda avan proje ile kreş alanında bırakılmıştır. Taşınmaz 1/000 ölçekli uygulama imar planıyla 1993 yılında kreş alanı vasfıyla kamu hizmeti alanına ayrılmıştır. Söz konusu taşınmazın 6/5/1984, 25/1/1994 ve 7/10/1999 tarihli imar durumlarında kreş olarak tahsis edildiği belirtilmiş, taşınmaz imar programlarına dâhil edilmemiştir. Murisin özel kreş yapılmasına izin verilmesine dair 13/4/2001 tarihli talebi Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunca kabul edilerek özel kreş binası izni verilmiş ise de ilgili Belediye tarafından izin verilmemiştir. Belediye, söz konusu taşınmaz üzerinde kreşin ancak kamu eliyle yapılabileceği ve bu alanda özel kreş yapılmasının mümkün olmadığı gerekçesiyle 6/8/2002 tarihinde müracaatı reddetmiştir. Muris, bunun üzerine söz konusu işlemin ve dayanağı plan notunun iptali talebiyle dava açmıştır. Davada, mevcut planda taşınmazın yerinin kreş olarak sosyal kamu hizmeti faaliyetine özgülendiği ancak bu doğrultuda bir faaliyetin gerçekleşmediği, bu durumun mülkiyet haklarının özünü ortadan kaldırdığı iddia edilmiş ve plan notundaki "söz konusu kreş alanı kamu eliyle yapılacaktır, özel kreş olarak yapılamaz" ifadesinin iptalini istemiştir. İstanbul İdare Mahkemesi 30/1/2004 tarihli kararı ile davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, kreşin imar mevzuatında umumi hizmetlere ayrılan alanlar arasında sayılmış olması nedeniyle plandaki amacına uygun olarak kamu eliyle yapılmasının kamu hizmetinin faydalananlara eşit paylaştırılması sonucunu doğuracağı ifade edilmiştir. Temyiz üzerine Danıştay Altıncı Dairesi (Daire) 8/11/2006 tarihinde ilk derece mahkemesi kararını bozmuş ise de Daire 10/7/2008 tarihli kararıyla bu defa Belediyenin karar düzeltme talebini kabul ederek mahkeme kararını onamış ve karar kesinleşmiştir. Muris, özel kreş yapılabilmesine imkân sağlanması amacıyla plan notunun değiştirilmesi için yaptığı başvurunun ve bunun üzerine açtığı iptal davasının reddedilmesi ve kararın kesinleşmesi üzerine özel kreş inşa edilememesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden bahisle 24/11/2008 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvuru yapmıştır. Başvuru 58220/08 numarasını almıştır. Muris S.Ç. 27/4/2010 tarihinde vefat etmiştir. Akabinde mirasçı olan başvurucular, söz konusu taşınmazı 4/5/2012 tarihinde satmıştır. AİHM 6/10/2016 tarihinde başvurunun kabul edilemez bulunduğuna karar vermiştir. Kararda, mülkiyet hakkı çerçevesinde 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'la kurulan Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığına (Tazminat Komisyonu) başvurulması gerektiği ve diğer şikâyetlerin ise muhtelif gerekçelerle kabul edilemez olduğu belirtilmiştir. AİHM'in kararı doğrultusunda başvurucular 18/11/2016 tarihinde Tazminat Komisyonuna başvurarak -AİHM başvuru formuna atıfla- aynı taleplerinin 6384 sayılı Kanun hükümlerine göre sonuçlandırılmasını ve kendilerine 309,74 TL tazminat ödenmesini istemiştir. Tazminat Komisyonu, 4/8/2017 tarihli kararı ile başvurunun reddine karar vermiştir. Komisyon, somut olayda taşınmazın kullanılamaması nedeniyle mülkiyet sahibinde meydana gelen mağduriyetin giderilmesi amacıyla yapılan başvuruda, tazminata hükmedilebilmesi için mülkiyet bağının başvurunun devamı sırasında da olması gerektiği, fakat taşınmazın satılmış bulunması nedeniyle talebin reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Tazminat Komisyonu, sonuç olarak açıkça temelden yoksun olduğu sonucuna vardığı başvurunun reddine karar vermiştir. Başvurucular, bu karara karşı Ankara Bölge İdare Mahkemesine (Bölge İdare Mahkemesi) itiraz etmiş ve AİHM’e yaptıkları başvurudaki taleplerini yinelemiştir. Bölge İdare Mahkemesinin 28/6/2018 tarihli kararı ile itirazın reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde; başvurucuların mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürdükleri taşınmazı satmak suretiyle taşınmazla mülkiyet bağlarını kopardıkları hususunda bir ihtilafın söz konusu olmadığı, dolayısıyla Tazminat Komisyonunca başvurunun reddedilmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı belirtilmiştir. Nihai karar 24/7/2018 tarihinde başvurucular vekiline tebliğ edilmiştir. Başvurucular 17/8/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk İlgili Mevzuat İlgili hukuk için bkz. Hüseyin Ünal (B. No: 2017/24715, 20/9/2018, §§ 17-23). Bireysel Başvuru Kararları Anayasa Mahkemesi Hüseyin Ünal, kararında bir taşınmazın uygulama imar planında kamu hizmeti alanına ayrılmasıyla ilgili şikâyeti incelemiştir. Anılan karara konu olayda imar planında kamu hizmeti alanına ayrılan taşınmazın rayiç bedelinin ödenmesi talebiyle açılan tam yargı davasının reddi üzerine yapılan bireysel başvuruda ölçülülük yönünden yapılan değerlendirmede uygulama imar planının onaylanmasından itibaren beş yıldan fazla süre geçmesine rağmen imar planında kamu hizmetine ayrılan taşınmazın kamulaştırılmamasının ve herhangi bir tazminat ödenmemesinin başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklediği kanaatine ulaşmıştır. Bu sebeple başvurucunun mülkiyet hakkının korunması ile kamunun yararı arasında olması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğunu ve müdahalenin ölçülü olmadığını kabul etmiştir (Hüseyin Ünal, §§ 51-62). Anayasa Mahkemesi benzeri bir şikâyeti İbrahim Sözer ve diğerleri (B. No: 2016/10425, 4/4/2019) kararında da incelemiştir. Anılan karara konu olayda imar planında ilköğretim tesis alanı olarak ayrılan taşınmazın kullanılamamasından dolayı uğranılan zararın tazmini istemiyle açılan tam yargı davasının reddi üzerine yapılan bireysel başvuru mülkiyet hakkı yönünden incelemiştir. Sözü edilen davada idare mahkemesi taşınmazın kamu hizmetine ayrılmasına ilişkin imar planının değiştirilmesi talebinin reddine ilişkin idari işlemin iptal edildiğine, dolayısıyla taşınmazın kamulaştırılması ihtiyacının ortadan kalktığına vurgu yaparak tazminat istemini reddetmiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi; imar planı değişikliği talebinin reddine ilişkin işlem iptal edilmiş olsa bile belediyenin yeni bir plan yapmadığını, bu itibarla kısıtlamaların hâlen devam ettiğini belirtmiş, ayrıca başvurucuların sadece kamulaştırma bedelini değil bugüne kadar taşınmazı kullanamamaktan dolayı uğradıklarını öne sürdüğü zararın da karşılanmasını talep ettiğine vurgu yapmış, müdahalenin ölçülü olabilmesi için başvurucular yönünden anılan kısıtlamaların yol açtığı zararların da tazmin edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Anayasa Mahkemesi sonuç olarak herhangi bir tazminat ödenmemesinin başvuruculara şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklediğine işaret ederek mülkiyet hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir (İbrahim Sözer ve diğerleri, §§ 48-52). Nazan Eryiğit (2) (B. No: 2019/18639, 3/3/2022) başvurusunda ise tasarruf hakkının kısıtlanması sebebiyle kamulaştırılan taşınmazın kamulaştırmadan önceki dönemde maruz kaldığı kısıtlamalar için tazminat ödenmesi istemiyle açılan tam yargı davasının reddi üzerine yapılan bireysel başvuru mülkiyet hakkı yönünden incelenmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuruya konu davanın özellikle, taşınmazın kullanılamaması sebebiyle doğduğu ileri sürülen zararların tazminine yönelik olduğuna dikkat çekmiş ve taşınmazın değeri kamulaştırma bedelinin tespiti davasında belirlendiğinden inşaat yasağından kaynaklanan değer düşüklüğüne yönelik şikâyetlerin ancak anılan kamulaştırmaya dair davada ileri sürülmesinin mümkün olduğunu ve olaydaki taşınmazın niteliği -göl mutlak koruma alanında bulunması- hesaba katıldığında güncel kamulaştırma bedelinin ödenmesinin malikin zararını telafi etmeye yeterli görüleceği ifade edilmiştir. Diğer taraftan Ayşe Bulut (B. No: 2018/28925, 11/3/2021) kararında, taşınmaza komşu parselde bulunan ve manzarayı kapatan ruhsata aykırı yapıyı idarenin yıkmamasından dolayı taşınmazın rayiç bedelinin altında satılması nedeniyle zarara uğranıldığı iddiasını incelenmiştir. Olayda rayiç değerin altında satış nedeniyle uğranılan zararın tazmini talebiyle açılan tam yargı davasının reddi üzerine yapılan başvuruda Anayasa Mahkemesi, başvurucunun mağdur sıfatının olduğunu -zımnen- kabul ederek mülkiyet hakkının ihlali iddiasını esastan incelemiştir. Anayasa Mahkemesi, derece mahkemelerinin başvurucunun bir zarara uğrayıp uğramadığını tespit etmek için gerekeni yapmadığından mülkiyet hakkının korunmasında usule ilişkin güvencelerin yerine getirilmediği sonucuna varmıştır.B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), imar planında taşınmazın kamu hizmetine ayrılmasının ve bu çerçevede kamu makamlarının süre sınırlaması olmaksızın herhangi bir zamanda taşınmazı kamulaştırmaya yetkili olmalarının mülkiyet hakkının kullanımını belirsiz ve kullanılamaz hâle getireceğini vurgulamıştır (Sporrong ve Lönnroth/İsveç [GK], B. No: 7151/75-7152/75, 23/9/1982, § 60; Hakan Arı/Türkiye, B. No: 13331/07, 11/1/2011, § 35). Sporrong ve Lönnroth/İsveç kararına konu olayda başvurucuların taşınmazlarının imar planı çerçevesinde kamulaştırılması öngörülerek taşınmazlar için on iki ve yirmi beş yıl süren inşaat yasakları uygulanmıştır. AİHM, bu taşınmazlar henüz kamulaştırılmadığından mülkten yoksun bırakmanın söz konusu olmadığını belirtmiştir. AİHM, gerçek anlamda bir kamulaştırmanın olmadığı ve dolayısıyla mülkiyetin devredilmediği bu gibi durumlarda görünenin arkasına bakılması ve şikâyet edilen hususta gerçek durumun ne olduğunun araştırılması gerektiğini ifade etmiştir. AİHM, bu bağlamda getirilen kamulaştırma tedbirlerinin taşınmazlar üzerindeki sınırlandırıcı etkilerinden söz etmiş ve bu tedbirlerin taşınmazların değerinde olumsuz etkiye yol açtığını, başvurucuların taşınmazlarından dilediği gibi yararlanmalarının veya taşınmazları kullanmalarının önemli ölçüde kısıtlandığını vurgulamıştır. AİHM bu gibi kamulaştırma izinlerinin genel kamulaştırma sürecinin ilk aşaması olması nedeniyle kontrol amacı da gütmediğini belirterek müdahaleyi, mülkiyetten barışçıl yararlanma ilkesine ilişkin birinci kural çerçevesinde incelemiştir. AİHM sonuç olarak kamulaştırma tedbirlerinin uygulandığı sürenin uzunluğu ve bu süre içinde getirilen kısıtlamalar nedeniyle başvuruculara şahsi olarak aşırı bir külfet yüklendiği kanaatiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçülü olmadığı sonucuna varmıştır (Sporrong ve Lönnroth/İsveç, §§ 56-75). AİHM kararda, İsveç hukukunda başvurucular için bir tazminat yolunun öngörülmediğine de dikkat çekmiştir (Sporrong ve Lönnroth/İsveç, §§ 71, 73). Hakan Arı/Türkiye kararına konu olayda, başvurucunun taşınmazı 2002 yılında yapılan uygulama imar planında okul alanı olarak ayrılmıştır. Başvurucu, taşınmazın imar durumunun değiştirilmesi istemiyle Mersin Belediyesine başvurmuştur. Belediye; taşınmazın kamu hizmetine ayrıldığını ve kamulaştırılmasına dair karar alındığını, imar durumunun değiştirilmesinin mümkün olmadığını belirterek talebin reddine karar vermiştir. Başvurucu, bunun üzerine mülkiyet hakkından dilediği gibi yararlanamaması nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararlarının tazmini amacıyla 2003 yılında tazminat davası açmıştır. Derece mahkemeleri, taşınmaz okul alanı olarak ayrılmışsa da dava tarihi itibarıyla taşınmaz üzerinde idarenin fiilî müdahalesi bulunmadığından tazminat ödenmesinin hukuken mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir (Hakan Arı/Türkiye, §§ 6-24). Söz konusu başvuruda hükümet, başvuranın idari mahkemeler önünde iptal davası açması gerektiğini ileri sürmüş ise de AİHM başvurucunun, uğradığı zararın giderilmesi bakımından iç hukuktaki mahkemelerde açtığı maddi ve manevi tazminat davası ile iç hukuk yollarını tüketmiş sayılacağını belirterek söz konusu itirazı reddetmiştir. AİHM, öncelikle taşınmazın imar planında okul alanı olarak ayrılmış olmasının hem getirdiği inşaat yasağına hem de taşınmazdan dilenildiği gibi yararlanılmasına engel olacak nitelikteki sınırlamalara dikkat çekerek somut olayda mülkiyet hakkına müdahale edilmiş olduğunu kabul etmiştir. AİHM, söz konusu müdahalenin taşınmazın satış imkânını azalttığını, sonucu itibarıyla taşınmazın değerini hatırı sayılır ölçüde düşürdüğünü ve başvurucunun uğradığı kaybın tazminatla giderilmemiş olduğunu vurgulamış ve mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Hakan Arı/Türkiye, §§ 41-47). Diğer taraftan benzeri şekilde imar planında yeşil alan olarak ayrılan taşınmazı kullanmaması ve taşınmazın kamulaştırılmaması nedeniyle yapılan bireysel başvuruda AİHM başvurucunun idari mahkemeler önünde tam yargı davası yolunu tüketmeden başvuru yaptığı gerekçesiyle başvuruyu kabul edilemez bulmuştur (Bozkurt/Türkiye, B. No. 38045/05, 2/3/2010). AİHM anılan kararda aynı konuya ilişkin tam yargı davası açılmadan başvuru yapılması nedeniyle kabul edilemez bulduğu Pınar Güngör/Türkiye, (B. No: 46745/99, 6/3/2007) ve Gülizar Öz/Türkiye (B. No: 40687/98, 1/7/2004) kararlarını hatırlatmıştır.