Başvuru, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereğine aykırı olarak hapis cezasının infazına devam edilmesi, tutukluluk süresinin makul olmaması, infazın durdurulmasına ilişkin taleplerin reddine dair kararlara vaki itirazların dosya üzerinden incelenmesi ve bu incelemede Cumhuriyet savcısı görüşünün mahpus ile müdafiine bildirilmemesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
Başvuru; Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereğine aykırı olarak hapis cezasının infazına devam edilmesi, tutukluluk süresinin makul olmaması, infazın durdurulmasına ilişkin taleplerin reddine dair kararlara vaki itirazların dosya üzerinden incelenmesi ve bu incelemede Cumhuriyet savcısı görüşünün mahpus ile müdafiine bildirilmemesi nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 19/2/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:A. Başvurucu Hakkında Yürütülen Ceza Yargılamasıyla İlgili Süreç Başvurucu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık) başlatılan soruşturma kapsamında Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP) terör örgütüne üye olma suçundan 5/10/2004 tarihinde Ankara Ağır Ceza Mahkemesi (16/6/2004 tarihli ve 5190 sayılı mülga Kanun ile görevli) tarafından tutuklanmıştır. Başsavcılığın 15/3/2005 tarihli iddianamesiyle başvurucu hakkında silahlı terör örgütü kurma veya yönetme, anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışma, silahlı terör örgütüne üye olma suçlarından kamu davası açılmıştır. Ankara Ağır Ceza Mahkemesince (Ceza Mahkemesi) yapılan yargılama neticesinde 28/8/2012 tarihli kararla başvurucunun Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya teşebbüs etme suçundan müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir. Yargıtay Ceza Dairesince yapılan temyiz incelemesi sonunda anılan hüküm onanmış ve böylece başvurucu hakkındaki mahkûmiyet kararı kesinleşmiştir. Başvurucu, hakkında verilen mahkûmiyet kararının infazı kapsamında Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutulmaktadır. Başvurucu, hakkındaki yargılama devam ederken tutukluk süresinin uzun olduğu iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) bireysel başvuru (B. No: 13681/10) yapmıştır. Başvurucunun şikâyetini suç isnadına bağlı tutma yönünden inceleyen AİHM, Hükûmetin tek taraflı deklarasyonuna istinaden başvuruyu kayıttan düşürmüştür.B. Anayasa Mahkemesince Verilen İhlal Kararı ve Bu Karar Üzerine Yapılan Yeniden Yargılamayla İlgili Süreç Başvurucu, hakkında yürütülen yargılamaya ilişkin şikâyetlerini bireysel başvuruya(B. No: 2013/7011) konu etmiştir. Bahsi geçen başvuruda başvurucu, başka ihlal iddiaları yanında duruşmada dinlenmeyen tanıkların beyanlarına dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulduğunu öne sürmüştür. Anayasa Mahkemesi 5/11/2015 tarihinde yaptığı incelemede Anayasa’nın maddesinde güvence altına alınan tanık sorgulama hakkının ihlal edildiğine, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması amacıyla kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir (anılan kararda bkz. §§ 54-74, 91). Kararın ilgili kısmı şöyledir: “... Somut başvuruda, başvurucu hakkında 12/4/2003 tarihli kolluk ifadesinde başvurucunun örgüt yöneticisi olup İstanbul’daki yasa dışı silahlı örgüt MLKP’ye ait üç hücreden ikincisinin komutanı olduğu ve kuyumcuya yönelik silahlı gasp olayında da bizzat olay yerinde olduğu yönünde ifade veren A.A. isimli tanığın, daha sonra sanık olarak yargılandığı İstanbul 4 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin E.2003/213 sayılı dosyasının duruşmasında, başvurucu aleyhine kollukta verdiği ifadesinin işkence altında alındığını belirterek kolluk ifadesini reddettiği anlaşılmıştır.... Başvurucu hakkındaki gerekçeli karar incelendiğinde adı geçen tanığın (A.A.) beyanlarının dışında, mahkûmiyet hükmüne esas olarak başka dosyalarda sanık konumunda bulunan şahısların başvurucu aleyhine verdiği ifadelerin de delil olarak kabul edildiği görülmüştür. Ancak bu tutanak ve belgelerden sanık (başvurucu) aleyhine sonuç çıkarma (atılı suçlar ile başvurucu arasında bağ kurma) anılan sanık beyanlarıyla olmuştur. Söz konusu beyanlar ise soruşturma aşamasında polis nezdinde şüpheli sıfatı ile verilen beyanlardır. İlk Derece Mahkemesi, bu kişileri duruşmaya çağırarak dinlemek yerine, ifadelerinin dosyaya konulmasıyla yetinmiştir. Söz konusu şahısların birçoğu yargılandıkları mahkemelerde yaptıkları savunmalarda hazırlık beyanlarının baskı ve zorlama altında alındığını ileri sürerek bu beyanlarını kabul etmemişlerdir. Başvurucu aleyhinde beyanlarını sürdüren tanık A.H.B. ise pişmanlık yasasından yararlanmış ve cezasından indirim yapılmıştır. Başvurucu, duruşmalar safahatında (kovuşturma evresinde) ve temyiz dilekçesinde, aleyhinde beyanda bulunan bu sanıkların duruşmada dinlenilmesi yönünde talep ve itirazlarını dile getirmiştir. İlk Derece Mahkemesi, bu talepleri gerekçesiz olarak reddetmiş; Yargıtay, başvurucunun temyiz dilekçesinde bildirdiği bu taleplerle ilgili bir değerlendirme yapmaksızın yerel mahkeme kararını onamış ve başvurucu hakkındaki mahkûmiyet hükmü kesinleşmiştir.... Somut olayda İlk Derece Mahkemesi, hükme esas aldığı beyanların sahipleri olan tanıkların duruşmada dinlenmesi için hiçbir girişimde bulunmamıştır. Dolayısıyla bu tanıkların 5271 sayılı Kanun’un maddesinin (1) numaralı fıkrasında sayılan ve duruşmada dinlenmesi yerine önceki beyanlarının okunması ile yetinilebilecek tanıklar olup olmadığı araştırılmamıştır. Bu beyanların önem dereceleri itibarıyla da duruşmada okunmakla yetinilecek beyanlardan olduğu da kabul edilmiş değildir. Dahası başvurucu veya müdafiince hükme esas alınan tanıkların beyanlarının duruşmada okunulmakla yetinilmesine rıza gösterilmemiş, bahsi geçen tanıkların duruşmada dinlenilmesi talep edilmiştir. Öte yandan başvurucu ve müdafii, hükme esas alınan ifade tutanaklarını görme ve bu ifadelerin kanıt olarak kullanılmasına karşı çıkma imkânına sahip olmuş olsalar bile böyle bir imkân, başvurucunun tanıkları sorgulayabileceği ve sorgulatabileceği şekilde huzura gelmelerinin ve doğrudan dinlenmelerinin yerini alamaz (Hulki Güneş/Türkiye, B. No: 28490/95, 19/9/2003, § 95). Çünkü yargılama öncesindeki sorgulamalar öncelikli olarak iddia makamının savlarını desteklemek üzere yapılan bir bilgi/delil toplama işlemidir. Somut olayda tanık sorgulama imkânı, duruşmada dinlenmeyen ve yalnızca başka davaların soruşturma evrelerinde verdikleri ifadelerle yetinilen tanıkların beyanlarının, olayın aydınlatılması açısından ağırlıklarının çok ciddi (kilit mahiyetinde) olması nedeniyle hayati önemdedir. Başvurucunun mahkûmiyetinde belirleyici olan bu ifadeler bir avukat huzurunda alınmamış; [Ceza Mahkemesi, İlk Derece Mahkemesi], itiraz konusu olan bu ifadelerin alınma biçimini ve koşullarını tespit etmeye yönelik herhangi bir adım da atmamıştır. Dolayısıyla tek delil olmamakla beraber başvurucunun aleyhine belirleyici delil olan ve başvuranın mahkûm edilmesini mümkün kılan söz konusu tanık ifadelerinin güvenilirliği ve doğruluğu hakkında ciddi kuşkular bulunduğuna dair başvurucu iddialarının yersiz olduğu söylenemez. İlk Derece Mahkemesi belirleyici ölçüde başka davaların soruşturma evrelerinde dinlenen ve başvurucu ile yüzleşmesi olanağı olup olmadığı araştırılmamış olan sanıkların beyanlarına dayanarak başvurucunun cezalandırılmasına karar vermiştir[.] Mahkûmiyet büyük ölçüde başvurucunun soruşturma veya yargılama aşamasında sorgulama veya sorgulatma imkânı bulamadığı kimseler tarafından verilen ifadelere dayandırılmış olduğundan ve savunma haklarının korunması için hiçbir tedbir alınmadığından başvurucunun hakları Anayasa’nın maddesindeki güvencelerle bağdaşmayacak ölçüde kısıtlanmıştır. Bu sebeplerle başvurucunun, aleyhinde beyanda bulunan tanığı sorguya çekme hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.... Tanık sorgulama hakkı yönünden tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmakta olup ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından hukuki yarar bulunduğundan yeniden yargılama yapılmak üzere kararın [Ceza Mahkemesine] gönderilmesine karar verilmesi gerekir....” Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı sonrasında başvurucunun müdafii 21/1/2016 tarihinde Ceza Mahkemesine müracaat ederek yargılamanın yenilenmesine ve başvurucu hakkındaki mahkûmiyet hükmünün infazının durdurulmasına karar verilmesini talep etmiştir. Ceza Mahkemesi 12/2/2016 tarihinde yaptığı duruşmaya hazırlık incelemesi sonunda ceza miktarını ve dosya kapsamını gerekçe göstererek başvurucu hakkındaki hapis cezasının infazının durdurulması talebinin reddine karar vermiştir. Yeniden yargılamada başvurucu ve/veya müdafii müteaddit kez infazın durdurulmasına karar verilmesini talep etmiş ancak bu talepler dosya kapsamı ve/veya yargılamanın geldiği aşama gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. Başvurucu ve müdafii 27/9/2019 tarihinde yapılan celsede infazın durdurulmasını talep etse de Ceza Mahkemesi talepleri kabul etmemiştir. Başvurucu, Anayasa Mahkemesince verilen ihlal kararına ve ceza infaz kurumunda tutulduğu süreye işaret ederek Ceza Mahkemesince verilen karara itiraz etmiştir. Başsavcılığın itiraz hakkındaki görüşünü alan ancak bu görüşü başvurucu ve/veya müdafiine bildirmeyen Ankara Ağır Ceza Mahkemesi (İtiraz Mahkemesi) 22/10/2019 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir. 13/12/2019 tarihli celsede Ceza Mahkemesi; dosya kapsamını, yargılamanın geldiği aşamayı ve kesinleşen cezanın niteliğini gerekçe göstererek başvurucu müdafiinin o celsedeki infazın durdurulmasına ilişkin talebini reddetmiştir. Başvurucu müdafii, Aligül Alkaya ve diğerleri (2) (B. No: 2016/12506, 7/11/2019) kararının bazı paragraflarına atıfta bulunup -suçun sübutu ve dosyadaki deliller ile ilgili bazı hususlar yanında- Anayasa Mahkemesince verilen ihlal kararıyla birlikte mahkûmiyet kararının ortadan kalktığını ve bu nedenle mahkûmiyet kararının infazın sürdürülmesi gerekçesi yapılamayacağını belirterek Ceza Mahkemesince verilen karara itiraz etmiştir. Başvurucu müdafiince atıf yapılan Aligül Alkaya ve diğerleri (2) kararının ilgili paragraflarının ilgili kısmı şöyledir: “... ...Anayasa Mahkemesince yargılamanın yenilenmesine hükmedilen hâllerde derece mahkemesinin yeniden yargılamaya karar vermesi için lehine ihlal kararı verilenin ya da ilgili başka kişi veya kişilerin talepte bulunması gerekmemektedir. Derece mahkemesi, Anayasa Mahkemesi kararı kendisine ulaşır ulaşmaz -ilgili usul kanunlarında düzenlenen yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak- taraflarca başvuru yapılmasını beklemeksizin yeniden yargılama yapmak yükümlülüğündedir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereği olarak yeniden yargılama yapılacak hâllerde usul hukukundaki yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak bir kabule değerlik incelemesi aşaması da bulunmamaktadır. Bu bağlamda derece mahkemesinin öncelikle yapması gereken şey, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı gereğince yeniden yargılamaya başladığına dair karar almaktır... Mahkeme sonraki aşamada ise Anayasa Mahkemesi kararında tespit edilen ihlalin sonuçlarını gidermek için gereken işlemleri yapmakla yükümlüdür......” İtiraz Mahkemesi 7/1/2020 tarihinde başvurucu müdafiinin itirazının reddine karar vermiştir. Karar öncesinde itiraz hakkında Başsavcılıktan görüş alınmış ancak bu görüş başvurucuya ve/veya müdafiine bildirilmemiştir. Kararda Başsavcılığın konuyla ilgili görüşünün ne olduğu açıklanmasa da kararın söz konusu görüşe uygun olarak verildiği belirtilmiştir. İtiraz Mahkemesinin 7/1/2020 tarihli kararı başvurucu müdafiince 24/1/2020 tarihinde öğrenilmiş ve başvuru 19/2/2020 tarihinde yapılmıştır. Yeniden yargılamanın sona erdiği 1/12/2021 tarihinde Ceza Mahkemesi, başvurucu hakkında verdiği 28/8/2012 tarihli kararın onaylanmasına karar vermiştir. Başvurucunun müdafii tarafından temyiz edilen söz konusu karar Yargıtay Ceza Dairesince 16/5/2023 tarihinde onanmıştır. A. Ulusal Hukuk 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Esas hakkındaki inceleme” kenar başlıklı maddesinin (6) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:“Bölümlerin, bir mahkeme kararına karşı yapılan bireysel başvurulara ilişkin incelemeleri, bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi ile sınırlıdır...” 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir... (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir....” 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “İtiraz” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir.” 5271 sayılı Kanun’un “İnfazın geri bırakılması veya durdurulması” kenar başlıklı maddesi şöyledir: “Yargılamanın yenilenmesi istemi hükmün infazını ertelemez. Ancak mahkeme, infazın geri bırakılmasına veya durdurulmasına karar verebilir.”B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) “Özgürlük ve güvenlik hakkı” kenar başlıklı maddesinin ilgili kısmı şöyledir:“ Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:a) Kişinin, yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş mahkumiyet kararı sonrasında yasaya uygun olarak tutulması;... Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir....” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Yılmaz Aydemir/Türkiye (B. No: 61808/19, 23/5/2023) kararında başvurucuya Cumhuriyet savcısının mütalaası hakkında yorumda bulunma hakkı tanınmadan mahkûmiyete bağlı tutuklama kararının hukukiliğinin gözden geçirilmesi nedeniyle Sözleşme’nin maddesinin (4) numaralı fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin iddiayı da incelemiştir. Başvuruya konu olayda başvurucu, kendisine isnat edilen suçtan mahkûm edilmiş ve mahkûmiyet kararıyla birlikte tutuklanmıştır. Başvurucu; tutuklama kararının yasal dayanaktan yoksun ve orantısız olduğu, suç işlediğine dair kuvvetli şüphe oluşturacak somut delilin ve tutuklama nedeninin bulunmadığı iddiasıyla tutuklama kararına itiraz etmiştir. İtirazı inceleyen mahkeme, Cumhuriyet savcısından itiraz hakkında görüş almış ancak bu görüşü başvurucuya ve/veya müdafiine bildirmeden başvurucunun itirazını reddetmiştir. Söz konusu kararda öncelikle Sözleşme’nin maddesinin (4) numaralı fıkrasında yer alan güvencelerin mahkûmiyete bağlı tutulan kişiler hakkında uygulanabilirliğine ilişkin olarak hükûmetin itirazı değerlendirilmiştir. AİHM; tutuklulara sunulan usuli hakların mahkûmiyet kararından sonraki dönemi de kapsadığı hâllerde Sözleşme’nin maddesinin (4) numaralı fıkrasında yer alan güvencelere mahkûmiyet sonrası aşamada da riayet edilmesi gerektiğine ve -tutukluluğun gözden geçirilmesine ilişkin hükümler kapsamında 5271 sayılı Kanun’un , , , , ve maddelerine atıf yapmak suretiyle- ilgili Türk hukukunun tutukluluğa karşı yapılan itirazlar bağlamında usuli güvencelerin uygulanabilirliği açısından mahkûmiyet öncesi ve mahkûmiyet sonrası dönemler arasında bir ayrım yapmadığına işaret edip mahkûmiyet kararıyla birlikte tutuklanan kişinin itirazının -tutuklama kararının orantısızlığı gibi- özgürlüğünden mahrum bırakılan herkes için 5271 sayılı Kanun’un maddesi kapsamında güvence altına alınan diğer hususları içermesi hâlinde, usule ilişkin güvencelerin uygulanabilirliğinin hariç tutulabileceğini düşünmek için hiçbir sebep bulunmadığını ifade ederek Sözleşme’nin maddesinin (4) numaralı fıkrasında yer alan güvencelerin somut olaya uygulanabilir olduğuna karar vermiştir. AİHM daha sonra Cumhuriyet savcısı tarafından sunulan bir görüşün bir itirazı hak edip etmediğini değerlendirmenin tutuklunun veya müdafiinin meselesi olduğunu, başvurucunun tutukluluğu hakkında verdiği görüşün Cumhuriyet savcısının yargılamaya ilk katılımı olduğunu, tutukluluğunun hukuka uygunluğuna ilişkin ilk kez bir yargı kararı elde etmeye ve mahkemenin tutukluluğun hukuka aykırı olduğuna karar vermesi durumunda tutukluluğunun sonlandırılmasını sağlamaya çalışan başvurucu için Cumhuriyet savcısı görüşünün büyük önem taşıdığını ve özgürlük hakkının demokratik bir toplumdaki yeri itibarıyla önemli zararın olmamasına ilişkin kabul edilebilirlik kriterinin uygulanmasını Sözleşme’nin maddesi kapsamındaki şikâyetlerle ilgili olarak şimdiye kadar reddettiğini belirterek başvurucu için savcının mütalaasına karşı beyanda bulunma olanağının bulunmayışı nedeniyle Sözleşme’nin maddesinin (4) numaralı fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir (anılan kararda bkz. §§ 8-10, 39-46).