CASE OF CEVRİOĞLU v. TURKEY - [Turkish Translation] summary by the Turkish Ministry of Justice
.s800EAC49 { font-size:12pt } .sFE10DC93 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-align:center } .sBB9EE52A { font-family:Arial } .s598389FF { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-align:center; font-size:18pt } .s598389FB { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-align:center; font-size:14pt } .s40F41F73 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-align:right } .s29100277 { font-family:Arial; font-weight:bold } .sA36B60A1 { font-family:Arial; font-style:italic } .s2E932ED2 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; font-size:11pt } .s32563E28 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt } .s4ACA9207 { page-break-before:always; clear:both; mso-break-type:section-break } .sF5265FA3 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-indent:14.2pt; line-height:150% } .s3FA57B17 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-align:left; line-height:150% } .sB9D5CABB { width:28.35pt; display:inline-block } .sBE253893 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; line-height:150% } .sD3B63DAD { margin-top:36pt; margin-bottom:12pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; font-size:14pt } .s453A74FB { margin-top:36pt; margin-bottom:12pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; line-height:150%; font-size:14pt } .s336096CC { margin-top:18pt; margin-left:17.85pt; margin-bottom:12pt; text-indent:-17.85pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; line-height:150% } .s8581F19E { margin-top:12pt; margin-left:36.6pt; margin-bottom:6pt; text-indent:-15.05pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; line-height:150% } .s9E945050 { margin-top:12pt; margin-left:48.75pt; margin-bottom:6pt; text-indent:-17pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; line-height:150%; font-size:10pt } .sA20670C4 { margin-top:12pt; margin-left:48.75pt; margin-bottom:6pt; text-indent:-17pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; font-size:10pt } .s71F1CEF1 { margin-top:6pt; margin-left:21.25pt; margin-bottom:6pt; text-indent:7.1pt; line-height:150%; font-size:10pt } .s7ED160F0 { text-decoration:none } .s33165EBA { font-family:Arial; font-size:8pt; vertical-align:super; color:#0069d6 } .s79DE5897 { margin-top:18pt; margin-left:17.85pt; margin-bottom:12pt; text-indent:-17.85pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid } .sA8776625 { margin-top:18pt; margin-left:29.2pt; margin-bottom:12pt; text-indent:-17.6pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid } .s72C8F48C { margin-top:12pt; margin-left:36.6pt; margin-bottom:6pt; text-indent:-15.05pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid } .s3043F34C { margin-top:12pt; margin-bottom:6pt; text-align:center; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; line-height:150%; font-size:10pt } .sD4399DC { margin-top:6pt; margin-left:21.25pt; margin-bottom:6pt; text-indent:7.1pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; line-height:150%; font-size:10pt } .s2E8FB6BC { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-indent:21.25pt; line-height:150% } .s957C8C12 { margin-top:18pt; margin-left:29.2pt; margin-bottom:12pt; text-indent:-17.6pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; line-height:150% } .sFB52AD57 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; text-indent:11.6pt; line-height:150% } .s93B4DCA5 { margin-top:6pt; margin-left:36pt; margin-bottom:6pt; line-height:150%; font-size:10pt } .sA8D8D9B5 { margin-top:6pt; margin-left:21.25pt; margin-bottom:6pt; text-indent:14.75pt; line-height:150%; font-size:10pt } .s19EB1B47 { margin-top:0pt; margin-left:17pt; margin-bottom:0pt; text-indent:-17pt; line-height:150% } .s24129F7F { margin-top:0pt; margin-left:39.7pt; margin-bottom:0pt; line-height:150% } .sA10916FC { margin-top:0pt; margin-left:17.3pt; margin-bottom:0pt; line-height:150% } .s1E95FD3E { margin-top:12pt; margin-bottom:0pt; text-indent:14.2pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid; line-height:150% } .sF7A4323 { margin-top:36pt; margin-bottom:0pt; text-align:left } .s5B12D80C { width:187.62pt; display:inline-block } .sC92CF002 { width:203.63pt; display:inline-block } .s4B243ECC { margin-top:12pt; margin-bottom:0pt; text-indent:14.2pt; page-break-inside:avoid; page-break-after:avoid } .sF6A12959 { width:33%; height:1px; text-align:left } .s2EB42ED2 { margin-top:0pt; margin-bottom:0pt; font-size:10pt } .s653E6C45 { font-family:Arial; font-size:6.67pt; vertical-align:super; color:#0069d6 } .s3133A7C8 { font-family:Arial; color:#0069d6 }     AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ     İKİNCİ BÖLÜM           CEVRİOĞLU / TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no. 69546/12)                 KARAR     STRAZBURG   4 Ekim 2016       İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.     Cevrioğlu / Türkiye davasında,    Başkan,   Julia Laffranque,      Yargıçlar,   Işıl Karakaş,   Nebojša Vučinić,   Valeriu Griţco,   Ksenija Turković,   Jon Fridrik Kjølbro,   Georges Ravarani, ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 6 Eylül 2016 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonucunda, belirtilen tarihte aşağıdaki kararı vermiştir: USUL 1.     Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (69546/12 no.lu) davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Ali Murat Cevrioğlu’nun (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (“AİHM” veya “Mahkeme”) 13 Eylül 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır 2.     Başvuran, Mahkeme önünde, Hatay Barosuna kayıtlı avukat M. Yalçın tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. 3.     İlgili başvuru 17 Eylül 2013 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir. OLAY VE OLGULAR I.     DAVA KOŞULLARI 4.     Başvuran, 1956 doğumlu olup, Hatay’da ikamet etmektedir. 5.     Başvuranın 10 yaşındaki oğlu Erhan Cevrioğlu ile aynı yaşlarda bulunan arkadaşı G.B., oyun oynadıkları anlaşılan bir inşaat alanında bulunan suyla dolu çukura düştükten sonra, 20 Şubat 1998 tarihinde ölü olarak bulunmuşlardır. Ölüm sebebi boğulma olarak tespit edilmiştir. 6.     İnşaat alanında bulunan çukur, bu trajik olaydan sonra Antakya Belediyesi (“Belediye”) tarafından kapatılmıştır. 1.     İnşaat sahibi ve belediye görevlileri hakkında yürütülen ceza yargılamaları 7.     Olaydan kısa bir süre sonra, söz konusu dönemde yürürlükte bulunan 765 sayılı Ceza Kanunu’nun 455. maddesi uyarınca, ihmalle ölüme sebebiyet verme ve yönetmelik ile talimatlara riayet etmeme suçları kapsamında, inşaat sahibi H.C. (ayrıca “işveren” olarak anılacaktır) ile Antakya Belediyesinde çalışan üç görevli hakkında ceza yargılamaları başlatılmıştır. 8.     Hatay Asliye Ceza Mahkemesi, ceza yargılamaları süresince, başvuranın oğlunun ölümüne ilişkin sorumluluğun tespit edilmesi amacıyla üç farklı bilirkişi raporu edinmiştir. (a)     Birinci bilirkişi raporu 9.     16 Nisan 1998 tarihli birinci bilirkişi raporu, üç inşaat mühendisi tarafından düzenlenmiştir. Raporda öncelikle, 5x15 metre genişliğinde ve 2 metre derinliğinde olan söz konusu çukurun, barınak olarak kullanılması amacıyla inşaatın yan bahçesinde kazıldığı ve etrafını çevirmek için herhangi bir güvenlik tedbiri alınmadığı belirtilmiştir. Söz konusu çukurun, ana bulvara 36 metre ve en yakın apartmana 18 metre uzaklıkta bulunduğu ifade edilmiştir. Olay yerinde ifadelerine başvurulan ve aralarında iki inşaat işçisinin de bulunduğu tanıklar, çukurun kapatılması veya çevrelenmesine yönelik hiçbir tedbir alınmadığını doğrulamışlardır. İki inşaat işçisi, ilk başta çukurun güney tarafına ahşap kalaslar yerleştirdiklerini ancak daha sonra, çocukların bu kalasları çukura attıklarını fark edince kaldırdıklarını belirtmişlerdir. İşçiler ayrıca, inşaat işçilerinin, söz konusu çukurun sürekli olarak yağmur suyuyla dolduğunun farkında olduklarını belirtmiştir. Ayrıca işçilerden biri, çukurda biriken suyu bazen inşaat işleriyle ilgili kullandıklarını ifade etmiştir. Ancak işçiler, çukurun ne zaman kazıldığı konusunda ihtilafa düşmüşlerdir; işçilerden biri söz konusu çukurun 1997 yılının Haziran veya Temmuz ayından beri var olduğunu iddia ederken, diğeri ise söz konusu çukurun olaydan sadece iki ay önce kazıldığını belirtmiştir. 10.     Bilirkişi komisyonu, görüşlerine ve tanık ifadelerine dayanarak, oyun oynadıkları inşaat alanının bariz bir şekilde oyun alanı olmadığı gerekçesiyle, hayatını kaybeden çocukların olayda kısmen (%25) kusurlu olduklarına karar vermiştir. Bilirkişiler, (i) izin çıkardığı inşaatta iş güvenliğine ilişkin kurallara riayet edilip edilmediğini gereğince denetlemediği ve güvenlik önlemi olarak inşaat alanının ahşap levhalarla uygun bir şekilde kapatılmasını sağlamadığı ve (ii) bu tür sığınakların açık alanlarda değil binaların altında inşa edilmesi gerektiği dikkate alındığında, hangi yasal gerekçeye dayanarak söz konusu çukurun kazılmasına ve sığınak olarak kullanılmasına izin verildiğinin açık olmadığı gerekçesiyle, Belediyenin, çocukların ölümünde %25 kusurlu olduğunu kaydetmişlerdir. Bilirkişiler, geri kalan kusurun (%50), çukurun etrafına ahşap çit yerleştirilmesi, uyarı levhaları dikilmesi veya inşaat alanına erişimi denetlemek üzere güvenlik görevlisi çalıştırılması gibi gerekli güvenlik tedbirlerini inşaat alanında uygulamayan inşaat sahibi H.C.’de olduğunu belirtmişlerdir. (b)     İkinci bilirkişi raporu 11.     İkinci rapor, 25 Mayıs 1998 tarihinde, iş güvenliği uzmanı olan üç bilirkişi tarafından hazırlanmıştır. Bilirkişiler, 16 Nisan 1998 tarihinde düzenlenen önceki raporda yer alan tespitleri yineleyerek, söz konusu kazada dört temel sebep tespit etmişlerdir: (i) diğer evlere ve umumi yollara yakın bir meskun mahalde bulunan inşaat alanının çevresinde ahşap paneller bulunmaması; (ii) çukurun etrafında korkuluk bulunmaması; (iii) inşaat alanına girişi yasaklayan veya alanda su dolu çukur bulunduğuna ilişkin uyarı içeren tabelaların bulunmaması; (iv) ve hayatını kaybeden çocukların dikkatsizliği. Bilirkişiler, söz konusu dönemde yürürlükte bulunan 1475 sayılı İş Kanunu ve Yapı İşlerinde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü uyarınca, son belirtilen hariç olmak üzere, tespit edilen bütün sebeplerde sorumluluğun işverende olduğunu belirtmişlerdir. Bilirkişiler, başvuran tarafından soruşturma makamlarına verilen bilgilere göre, söz konusu çukurun olaydan 8-10 ay önce açıldığını ve birçok bölge sakininin, özellikle çocuklarla ilgili olmak üzere, inşaat alanındaki tehlikelere karşı güvenlik önlemi alması için H.C.’yi uyardığını kaydetmişlerdir. Buna karşın, H.C., ebeveynlerin, çocuklarının güvenliğinin sağlanması konusunda sorumlu olduklarını söyleyerek, bölge sakinleri tarafından dile getirilen hiçbir uyarıyı dikkate almamıştır. Bilirkişiler ayrıca, olayın yaşandığı dönemde, inşaat işlerinin ertelendiğini ve alanın denetlenmediğini belirtmişlerdir. 12.     Bilirkişiler, topladıkları bilgiler ve deliller ışığında, H.C.’nin, inşaat alanı içerisinde ve çevresinde ilgili kanunlara ve yönetmeliklere uygun olarak gerekli güvenlik önlemlerini almaması nedeniyle olayda asli kusurlu (%75) olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Bilirkişiler, inşaat çevresine ahşap paneller yerleştirilmemesinin, kazanın temel sebeplerinden biri olduğunu belirtmişlerdir. Bilirkişiler ayrıca, çocukların bir inşaat alanına girmenin ve su dolu bir çukura yaklaşmanın tehlikelerini küçük yaşta dahi bilmeleri gerektiği gerekçesiyle, geri kalan kusurun çocuklarda bulunduğu kanaatine varmışlardır. Bilirkişiler son olarak, Belediyenin, inşaat alanlarını denetleme ve kanun ihlalleri için ceza uygulama genel yükümlülüğü bulunmasına karşın; yetkililerin, farkında olmalarına rağmen inşaat alanındaki eksiklikleri göz ardı ettikleri veya görevlerini ihmal ettikleri kesin delillerle ortaya konmadıkça, denetim gerçekleştirmediği, güvenlik önlemlerini uygulamadığı veya ceza yazmadığı için sorumlu tutulamayacağını kaydetmişlerdir. Somut davada, bu tür bir delil bulunmamaktadır. (c)   Üçüncü bilirkişi raporu 13.     Üçüncü bilirkişi raporu, 4 Nisan 1999 tarihinde, İstanbul Teknik Üniversitesi görevlilerinden oluşan bilirkişi komisyonu tarafından düzenlenmiştir. Raporda, inşaat alanının ve çocukların boğulduğu çukurun yetkisiz erişimi önlemek üzere panellerle veya ahşap bir çitle çevrelenmediği belirtilmiştir. Aynı şekilde, inşaat alanı veya çukur çevresine herhangi bir uyarı levhası yerleştirilmemiştir. Bilirkişi raporuna göre, H.C., olay sonrasında, soruşturmayı yürüten yetkililere ve davanın görüldüğü mahkemeye şunları ifade etmiştir: “... [inşaat alanında çukur kazıldıktan sonra], çukuru ahşap kalaslarla çevreledim. Çocuklar kalasları sürekli kaldırdılar. Bu nedenle çukur kapalı değildi. [Olay tarihinde] çukur, yağmur nedeniyle suyla dolmuştu. Olaydan daha önce, yağmur suyunu pompayla çıkarmıştık. Olay tarihinde Ankara’da bulunmaktaydım. Bu olayda bir kusurum yoktur... Şehir dışında olmasaydım, çukuru kontrol eder ve kapatırdım. ... Çukurun kapatılması, genişliği ve derinliği nedeniyle mümkün değildi. Bu nedenle etrafına kalaslar yerleştirdik... Çukurun etrafında uyarı levhaları bulunmamaktaydı. Olay yaşandığında Ankara’da bulunmaktaydım ve ben şehir dışına çıkınca inşaat durmuştu. Ne zaman yağmur yağsa, çukur suyla dolardı... büyük olasılıkla ben şehir dışına çıktığımda yine dolmuştu, suyu boşaltma imkanı bulunmamaktaydı.” 14.     İstanbul Teknik Üniversitesinde görevli bilirkişiler, İş Kanunu’nun ilgili hükümlerine, İnşaat İşlerinde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü’ne ve söz konusu dönemde yürürlükte bulunan 1580 sayılı Belediye Kanunu’na dayanarak (daha fazla bilgi için bk. aşağıda “İlgili İç Hukuk”), H.C. ve Belediyenin olayda sırasıyla %75 ve %25 oranlarında kusurlu oldukları ve hayatını kaybeden çocuklara kusur atfedilemeyeceği sonucuna varmışlardır. Bilirkişiler, inşaatın başlamasından itibaren, ilgili mevzuat uyarınca gereken hiçbir güvenlik tedbirinin alınmadığını vurgulamışlardır. Ayrıca, ne iki çocuğun canına mal olan söz konusu çukurun veya “sığınağın” kazılması için herhangi bir izin alınmış, ne de kazaların önlenmesine yönelik olarak çukurun etrafında herhangi bir güvenlik önlemi alınmıştır. Bilirkişiler, çamurlu yüzeyin insanların kayıp düşmesini kolaylaştırması nedeniyle, çukurun ortaya çıkardığı tehlikelerin yağmur yağdığında daha da arttığını belirtmişlerdir. İnşaat alanının çocukların ilgisini çektiği bilinmesine rağmen, çukurun etrafında herhangi bir güvenlik önlemi alınmaması veya alana erişimin engellenmemesi, öncelikle müteahhidin ve daha sonra, eksikliklerin belirlenmesi ve gerekli uyarıların yapılması için inşaat alanını düzenli olarak denetlemesi gereken Belediyenin sorumluluğundadır. Belediye yetkilileri açıkça görüldüğü üzere bu yükümlülüğü ihmal etmişlerdir. (d)     Hatay Asliye Ceza Mahkemesi tarafından verilen karar 15.     Hatay Asliye Ceza mahkemesi, üçüncü bilirkişi raporuna dayanarak, 14 Nisan 2000 tarihinde, Belediye İmar Müdürü İ.H.S. ile inşaat sahibi H.C.’nin, olayda sırasıyla %25 ve %75 sorumlu olduklarına karar vermiştir. Mahkeme bu kapsamda, sanığın suçunu sabit bulmuştur. 16.     Ancak Yargıtay, 9 Temmuz 2001 tarihinde, diğerlerine ilaveten , 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenen belirli suçlar bakımından ceza yargılamalarının ertelenmesini öngören 4616 sayılı Kanun kapsamında inceleme yapılması gerektiğini kaydederek, söz konusu kararı bozmuştur. 17.   Dolayısıyla, davayı gören mahkeme, 6 Ağustos 2001 tarihinde, 4616 sayılı Kanun’un 1(4) hükmü uyarınca, ceza davasının ertelenmesine ve beş yıl içerisinde, sanıklarca aynı suç veya daha ciddi bir suç işlenmezse, davanın düşürülmesine karar vermiştir. 2.     Hukuk mahkemeleri önünde yürütülen tazminat davası 18.     Başvuran da dâhil olmak üzere, her iki çocuğun aile üyeleri, 16 Eylül 2002 tarihinde, Hatay Asliye Hukuk Mahkemesi önünde, çocukların ölümünde müşterek sorumlulukları bulunduğu iddiasıyla H.C., ona ait inşaat şirketi ve Antakya Belediyesi aleyhine tazminat davası açmışlardır. Başvuran ve ailesi, olay tarihinden itibaren yansıtılacak faizle birlikte, maddi tazminat olarak 5.000.000.000 Türk Lirası [1] (TL) ve manevi tazminat olarak 3.000.000.000 TL [2] talep etmişlerdir. 19.     Hatay Asliye Hukuk Mahkemesinin talebi üzerine, 5 Kasım 2004 tarihinde, iş güvenliği uzmanı da olan bir makine mühendisi ve bir mimar tarafından bilirkişi raporu hazırlanmıştır. Bilirkişiler, genel olarak daha önce ceza mahkemesine sunulan raporlara benzer şekilde olayın meydana geliş koşullarını ortaya koyduktan sonra ve İş Kanunu ile Yapı İşlerinde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü’nün ilgili hükümlerine atıfta bulunarak, inşaat alanının çevresine ahşap paneller yerleştirilmesi veya alanın farklı bir şekilde çitle çevrilmesi, alanın düşme tehlikesi bulunan yerlerinde özel güvenlik önlemlerinin alınması, gerektiği üzere uyarı tabelaları yerleştirilmesi, inşaat işçilerinin inşaat alanındaki olası tehlikelere karşı bilgilendirilmeleri ve alana erişimi kontrol edecek bir güvenlik görevlisi çalıştırılması gibi gerekli güvenlik önlemlerini almadığı gerekçesiyle, H.C.’nin olayda %85 oranında kusurlu olduğu sonucuna varmışlardır. Bilirkişiler özellikle, 1997 yılının Haziran veya Temmuz ayında açılan ve kapatılmayan çukurun, bölgede yaşayan kişiler ve çocuklar için büyük tehlike arz ettiğini ve bu tehlikenin, yağmur sonrasında çukurun suyla dolması ve çukurun kenarlarının kayganlaşması nedeniyle daha da büyüdüğünü kaydetmişlerdir. Bilirkişiler ayrıca, Yargıtay’ın ilgili içtihatları uyarınca, işverenin sorumluluğunun sadece inşaat alanındaki mevcut ve olası tehlikelerin engellenmesi için gerekli güvenlik önlemlerini uygulamakla sınırlı olmadığını, işverenin aynı zamanda bu önlemlere riayet edilip edilmediğini denetlemesi gerektiğini vurgulamışlardır. 20.     Hayatını kaybeden çocukların sorumluluğuyla ilgili olarak, raporda, çocukların sokakta oynamalarının doğal olmasına karşın, olay tarihinde zeminin kaygan olduğu dikkate alındığında tehlikeli olduğu açık olan inşaat alanına girmemeleri ve suyla dolu çukura yaklaşmamaları gerektiği belirtilmiştir. Dolayısıyla raporda, gerekli özen ve dikkati göstermemeleri nedeniyle, kendi ölümleriyle ilgili kalan kusurun çocuklarda olduğu sonucuna varılmıştır. 21.     Bilirkişiler, Belediyenin sorumlu olduğu iddiasıyla ilgili olarak, Belediyenin gerekli izinleri düzenlemek haricinde inşaatla herhangi bir ilgisi bulunmadığını belirtmişlerdir. Ayrıca, söz konusu kaza, Belediyenin doğrudan sorumlu olduğu bir kamusal alanda veya başka bir alanda değil, inşaat alanı sınırları içerisinde meydana gelmiştir. Belediye, bu koşullar altında, inşaat alanındaki eksiklikler nedeniyle sorumlu tutulamaz; aksi takdirde, Belediyenin, herhangi bir inşaatta meydana gelen bütün kazalardan sorumlu tutulması gerekirdi. Bu nedenle bilirkişiler, inşaat sahibinin, inşaat alanıyla ilgili tek sorumlu kişi olduğu sonucuna varmışlardır. 22.     Hatay Asliye Hukuk Mahkemesi, 22 Mart 2005 tarihinde, başvuranın davasını kısmen kabul etmiştir. Söz konusu Mahkeme, Hatay Asliye Ceza Mahkemesinin bulgularını ve belirtilen mahkemeye sunulan bilirkişi raporlarını inceledikten sonra, daha önce sunulan raporlarda yer alan tutarsız yönlerin netleştirilmesi için yeni bir bilirkişi raporu alınmasını istemiştir. Mahkeme, söz konusu nihai rapora dayanarak, H.C. ve ona ait inşaat şirketinin olayda %85 oranında kusurlu olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme bu nedenle, talep edildiği üzere, H.C. ve inşaat şirketinin, olay tarihinden itibaren faiz yansıtılmak üzere, maddi tazminat olarak başvurana ve eşine 5.000.000.000 TL; manevi tazminat olarak başvurana, eşine ve hayatta olan üç çocuklarına 3.000.000.000 TL ödemelerine karar vermiştir. Mahkeme, elinde bulunan bilgilere göre Belediyeye herhangi bir kusur atfedilemeyeceğini belirterek, davanın Belediye ile ilgili kısmının reddine karar vermiştir. 23.     Başvuran, diğer müştekilerle birlikte, 12 Nisan 2006 tarihinde ilk derece mahkemesince verilen karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran ve diğer müştekiler temel olarak, ceza yargılamalarında Belediyenin olayda sorumlu olduğu tespit edilmesine karşın, Hatay Asliye Hukuk Mahkemesinin, taleplerine aykırı olarak yeni bir bilirkişi raporu talep ettiğini ve buna ek olarak, söz konusu raporda yer alan bulgulara ilişkin itirazlarını dikkate almadığını ileri sürmüşlerdir. Belediye, büyük ve kapatılmamış bir çukurun, şehrin tam merkezinde aylarca durmasına izin vermesi nedeniyle, iki çocuğun ölümünden açıkça sorumludur; ancak, Belediyenin sorumluluğu, ilk derece mahkemesince dikkate alınmamıştır. 24.     Yargıtay, 18 Haziran 2007 tarihinde, kararın Belediye ile ilgili kısmını bozmuştur. Yargıtay, Belediyenin inşaat alanını denetleme sorumluluğuna ilişkin şikâyetlerin idare mahkemelerinin yargı yetkisine girdiği gerekçesiyle, ilk derece mahkemesinin, esasa ilişkin inceleme yapmadan, usule ilişkin gerekçelerle kararın Belediye ile ilgili kısmını reddetmesi gerektiğini kaydetmiştir. Yargıtay, kararın geri kalan kısmını onamıştır. 25.   Dolayısıyla Hatay Asliye Hukuk Mahkemesi, 11 Aralık 2007 tarihinde, davanın Belediye ile ilgili kısmının reddine karar vermiştir. Mahkeme ayrıca, H.C. ve inşaat şirketine ilişkin önceki kararının kesinleştiğini ve davanın o kısmıyla ilgili yeni bir karar verilmesine gerek olmadığını belirtmiştir. 26.     Başvuran, söz konusu karara karşı temyiz yoluna gitmemiş ve karar 16 Şubat 2009 tarihinde kesinleşmiştir. 3.     İdare mahkemeleri önünde yürütülen tazminat davası 27.     Başvuran ve ailenin diğer üyeleri, 2009 yılında belirtilmeyen bir tarihte, Belediyenin denetleme yükümlülüklerini yerine getirmesi hususunda ihmalleri bulunduğu iddiasıyla, Belediye hakkında, Erhan Cevrioğlu’nun ölümüyle ilgili olarak Hatay İdare Mahkemesinde tazminat davası açmışlardır. 28.     Hatay İdare Mahkemesi, 31 Aralık 2009 tarihinde, başvuran ve diğer kişilerce Hatay Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde açılan tazminat davasına ait dava dosyasının bir nüshasını talep etmiştir. Daha sonra, İdare Mahkemesi, 29 Ocak 2010 tarihinde, Hatay Asliye Ceza Mahkemesinden, H.C. ve Belediye görevlileri hakkında açılan davaya ait dava dosyasını talep etmiştir. İdare Mahkemesi ayrıca, 23 Mart 2010 tarihinde, başvuranın avukatından, ceza mahkemesince verilen ilgili kararlar ile söz konusu mahkemeye sunulan bilirkişi raporlarını istemiştir. 29.   Hatay Asliye Ceza Mahkemesi, 9 Aralık 2010 tarihinde, ilgili ceza davasına ait dosyanın bulunamadığını İdare Mahkemesine bildirmiştir. Ancak, başvuranın avukatı, 14 Şubat 2011 tarihinde, talep edilen belgeleri idare mahkemesine sunmuştur. Aynı zamanda, tazminat davasına ait dava dosyası da Hatay Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından sunulmuştur. 30.     Hatay İdare Mahkemesi; Belediyenin yürürlükte bulunan mevzuat kapsamındaki sorumluluğuna ve bu sorumlulukları yerine getirip getirmediğine dair kendi incelemesini gerçekleştirmeden, sadece 5 Kasım 2004 tarihinde Hatay Asliye Hukuk mahkemesine sunulan bilirkişi raporuna dayanarak, 11 Mart 2011 tarihinde, somut davanın olay ve olguları ışığında Belediyeye herhangi bir kusur atfedilemeyeceğine ve bu kapsamda başvuranın ve aile üyelerinin tazminat taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir. Hatay İdare Mahkemesi, verdiği kararda, Hatay Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından daha önce verilen ve olaydaki kusur oranını H.C. ve şirketi ile hayatını kaybeden çocuklar arasında paylaştıran kararın da Yargıtay tarafından onandığını vurgulamıştır. 31.     Adana Bölge İdare Mahkemesi, 15 Kasım 2011 tarihinde, ilk derece mahkemesince verilen kararı onamış ve 26 Nisan 2012 tarihinde, başvuran ve ailesi tarafından yapılan karar düzeltme talebini reddetmiştir. 4.   Daha sonra yaşanan gelişmeler 32.     Hatay Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen davada başvuranı temsil eden avukat tarafından 23 Ekim 2013 tarihinde belirtilen mahkemeye sunulan bir deklarasyona göre, başvuran ve ailesi, ne H.C.’den ve şirketinden herhangi bir tazminat ödemesi almış ne de bunlar hakkında icra takibi başlatmışlardır. II.     SÖZ KONUSU DÖNEMDE YÜRÜRLÜKTE BULUNAN İLGİLİ İÇ HUKUK A.     İnşaat alanlarında alınması gereken güvenlik tedbirlerine ilişkin düzenleyici çerçeve 1.     İş Kanunu (10 Haziran 2003 tarihinde yürürlükten kaldırılan 1475 sayılı ve 1 Eylül 1971 tarihli Kanun) 33.     Söz konusu dönemde yürürlükte bulunan İş Kanunu’nun ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir: Madde   73 “Her işveren,işyerinde işçilerin sağlını ve işgüvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları araçları noksansız bulundurmakla yükümlüdür....” Madde   74 “... işyerlerinde iş kazalarını önlemek üzere ... alınacak güvenlik tedbirlerinin neler olduğunu belirtmek üzere Çalışma Bakanlığı ile Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı beraberce bir veya birden fazla tüzük çıkarır...” Madde   88 “Çalışma hayatı ile ilgili mevzuatın uygulanmasını Devlet izler, denetler ve teftiş eder. Bu ödev Çalışma Bakanlığı’na bağlı ... memurlarca yapılır.” 2.     Yapı İşlerinde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü ( 26 Temmuz 2014 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır ) 34.     Söz konusu dönemde yürürlükte bulunan Yapı İşlerinde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü’nün 8. ve 18. maddelerinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir: Madde 8 “Yapı alanı içindeki tehlikeli kısımlar, açıkca sınırlandırılacak ve buralara görünür şekilde yazılmış uyarma levhaları konulacak ve geceleri kırmızı ışıklarla aydınlatılacaktır.” Madde   18 “Belediye sınırları içinde meskün bölgelerde, yapı kazılarınabaşlamadan önce yapı alanının çevresi ortalama 2 metre yükseklikte tahta perde ile çevrilecek, payandaları içten vurulacak ve bunlar yapının bitimine kadar bu şekilde korunacaktır.” 3.     İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü ( 23 Temmuz 2014 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır ) 35.     Söz konusu dönemde yürürlükte bulunan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü’nün 506. maddesinin ilgili kısımları şu şekildedir: Madde   506 “Hendek, çukur ve diğer kazı işlerinin yapıldığı yerlere, uygun şekilde payandalar ve korkuluklar yapılacak ve buralara, geceleri ışıklı uyarma levhaları konulacaktır.” 4.     İş Teftişi Tüzüğü 36.     İş Teftişi Tüzüğü’nün 17. maddesinin ilgili kısımları şu şekildedir: Madde   17 “İşyerlerinin teftişi, teftiş programlarına göre yapılır. ... İşçilerin sağlık ve güvenliği bakımından tehlike gösteren veya ağır ve tehlikeli işlerin yapıldığı ya da mevzuat hükümlerine uyulmamasının alışkanlık haline getirildiği işyerlerinin denetlenmesi sık aralıklarla yapılır.” 5.     Belediye Kanunu ( 24 Aralık 2004 tarihinde yürürlükten kaldırılan 1580 sayılı ve 14 Nisan 1930 tarihli Kanun ) 37.     Olay tarihinde yürürlükte bulunan Belediye Kanunu’nun 15. maddesinde belediyelerin görevleri arasında şunlar belirtilmiştir: Madde   15 “... 12. Alelümum inşaat tamir ve ilaveler için kanun mucibince ruhsat vermek, kanunsuz veya ruhsatsız başlanan ve yapılmakta olan inşaatı men ile hususi kanunların hükümlerini tatbik ve kazalı binaları ve baca ve duvarları yıktırmak, arsalarla yangın yerlerindeki kuyu ve çukurları kapattırmak veya tehlikelerini refetmek. ...” B.     İlgili diğer iç hukuk hükümleri 38.     İnşaat sahibi H.C. ve üç Belediye görevlisi hakkındaki suçlamalara dayanak olarak gösterilen, söz konusu dönemde yürürlükte bulunan 765 sayılı Ceza Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır) 455. maddesi aşağıdaki gibidir: “Tedbirsizlik veya dikkatsizlik veya meslek ve sanatta acemilik veya nizamat, ve evamir ve talimata riayetsizlik ile bir kimsenin ölümüne sebebiyet veren şahıs iki seneden beş seneye kadar hapse ve ... ağır para cezasına mahkum olur. Eğer fiil birkaç kişinin ölümünü mucip olmuş ... ise dört seneden on seneye kadar hapis ve ... ağır para cezası ile mahkum olur...” 39. Söz konusu dönemde yürürlükte bulunan 4616 sayılı Kanun’un 1(4) maddesi uyarınca, 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenmiş ve üst sınırı on yılı geçmeyen suçlara ilişkin kamu davası, kesin hüküm verilmemiş ise ertelenir. Aynı hüküm uyarınca, erteleme konusu suç ile aynı cins veya daha ağır cezayı gerektiren bir suç beş yıl boyunca işlenmezse, açılmış olan davanın ortadan kaldırılmasına karar verilir. III.     İLGİLİ ULUSLARARASI BELGELER 40.     Uluslararası Çalışma Örgütü, 1 Ocak 1992 tarihinde, “İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık” başlıklı Uygulama Esaslarını yayınlamıştır. Söz konusu belgeyle, inşaat işlerinde güvenlik ve sağlık için, idari, teknik ve eğitimsel çerçeveye ilişkin bir uygulama kılavuzu sağlanması amaçlanmıştır. Söz konusu belgenin ilgili kısımları şu şekildedir: “2.     Genel görevler 2.1.     Yetkili otoritelerin genel görevleri 2.1.1.     Yetkili otoriteler, dahil olan güvenlik ve sağlık tehlikelerini değerlendirerek ve en geçerli işveren ve işçi organizasyonları ile konsültasyon bazında; inşaat projelerinde görev aşan işçilerin sağlık ve güvenliğini sağlamak; ve bir inşaat alanında ortaya çıkabilecek risklere karşı oradaki veya yakındaki insanların korunmasını sağlamak için, yürürlükteki ulusal kanunlar veya yönetmelikleri uygulayacak ve koruyacaklardır. 2.1.2.     Yukarıda paragraf 2.1.1’e uygun ulusal kanunlar ve yönetmelikler, teknik standartlar veya davranış kuralları veya ulusal şartlar ve uygulamaları içeren diğer uygun yöntemleri içine alacaktır. 2.1.3.     Paragraf 2.1.1 ve 2.1.2’yi etkin kılmak için, her yetkili otorite, standartlaşma alanında tanınmış ulusal organizasyonlar tarafından belirlenen ilgili standartlara saygı gösterecektir. 2.1.4.     Yetkili otorite, ulusal kanunlar ve yönetmeliklerin şartlarının uygulanmasının yönetilmesi veya idaresine uygun denetleme hizmetleri sağlayacaktır ve bu hizmetler görevlerinin tamamlanması için gerekli kaynaklar ile veya uygun denetim yapıldığına dair tatminkar bir sonuç verecek şekilde sağlanacaktır. ... 2.2.     İşverenlerin genel görevleri ... 2.2.4.     İşverenler inşaat alanından kaynaklanacak tüm risklere karşı orada veya yakında bulunan kişilerin korunması için gerekli tedbirleri alacaktır. 2.2.5.     İşverenler ulusal kanunlar, yönetmelikler, standartlar veya davranış kuralları ile uyum içinde inşaat alanlarında işveren kontrolündeki iş sistemleri, işyerleri, makine, aletler, ekipman, tesis ve tüm binaların uygun aralıklarla yetkili kişiler tarafından düzenli güvenlik denetimine tabi tutulmasını sağlayacaktır. Uygun olduğu takdirde, yetkili kişi inşaat makineleri ve ekipmanın güvenliğini belirlemek için tipik veya bireysel testler ve incelemeler yapacaktır. ... 3.     İşyerinin güvenliği 3.1.     Genel hükümler 3.1.1.     Aşağıdaki şartları yerine getirmek üzere tüm tedbirler alınacaktır: (a)     tüm işyerlerinin, işçilerin sağlık ve güvenlikleri açısından emniyetli ve hiçbir risk taşımamasının sağlanması; (b)   bu tür bir inşaat sahasından kaynaklanabilecek tüm risklerden orada veya yakında bulunan kişilerin korunmasının sağlanması.” HUKUKİ DEĞERLENDİRME I.     SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA 41.     Başvuran, Sözleşme’nin 1, 5 § 3 ve 8. maddeleri uyarınca, Devlet görevlilerinin, oğlunun yaşam hakkını koruyamadıklarını ve oğlunun ölümü nedeniyle kendisine zamanında ve yeterli tazmin sağlamadıklarını belirterek şikayette bulunmuştur. 42.     Hükümet başvuranın iddialarına itiraz etmiştir. 43.     Mahkeme öncelikle, başvuranın şikayetlerinin, Sözleşme’nin 2. maddesi yönünden incelenmesi gerektiği kanısındadır. Söz konusu maddenin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir: “1.     Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. (...) hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez.” A.     Kabul edilebilirlik 44.     Hükümet, başvuran tarafından ileri sürülen şikayetlerin kabul edilebilirliğine dair herhangi bir itirazda bulunmamıştır. 45.     Mahkeme, söz konusu şikâyetlerin, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) hükmü anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Mahkeme ayrıca, bu şikâyetlerin başka herhangi bir gerekçeyle kabul edilemez olarak nitelendirilemeyeceğini ve bu nedenle kabul edilebilir olarak beyan edilmesi gerektiğini kaydetmiştir. B.     Esas 1.     Tarafların beyanları 46.     Başvuran, oğlunun yaşam hakkının korunması için inşaat alanında alınması gereken güvenlik tedbirlerinin ilgili Devlet görevlilerince denetlenmemesi ve uygulamaya sokulmaması nedeniyle, oğlunun, evlerinin bulunduğu bölgede yer alan inşaat alanındaki bir çukura düşmesi sonrasında trajik bir şekilde hayatını kaybettiğini belirtmiştir. Başvuran ayrıca, temel olarak, oğlunun ölümüyle ilgili Devlet yetkililerine herhangi bir sorumluluk atfedilmemesi ve ilgili yargılamaların hızlı bir şekilde yürütülmemesi nedeniyle, olaydan sonraki adli sürecin yeterli olmadığını ileri sürmüştür. 47.     Hükümet, söz konusu dönemde yürürlükte bulunan iç hukuka göre, çukurların kapatılması ve uyarı tabelalarının yerleştirilmesi de dâhil olmak üzere, bir inşaat alanında güvenlik tedbirlerinin alınmasına yönelik sorumluluk alanın sahibinde olduğundan, Devlet yetkililerinin, başvuranın oğlunun ölümünden sorumlu tutulamayacaklarını iddia etmiştir; bu kapsamda, belediyeler söz konusu eksiklikler bakımından sorumlu tutulamazlar. Hükümet bu bağlamda, yukarıda ilgili iç hukuk bölümünde yer alan İş Kanunu, Yapı İşlerinde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü ve Belediye Kanunu’na atıfta bulunmuştur. Hükümet, somut davada, ceza ve tazminat davalarında da olayda inşaat sahibinin tek sorumlu olduğunun tespit edildiğini eklemiştir. Hükümet, Belediye Kanunu’nun 15. maddesi uyarınca, Belediyenin inşaat alanlarındaki çukurları kapatma görevinin konuyla ilgisiz olduğunu, zira başvuranın oğlunun boğulduğu çukurun doğal bir çukur değil insan eliyle açılmış bir çukur olduğunu vurgulamıştır. Hükümet ayrıca, başlangıç tarihinin belirtmemesine rağmen, ilgili inşaat alanının olaydan kısa bir süre önce başlaması nedeniyle, söz konusu çukurun ortaya çıkardığı tehlikenin olaydan önce öngörülebilir olmadığını ileri sürmüştür. Bu koşullar altında, Hükümete göre, Belediye görevlilerinin başvuranın oğlunun ölümünden sorumlu tutulmaları, Devlete aşırı külfet yüklenmesi anlamına gelecektir. 48.     Hükümet, başvuranın oğlunun ölümüne ilişkin adli sürecin yetersiz kaldığı iddiasıyla ilgili olarak, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki usule ilişkin yükümlülüklere somut davada riayet edildiğini iddia etmiştir. Dolayısıyla, olaya ilişkin kusur durumu hem ceza hem hukuk yargılamaları kapsamında ulusal düzeyde tespit edilmiş ve uygun tazminat ödenmiştir. 2.     Mahkemenin değerlendirmesi (a)     Genel ilkeler 49.     Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinin 1. fıkrasının ilk cümlesinin, Devlete sadece kasten ve hukuka aykırı olarak öldürmekten kaçınma yükümlülüğü değil, aynı zamanda kendi egemenlik alanı içerisinde bulunan kişilerin yaşamlarını korumak için uygun tedbirler alma yükümlülüğü de getirdiğini yinelemektedir (bk. L.C.B. / Birleşik Krallık , 9 Haziran 1998, § 36, Karar ve Hüküm Derlemeleri 1998 ‑ III; Osman / Birleşik Krallık , 28   Ekim 1998, § 115, Derlemeler 1998 ‑ VIII; ve Paul ve Audrey Edwards / Birleşik Krallık , no. 46477/99, § 71, AİHM 2002 ‑ II). 50.     Bu tür bir pozitif yükümlülük, sadece ölümcül bir olayın potansiyel hedefi olarak önceden belirlenebilir bir veya daha fazla bireyin kişisel korunma gerekliliğine ilişkin durumlar açısından değil (örneğin bk. Paul ve Audrey Edwards , yukarıda anılan, § 57 (tutuklu bir kişinin öldürülmesi); Branko Tomašić ve Diğerleri / Hırvatistan , no. 46598/06, §§   52 ‑ 53, 15   Ocak 2009; ve Opuz / Türkiye , no. 33401/02, §129, AİHM   2009 (aile içi şiddet kapsamında işlenen cinayetler); Van Colle / Birleşik Krallık , no. 7678/09, § 88, 13 Kasım 2012 (bir tanığın öldürülmesi); Kılıç / Türkiye , no. 22492/93, § 63, AİHM 2000 ‑ III, ve Mahmut Kaya /   Türkiye , no.   22535/93, § 88, AİHM 2000 ‑ III (çatışma bölgesinde bir bireyin öldürülmesi); ve Yabansu ve Diğerleri / Türkiye , no. 43903/09, § 91, 12   Kasım 2013 (askerlik görevi esnasında bir bireyin üçüncü bir kişi tarafından öldürülmesi)), aynı zamanda topluma genel koruma sağlama yükümlülüğünü doğuran durumlar açısından da geçerli olabilir (bk. Maiorano ve Diğerleri / İtalya , no. 28634/06, § 107, 15 Aralık 2009; Gorovenky ve Bugara / Ukrayna , no. 36146/05 ve 42418/05, §   32, 12   Ocak 2012; ve Ercan Bozkurt / Türkiye , no. 20620/10, § 54, 23   Haziran 2015). Belirtilen ikinci koşullarda, pozitif yükümlülük, yapı ve inşaat işlerinden kaynaklanan tehlikeler de dâhil olmak üzere (bk. Pereira Henriques ve Diğerleri / Lüksemburg (k.k.), no.   60255/00, 26   Ağustos 2003; Banel / Litvanya , no. 14326/11, §§ 67-73, 18 Haziran 2013; ve Kostovi / Bulgaristan (k.k.), no.28511/11, 15 Nisan 2014), çok sayıda alanı kapsamaktadır (bk. Ciechońska / Polonya , no. 19776/04, §§ 62-63, 14   Haziran 2011). Söz konusu pozitif yükümlülük, kural olarak, kamusal olsun veya olmasın, yaşam hakkının söz konusu olduğu her türlü eylem bağlamında ortaya çıkar (bk. Öneryıldız /   Türkiye [BD], no.48939/99, § 71, AİHM 2004 ‑ XII, ve Bljakaj ve Diğerleri / Hırvatistan , no. 74448/12, § 108, 18 Eylül 2014). 51.     Devletin, egemenliği altında bulunan bireylerin yaşamlarını güvence altına alma yükümlülüğü, insan yaşamına yönelik olarak bulunan potansiyel tehlikenin düzeyi bakımından uygun olan düzenleyici tedbirleri alma pozitif yükümlülüğünü kapsayacak şekilde yorumlanmıştır; bu itibarla, söz konusu tedbirler, ilgili işlemin kendine özgü koşullarına göre ayarlanmalıdır. Söz konusu düzenleyici tedbirler, ilgili işleme ruhsat verilmesini, işlemin hazırlanmasını, işleyişini, güvenlik ve denetimini düzenlemeli ve ilgili tüm kişilerin, işlemin özünde bulunan riskler nedeniyle yaşamları tehlikeye girebilecek vatandaşların etkili bir şekilde korunmalarını sağlamaya yönelik uygulanabilir tedbirler almalarını zorunlu kılmalıdır. İlgili düzenlemeler ayrıca, söz konusu işlemin teknik yönleri dikkate alınmak suretiyle, süreçlerde yer alan eksikliklerin ve farklı düzeylerde sorumlu olan kişilerce yapılan hataların tespiti için uygun usuller öngörmelidir (bk. Öneryıldız , yukarıda anılan, §§ 89-90, ve Budayeva ve Diğerleri / Rusya , no.   15339/02, 21166/02, 20058/02, 11673/02 ve 15343/02, § 131-132, AİHM 2008 (alıntılar)). 52.     Bununla birlikte Mahkeme, birçok kararında, özellikle insan davranışının öngörülemezliği ile öncelikler ve kaynaklar bakımından yapılması gereken işleyişe ilişkin tercihler dikkate alındığında, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında yer alan pozitif yükümlülüğün, yetkililer üzerine aşırı yük oluşturacak şekilde yorumlanmaması gerektiğine hükmetmiştir (bk. Ciechońska , yukarıda anılan, §   64). 53.     Mahkeme ayrıca, Devletin yaşam hakkını güvence altına alma yükümlülüğünün, sadece bireylerin güvenliğini sağlamak üzere gerekli olan makul tedbirlerin alınmasını içermediğini; aynı zamanda, ciddi bir yaralanma veya ölüm durumu söz konusu olduğunda, mağdura uygun tazminat sağlanması, olay hakkındaki gerçeklerin açığa çıkarılması, faillerin olay nedeniyle sorumluluklarının tespit edilmesini sağlayacak nitelikte etkin ve bağımsız yargı sisteminin kurulmasını da içerdiğini kaydetmektedir (bk. Byrzykowski / Polonya , no.   11562/05, §§   104 ‑ 118, 27 Haziran 2006, ve Dodov / Bulgaristan , no.59548/00, §   83, 17   Ocak 2008). Mahkeme, söz konusu usul yükümlülüğünün, sonuç yükümlülüğü değil sadece araç yükümlülüğü olduğunu yinelemektedir (bk. Šilih / Slovenya [BD], no.   71463/01, § 193, 9 Nisan 2009). Buna karşın, iç hukuk tarafından sağlanan koruma mekanizmalarının yalnızca teorik olarak kalması ve uygulamada etkin biçimde işlememesi halinde, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında yer alan pozitif yükümlülüklerin gerekleri yerine getirilmiş sayılmayacaktır (bk. Calvelli ve Ciglio / İtalya [BD], no. 32967/96, §53, AİHM 2002 ‑ I). 54.     Mahkeme, bazı istisnai durumlarda, yetkililerin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki pozitif yükümlülüklerinin, ceza hukuku yollarını kapsadığını kaydetmiştir (bk. Öneryıldız , yukarıda anılan, § 93, ve Oruk /   Türkiye , no.   33647/04, §§ 50 ve 65, 4 Şubat 2014). Ancak, yaşam hakkı ihlaline kasten sebebiyet verilmediği durumlarda ve ihmalin, salt muhakeme ya da dikkatsizlik hatasını aştığı yukarıda belirtilen istisnai durumlar hariç olmak üzere, 2. maddenin bu tür hukuk yollarını mutlaka gerektirmesi söz konusu değildir; Devlet, mağdurlara, ilgili kişilerin sorumluluklarının tespit edilmesini ve tazminat ödenmesi gibi uygun tazminin elde edilmesini sağlayabilecek nitelikte bir medeni hukuk yolunu, tek başına veya bir ceza hukuku yolu ile birlikte sağlamak suretiyle, yükümlülüğünü yerine getirebilir (bk. diğer kararlara ilaveten, Murillo Saldias ve Diğerleri / İspanya (k.k.), no.   76973/01, 28 Kasım 2006, ve Anna Todorova / Bulgaristan , no.   23302/03, § 73, 24 Mayıs 2011). 55.     Mahkeme bu bağlamda, 2. madde kapsamındaki pozitif yükümlülüklerin sağlanmasına yönelik araç seçiminin, ilke olarak, Sözleşme’ye Taraf Devletin takdirinde olduğunu yinelemektedir. Sözleşme haklarının sağlanmasına yönelik birçok yol bulunmaktadır; Devlet, iç hukukta öngörülen belirli bir tedbiri uygulamasa dahi, pozitif yükümlülüğünü diğer yollarla da yerine getirebilir (bk. İlbeyi Kemaloğlu ve Meriye Kemaloğlu / Türkiye , no.19986/06, §37, 10   Nisan 2012, ve Ciechońska , yukarıda anılan, §65). (b)     Söz konusu koşulların somut davaya uygulanması 56.     Mahkeme öncelikle, başvuranın oğlunun, meskun bölgede bulunan ve inşası süren özel bir bina dışında yer alan su dolu büyük bir çukura düşmesi nedeniyle hayatını kaybettiği hususunda taraflar arasında herhangi bir ihtilaf bulunmadığını kaydetmiştir. Ayrıca, çukurun veya söz konusu inşaatın, inşaat alanı sınırlarının işaretlenmesi amacıyla çevrilmediği ve bu nedenle yoldan geçen herkesin bu alana kolayca erişebileceği hususunda da bir ihtilaf bulunmamaktadır. 57.     Mahkeme, 2. madde kapsamında yer alan pozitif yükümlülüğün somut bağlam bakımından geçerli olduğu konusunda neredeyse şüphe bulunmadığı kanaatindedir; yukarıda 50. paragrafta da belirtildiği üzere, inşaat alanlarında yürütülen faaliyetler, öz itibariyle tehlikeli nitelikte olmaları nedeniyle insan yaşamına yönelik risk oluşturabilecek ve bu nedenle Devletin, özellikle faaliyetin kendine özgü özelliklerine göre ayarlanan düzenlemeler aracılığıyla, bireylerin güvenliğini sağlamaya yönelik gerekli makul önlemleri almasını gerektirebilecek faaliyetler arasındadır (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla , yukarıda belirtilen Pereira Henriques ve Diğerleri ; Banel ; ve Kostovi ,). 58.     Mahkeme bu bağlamda, Hükümet tarafından sağlanan bilgilere göre, inşaat alanında güvenlik konusunda söz konusu dönemde yürürlükte bulunan mevzuatın büyük bölümünü; işverenleri, işyerlerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmakla yükümlü kılan İş Kanunu’nun 73. maddesi kapsamındaki daha genel yükümlülük karşısında özel düzenleme ( lex specialis ) olarak yürürlüğe sokulan Yapı İşlerinde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü’nün oluşturduğunu kaydetmektedir. Buna göre, belirtilen Tüzük, işverenleri, inşaat projesi sona erene kadar, özellikle inşaat alanları bağlamında, alanda yer alan tehlikeli bölgelerin çevrelenmesi, tehlikelere karşı fark edilebilir uyarı levhalarının yerleştirilmesi ve herhangi bir işe başlamadan önce inşaat alanı çevresinin çitlerle çevrelenmesi de dâhil olmak üzere, işçilerin güvenliğini sağlamaya yönelik tedbirler almakla yükümlü kılmıştır. 59.     Hükümet buna ek olarak   İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü’ne atıfta bulunmuştur. Herhangi bir iş alanında uygulanması gereken genel iş güvenliği tedbirlerinin geniş kapsamlı olarak düzenlenmesinin amaçlandığı söz konusu Tüzük’ün 506. maddesinde, kazı işlerinin yapıldığı yerlere, uygun şekilde payandalar ve korkuluklar yapılması ve buralara, geceleri ışıklı uyarı levhaları yerleştirilmesi öngörülmüştür. Tüzük’te belirtilen güvenlik tedbirlerinin uygulanmasından yine işveren sorumlu kılınmıştır. 60.     Hükümet son olarak, söz konusu dönemde yürürlükte bulunan Belediye Kanunu’na atıfta bulunmuştur. Yukarıda yer alan İş Kanunu ve tüzükler özellikle işyerlerinde işçilerin güvenliği ile ilgi düzenlemeler içerirken ve güvenli bir iş ortamı sağlanması konusunda sorumluluğu işverene yüklerken, Belediye Kanunu’nda ise, diğer hususlara ilaveten, belediyelerin, sorumlu oldukları bölgelerde, inşaat ve inşaat alanlarına ilişkin durumlar da dâhil olmak üzere, yerel halkın güvenliği ve refahının sağlanması konusundaki yükümlülüğü düzenlenmiştir. Bu bağlamda, Belediye Kanunu’nun 15(12) maddesi uyarınca, belediyeler; alelümum inşaat tamir ve ilaveler için ruhsat vermekle, kanunsuz veya ruhsatsız başlanan ve yapılmakta olan inşaatı men ile hususi kanunların hükümlerini tatbik ve kazalı binaları ve baca ve duvarları yıktırmak, arsalarla yangın yerlerindeki kuyu ve çukurları kapattırmak veya tehlikelerini refetmekle görevli kılınmışlardır. 61.     Mahkeme, başvuranın, ulusal mahkemeler önünde veya Strazburg’da yürütülen yargılamalar süresince, yukarıda belirtilen ve inşaat alanlarında güvenliği sağlamaya yönelik kanunlar ve tüzüklerde öngörülen güvenlik tedbirlerinin yeterliliğine itiraz etmediğini kaydetmiştir. Ancak başvuran, dava konusu inşaat alanının hiçbir zaman denetime tabi tutulmaması nedeniyle, Devlet görevlilerinin ilgili güvenlik tedbirlerini uygulamadıklarını iddia etmiştir. Bu koşullar altında Mahkeme, Hükümete göre “insan yapımı” çukurlara karşı hiçbir koruma sağlamayan Belediye Kanunu’nun 15 (12) maddesine ilişkin tedbirler başta olmak üzere, söz konusu güvenlik tedbirlerinin etkinliğine ilişkin bazı şüpheleri bulunmasına rağmen, bu başlık altındaki incelemesini, kanunda belirtilen güvenlik tedbirlerinin icrasında bulunduğu iddia edilen eksikliklerle sınırlı tutacaktır. 62.   Mahkeme bu kapsamda, yaşam hakkına yönelik kasıtlı olmayan ihmallere ilişkin davalarda, Devletin 2. maddesi kapsamındaki yükümlülüğünün, sadece kişilerin kamusal alanlarda korunmalarına yönelik düzenlemeler getirilmesiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda söz konusu düzenleyici çerçevenin etkin bir şekilde işleyişini sağlamayı da içerdiğini kaydetmiştir (bk. Ciechońska , yukarıda anılan, §   69, ve Banel , yukarıda anılan, §68). Riayet edilmesini sağlamak üzere yeterli bir denetim mekanizmasının olmaması halinde, ilgili güvenlik tedbirleriyle sağlanan korumanın yanıltıcı olacağı açıktır. Bu kapsamda, denetimlerin önemi, yukarıda 40. paragrafta belirtildiği üzere, Uluslararası Çalışma Örgütü İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Uygulama Esaslarında vurgulanmıştır. Söz konusu madde, yetkili makamları, “ulusal kanun ve düzenleme hükümlerinin uygulanmasını zorunlu kılmak veya idare etmek üzere uygun denetleme hizmetleri sağlamaya ve bu hizmetleri, görevlerinin tamamlanması için gereken kaynaklarla birlikte sağlamaya veya uygun denetimin gerçekleştiği konusunda emin olmaya” teşvik etmiştir.   63.     Mahkeme, davalı Hükümetten özellikle, söz konusu dönemde inşaat alanlarının denetimini düzenleyen ulusal hukuk ve uygulamasına ilişkin bilgi talep edildiğini belirtmiştir. Ancak Hükümet bu kapsamda herhangi bir bilgi sunmamıştır. 64.   Buna karşın Mahkeme, çalışma hayatı ile ilgili mevzuatın uygulanmasının Devlet tarafından izleneceğini, denetleneceğini ve teftiş edileceğini belirten İş Kanunu’nun 88. maddesinin daha genel bir icra hükmü düzenlediğini ancak bu görevin kapsamına veya uygulamada nasıl yürütüleceğine ilişkin başka ayrıntı verilmediğini resen tespit etmiştir (bk. yukarıda 33. paragraf). Ayrıca İş Teftişi Tüzüğü, tüm işyerlerinde teftiş yapılmasını zorunlu kılmış ve “tehlikeli işleri barındıran” işyerlerinde sık aralıklarla denetleme yapılmasını öngörmüştür (bk. yukarıda 36. paragraf). Ancak, bu tüzükte de aynı şekilde, ne söz konusu “tehlikeli işlerin” ne olduğuna ve yetkililerin denetleme yükümlülüğünün nasıl icra edileceğine dair somut bir bilgi sağlanmış, ne de bu hususların ele alındığı diğer kanunlara, tüzüklere veya kılavuzlara atıf yapılmıştır. 65.   Mahkeme, somut davada iç hukukta yürütülen yargılamaların da ilgili bağlamda Devletin denetleme yükümlülüğünün kesin mahiyetine ilişkin açıklık getirmediğini, aksine bu hususu tümüyle karıştırdıklarını kaydetmiştir. Hatay Asliye Ceza Mahkemesine sunulan birinci ve üçüncü bilirkişi raporlarında ve söz konusu mahkemenin kendisi tarafından, Belediyenin ilgili inşaat alanını denetleme yükümlülüğüne atıf yapılırken ve üçüncü bilirkişi raporuna göre söz konusu denetlemenin düzenli aralıklarla gerçekleştirilmesi gerekirken, aynı mahkemeye sunulan ikinci bilirkişi raporunda, bu tür bir denetleme yükümlülüğünün, sadece inşaat alanında eksiklikler bulunduğuna dair gerçek bir bilgi edinilmesi üzerine ortaya çıkacağı ve bu yükümlülüğün düzenli aralıklarla denetleme gerektirmediği ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden hiçbiri, yasal bir hükme atıf yapılarak desteklenmemiştir. Ek olarak, Hatay Asliye Hukuk Mahkemesine sunulan ve Antakya İdare Mahkemesi tarafından daha sonra verilen kararın esasını teşkil eden dördüncü bilirkişi raporunda, denetleme yükümlülüğü hiçbir şekilde belirtilmemiş ve böylece Belediye, özel inşaat alanlarıyla ilgili olarak bütün sorumluluktan muaf tutulmuştur. 66.     Yetkililerin, ilgili alandaki uzmanların ve ulusal mahkemelerin bile üzerinde anlaşma sağlayamadığı denetleme yükümlülüğünün uygulanma kapsamı ve koşullarını çevreleyen belirsizlikler dikkate alındığında ve Hükümet tarafından herhangi bir başka bilgi sağlanmadığı göz önünde bulundurulduğunda, yukarıda 62. paragrafta belirtildiği üzere davalı Devletin bu konudaki yükümlülüğünün aksine, inşaat alanlarında güvenlik tedbirlerine uyumu sağlayacak kesin ve mecburi denetim yükümlülüğü getiren ve etkili bir şekilde işlev gören yeterli bir icra mekanizmasının yürürlükte bulunduğu ileri sürülemez (ayrıca bk. Iliya Petrov /   Bulgaristan , no.   19202/03, §§ 61-63, 24 Nisan 2012). Mahkeme, yetkililere 2. madde kapsamındaki yükümlülükleri bağlamında aşırı bir yük getirilemeyeceğini ve ilgili hükmün, yaşam hakkının söz konusu olduğu bir eylemde, her bir bireye mutlak derecede bir güvenlik sağlanmasını güvence altına aldığı şeklinde yorumlanamayacağını yinelemiştir (bk. Koseva / Bulgaristan (k.k.), no.   6414/02, 22 Haziran 2010). Özellikle yoğun nüfuslu yerleşim alanlarında yer alan inşaat alanları olmak üzere, güvenli olmayan inşaat alanlarında kaynaklanabilecek potansiyel tehlikelerin vahameti dikkate alındığında, Mahkeme, davalı Devletten, izin düzenlediği inşaat alanlarının denetimi için etkili bir mekanizmayı uygulamaya koymasını beklemenin makul olduğu kanısındadır.    67.     Mahkeme, gerekli güvenlik tedbirlerinin bulunmadığı göz önünde bulundurulduğunda, yerleşim alanlarında bulunan inşaat alanları başta olmak üzere, herhangi bir inşaat alanının, hayati tehlikeye sahip kazalar bakımından potansiyel barındırdığını ve bu kazaların sadece muhtemel risklere aşina olan inşaat işçilerini değil, aynı zamanda bu risklere kolayca maruz kalabilecek çocuklar gibi savunmasız gruplar dahil olmak üzere, genel olarak halkı da etkileyebileceğini değerlendirmiştir. Bu nedenle, faaliyetin mahiyeti ve sınırlı kapsamı, yakın tehlike bulunmaması ve Devletin, söz konusu yakın tehlike barındırmayan riskin çözümü yönünden kullanılacak yöntemin seçiminde nispeten daha geniş bir takdir yetkisine sahip olması dikkate alındığında, mutlak bir denetim mekanizmasının yokluğunun bir problem teşkil etmeyeceği bazı aktivitelerin aksine (bk örneğin Prilutskiy /   Ukrayna , no.   40429/08, § 35, 26 Şubat 2015, ve Tınarlıoğlu /   Türkiye , no.   3648/04, §§ 104 ‑ 106, 2 Şubat 2016), davalı Devletin somut bağlamda, kapı önlerinde inşaat çalışmasının getirdiği gerçek risklerle yaşamak zorunda kalan vatandaşlara karşı daha zorunlu bir sorumluluğu bulunmaktadır. Mahkeme, somut davada yaşanan kazada esas sorumluluğun H.C.’de olduğunu kabul etmektedir. Ancak, iç hukukta yürütülen ceza yargılamalarında ve bazı bilirkişi raporlarında dikkat çekildiği üzere, Devletin etkili bir denetim sistemi uygulamaması da bu koşullar altında konuyla ilgili bir unsur olarak kabul edilebilir. 68.     Mahkeme ayrıca, söz konusu kazanın Belediye bakımından öngörülebilir olamayacağı zira ilgili inşaatın olaya yakın bir tarihte başladığı yönündeki Hükümet iddiasına dikkat çekmiştir. İnşaatın ne zaman başladığı ve ilgili çukurun ne zaman kazıldığı konusunda taraflarca kesin bilgi sunulmamasına karşın, dava dosyasında yer alan bilgiler, çukurun davadan en az iki ila sekiz ay öncesinde var olduğunu ortaya koymaktadır (bk. yukarıda §§ 9, 11 ve 19). Mahkemeye göre, özellikle Belediyenin, inşaat iznini düzenleyen makam olarak, ilk günden itibaren devam eden inşaat çalışmasından haberdar olması dikkate alındığında, bu süre, Devletin denetim görevi bakımından sorumlu tutulması açısından makul olmayan bir süre olarak görünmemektedir. Olaya ilişkin olarak başlatılan ulusal ceza yargılamaları da Mahkemenin bu kapsamdaki değerlendirmesini desteklemektedir. Mahkeme bu bağlamda, 4 Nisan 1999 tarihinde Hatay Asliye Ceza Mahkemesine sunulan bir bilirkişi raporunda, Belediyenin “inşaat alanını düzenli aralıklarla denetlemesi gerektiği” ancak söz konusu koşullarda “açıkça bu görevi ihmal ettiği” şeklinde bir tespitte bulunulduğunu kaydetmiştir (bk yukarıda § 14). İlgili ceza mahkemesi, belirtilen rapora dayanarak, bir Belediye görevlisini, taksirle başvuranın oğlunun ölümüne sebebiyet verdiği gerekçesiyle cezai anlamda sorumlu bulmuştur (bk. yukarıda § 15). Kabul edilmelidir ki, Hatay Asliye Ceza Mahkemesinin kararı, 4616 sayılı Kanun’un 1 (4) maddesi gereğince ceza yargılamalarının ertelenmesi ve daha sonra davanın düşürülmesi nedeniyle hiçbir zaman kesinleşmemiştir (bk yukarıda §§ 16 ve 17). Ancak Mahkeme, davalı Devletin 2. madde kapsamındaki yükümlülüklerine ilişkin değerlendirmesi açısından söz konusu kararın konuyla ilgili olduğu kanısındadır.       69.     Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, inşaat alanlarında alınması gereken güvenlik tedbirlerine ilişkin başvuranın oğlunun yaşamının korunmasına hizmet edebilecek bazı düzenlemeler bulunmasına karşın, ilgili güvenlik tedbirlerine riayet edilmesini sağlamak üzere uygulamada etkili bir şekilde faaliyet gösteren yeterli ve açık bir denetim mekanizmasının bulunmaması sebebiyle, söz konusu dönemde inşaat faaliyetlerini düzenleyen bütün yasal ve idari çerçevenin, inşaat işinden kaynaklanan yaşam risklerini etkili bir şekilde önleyemediği sonucuna varmıştır (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla , Banel , yukarıda anılan, § 69). Mahkeme, belirli güvenlik endişeleriyle ilgili olarak düzenli veya plansız bir denetimin, ilgili alanda herhangi bir kazara ölüm olayı ihtimalini saf dışı bırakacak tedbirleri ortaya çıkaracağı şeklinde bir sonuca varılamayacağını belirtmiş ve hukuki sorumluluk bağlamında herhangi bir illiyet bağı olmayabileceğini kabul etmiştir. Ancak Mahkeme, görevinin bireysel sorumluluğu tespit etmek olmadığını, bunun yerine Devletin, denetleme mekanizması da dâhil olmak üzere, yeterli bir düzenleyici çerçevenin kabul edilmesini ve etkin bir şekilde uygulanmasını sağlayarak, yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğini tespit etmek olduğunu hatırlatmıştır. Mahkeme bu kapsamda, bir denetim mekanizmasının uygun bir şekilde uygulanmasının, hiç şüphesiz başvuranın oğlunun ölümüne neden olan eksikliklerin tespit ve tazmin edilme imkânını artırabileceği görüşündedir. Devlet, herhangi bir denetim tedbiri uygulamayarak, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirememiştir.    70.     Mahkeme bu bağlamda, 5 Kasım 2004 tarihinde Hatay Asliye Hukuk Mahkemesine sunulan bilirkişi raporunda öne sürülen iddianın aksine (bk. yukarıda § 21), Devletin, binaların yıkımına ilişkin etkili bir şekilde işlev gören düzenleyici bir çerçeveyi uygulamaya sokma yükümlülüğünü yerine getirmesi ve ilgili kazayı önlemek için başka tedbirler almasının kendisinden beklenemeyeceği sebebiyle davalı Devletin yükümlülükten kurtulduğu Pereira Henriques (yukarıda anılan) davasında ortaya konduğu üzere, somut davada Devlet görevlilerinin kazaya ilişkin sorumluluğunun tespit edilmesinin, hiçbir şekilde Devleti inşaat alanlarında gerçekleşen bütün kazalardan sorumlu tutmak anlamına gelmediğini vurgulamak istemektedir. Bu tür davalarda bulunan yükümlülük bu nedenle bir sonuç yükümlülüğü değil, araç yükümlülüğüdür. Söz konusu yükümlülük, inşaat işçilerinin ve halkın güvenliğini sağlamak üzere inşaat alanlarında makul tedbirlerin alınması ve bu tür tedbirlerin icrası için etkin bir mekanizmanın kurulmasıyla yerine getirilebilir. Ancak, söz konusu dönemde davalı Devlette etkin bir mekanizma kurulmamıştır. Mahkeme, inşaat alanının uygun bir şekilde denetlemeye tabi tutulmasıyla söz konusu trajik kazanın önlenip önlenemeyeceği konusunda tahminde bulunamasa da, bu tür bir denetimin, inşaat sahibini, inşaat alanının çevresini kapatmak ve ilgili çukurun etrafında önlemler almak zorunda bırakacağının inkâr edilemeyeceğini, bu tür bir durumda davalı Devletin, somut davaya özgü olaylar bakımından 2. madde kapsamındaki yükümlülüğünden muaf tutulabileceğini belirtmiştir.     71.   Mahkeme, başvuranın oğlunun ölümü hususunda –özel şahıs olan inşaat sahibinin dışında- herhangi bir Devlet görevlisi veya makamının sorumluluğunun tespiti bakımından gerçekleştirilen adli işlemlerle ilgili olarak, savcı tarafından Antakya Belediyesinde görevli bazı yetkililer aleyhine açılan ceza davası ve başvuran tarafından Belediyenin kendisi hakkında açılan idari dava olmak üzere, bu kapsamda açılan iki dava bulunduğunu kaydetmiştir. Ancak Mahkeme, her iki davada da, yerel mahkemelerin yukarıda belirtilen kusurları tam olarak tespit edemediğini vurgulamıştır. Mahkeme bu bağlamda, söz konusu ceza davasının 4616 sayılı Kanun’un 1(4) maddesi gereğince ertelendiğini ve bu nedenle olayların kesin olarak tespit edilemediğini ve ilgili belediye görevlilerinin sorumluluğuna ilişkin adli değerlendirme gerçekleştirilemediğini gözlemlemiştir (bk. yukarıda § 17). Mahkeme, idari davayla ilgili olarak, Hatay İdare Mahkemesinin, inşaat alanlarının denetlenmesine ilişkin düzenleyici çerçeveye ve Belediyenin düzenleyici çerçevenin uygulanması bakımından sorumluluğuna yönelik derinlemesine bir inceleme gerçekleştirmediğini kaydetmiştir (bk. yukarıda § 30).     72.     Mahkeme, bu koşullar altında ve özellikle ilgili Devlet görevlilerince etkin bir şekilde uygulanan yeterli bir denetim mekanizmasının bulunmadığı dikkate alındığında, somut davada Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. II.     SÖZLEŞME’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI 73.   Başvuran, Sözleşme’nin 1, 5 § 3 ve 8. maddelerine dayanarak, başvurabileceği iç hukuk yollarından hiçbirinin etkin olmadığını ve Hatay Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından kendisi lehine hükmedilen tazminatın H.C. tarafından hiçbir şekilde kendisine ödenmediğini iddia etmiştir. 74.     Hükümet, somut davada başvuranın başvurabileceği etkin hukuk yolları bulunduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda, oğlunun ölümünden sorumlu bireyler, hukuk ve ceza mahkemelerince tespit edilmiş ve Hatay Asliye Hukuk Mahkemesi maddi ve manevi tazminat olarak başvuran lehine tazminata hükmetmiştir. Başvuran, icra takibi başlatmaması nedeniyle, Hatay Asliye Hukuk Mahkemesince hükmedilen tazminatı tahsil edememiştir. 75.     Başvuran, H.C. ile ilgili olarak ödemenin tahsil edilemeyeceğini, zira adli yargılamalar esnasında, H.C.’nin, kendisine ait inşaat şirketinin tüm mal varlığını devretmenin bir yolunu bulduğunu iddia etmiştir. 76.     Mahkeme öncelikle, bu şikâyetlerin, başvuranın 2. madde kapsamındaki şikâyetleriyle birlikte, sadece 13. madde bağlamında incelenmesi gerektiği kanısındadır. 77.     Ayrıca Mahkeme, Sözleşme’nin 13. maddesinin; yerel hukuk sistemlerinin, yetkili ulusal makamları Sözleşme uyarınca “ileri sürülebilir” bir şikâyetin esasını ele almaya yetkili kılan etkin bir yol sağlamasını gerektirdiğini yinelemiştir (bk. Z ve Diğerleri / Birleşik Krallık [BD], no. 29392/95, § 108, AİHM 2001-V). Bunun amacı, bireylerin Mahkeme önünde uluslararası şikayet mekanizmasını etkin hale getirmek zorunda kalmadan önce, bireylere Sözleşme haklarının ihlali bakımından ulusal düzeyde uygun tazmin elde edebilecekleri yollar sağlamaktır (bk. Kudła / Polonya [BD], no. 30210/96, § 152, AİHM 2000-XI).   78.     Buna karşın, 13. maddenin sağladığı koruma, belirli bir telafi şeklini gerektirecek ölçüde değildir. Sözleşme’ye taraf Devletlere bu hüküm kapsamındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesinde takdir yetkisi verilmiştir (bk. örneğin Kaya / Türkiye , 19 Şubat 1998, Derlemeler 1998-I, s. 329-30, § 106). 79.     Söz konusu hakkın niteliği, Devlet’in 13. madde uyarınca sağlaması gereken hukuki yolun türü açısından etkiler barındırmaktadır. 2. madde ile güvence altına alınan hakların ihlal edildiğine yönelik iddialar söz konusu olduğunda, maddi ve manevi tazminat, ilke olarak, mevcut tazmin yolları kapsamında bulunmalıdır (bk. yukarıda, Öneryıldız , § 147). 80.     Mahkeme, somut davaya konu olaylarla ilgili olarak, öncelikle, yukarıda 56-72 paragrafları arasında belirttiği bulgular dikkate alındığında, somut şikâyetin, ceza ve idare mahkemeleri önünde yürütülen yargılamalarla ilgili olan kısımla ilgili olarak, 2. maddeyle birlikte ele alındığında 13. madde kapsamında inceleme gerektiren ayrı bir hususu ileri sürmediğini değerlendirmiştir (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla , Kolyadenko ve Diğerleri / Rusya , no.   17423/05, 20534/05, 20678/05, 23263/05, 24283/05 ve 35673/05, §   228, 28 Şubat 2012). 81.     Mahkeme, ikinci olarak, başvuranın Hatay Asliye Hukuk Mahkemesi önünde, inşaat sahibi H.C. ve inşaat şirketi aleyhine hukuk yoluna başvurabildiğini ve söz konusu mahkemenin, H.C. ve sahibi olduğu inşaat şirketini ölüm olayından kısmen sorumlu bularak başvuran lehine maddi ve manevi tazminata hükmettiğini kaydetmiştir. Mahkeme, başvuranın, H.C. ve şirketi hakkında yürütülen söz konusu yargılamaların etkinliği veya sonucuna itiraz etmediğini, ek olarak, hukuk mahkemesince hükmedilen tazminatın yeterliliğine ilişkin herhangi bir şikâyette de bulunmadığını belirtmiştir. Ancak başvuran, Hatay Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından hükmedilen tazminatın H.C. tarafından kendisine ödenmediğini iddia etmektedir. 82.     Mahkeme bu bağlamda, nihai ve bağlayıcı bir adli kararın icrasının mahkemeye erişim ve etkili başvuru haklarının temel unsurlarından biri olmasına karşın (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla , Önderyıldız , yukarıda anılan, § 152), Devletin, özel şahıs aleyhine verilen bir kararın icrası bakımından sorumluluğunun, Devlet organlarının icra işlemlerinde yer almasından daha fazla olmadığını yinelemiştir (bk. diğer kararlara ilaveten, Lăcătuş ve Diğerleri / Romanya , no. 12694/04, §§ 117-122, 13 Kasım 2012, ve Demir / Türkiye (k.k.), no. 34885/06, § 76, 13 Kasım 2012). Mahkeme, elinde bulunan yazılı delilleri ve özellikle yukarıda 32. maddede belirtildiği üzere başvuranın avukatı tarafından Hatay Asliye Hukuk Mahkemesine sunulan deklarasyonu göz önünde bulundurarak, başvuranın, kararda belirtilen borcun ödenmesi için H.C. veya şirketi hakkında icra takibi başlatmadığını gözlemlemiştir. Mahkeme başvuranın, icra takibini, hukuk mahkemesinin tazminata ilk hükmettiği 22 Mart 2005 tarihinde başlatabileceğini, zira söz konusu tarihte verilen karara yönelik itirazın, ilgili tarihte yürürlükte bulunan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 433. maddesi kapsamında kararın icrasını ertelemeyeceğini kaydetmiştir. Bu koşullar altında, başvuranın, söz konusu inşaat şirketinin, borcun icra edilebileceği hiçbir malvarlığı bulunmadığına ilişkin dayanaksız iddiası, tek başına, başvuranı borcun ödenmesini sağlamak üzere icra takibi başlatma yükümlülüğünden muaf tutamaz. Özellikle H.C.’nin şirketiyle birlikte ve ayrı olarak hukuk mahkemesince hükmedilen tazminattan sorumlu olduğu dikkate alındığında, bu durum söz konusudur. Dolayısıyla, başvuran, H.C.’ye ait şirketin iflas ettiğini düşündüyse, bizzat H.C. hakkında da borcun icrası için başvurmalıydı.     83.     Yukarıda belirtilen hususlar dikkate alındığında ve söz konusu kararın icrasında Devlet yetkilileri tarafından yapıldığı görülen bir kusur bulunmadığı göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 hükümleri uyarınca reddedilmesi gerektiği kanısına varmıştır. III.     SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI 84.     Sözleşme’nin 41. maddesi şu şekildedir: “Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.” A.     Tazminat 85.     Mahkeme, başvuranın herhangi bir meblağ belirtmeden maddi ve manevi zararı yönünden tazminata hükmedilmesi talebinde bulunduğunu belirtmiştir. Başvuran bu bağlamda, oğlunun ölümü sonrasında evini satmak zorunda kaldığını ve iki yıl boyunca çalışamadığını ileri sürmüştür. Başvuran, iddialarıyla ilgili herhangi bir destekleyici belge sunmamıştır. 86.     Hükümet, bu iddiaların dayanaksız olduğunu ve Sözleşme’nin ihlal edildiği iddiaları ile ileri sürülen zarar arasında illiyet bağı bulunmadığını öne sürerek, bu iddialara itiraz etmiştir. 87.     Mahkeme, maddi zarar yönünden başvuranın taleplerini reddetmiştir. Ancak Mahkeme, başvuranın, tek başına ihlal tespitiyle yeterince tazmin edilmesi mümkün olmayan sıkıntıya ve hüsrana önemli ölçüde maruz kalmış olduğunun kabul edilebileceği kanaatindedir. Davaya özgü koşullar ile tespit edilen ihlalin türü dikkate alındığında ve Hatay Asliye Hukuk Mahkemesi önünde görülen tazminat davasının sonucu göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme manevi tazminat olarak başvurana 10.000 avro ödenmesine karar vermiştir. B.     Masraflar ve giderler 88.     Başvuran, herhangi bir meblağ belirtmeden, avukatlık ücreti dâhil olmak üzere, iç hukukta yürütülen yargılamalar esnasında ortaya çıkan giderleri talep etmiş ancak 30 Ekim 2009 tarihinde Hatay Asliye Hukuk Mahkemesine yapılan bir ödemeyle ilgili olarak 433,5 TL [3] (söz konusu dönemde yaklaşık olarak 196 avro) tutarındaki fatura haricinde taleplerini desteklemek üzere herhangi bir belge sunmamıştır. Başvuran, Mahkeme önünde ortaya çıkan giderlerle ilgili olarak, herhangi bir fatura veya temsilcisiyle yaptığı hukuki hizmet sözleşmesini sunmadan, avukatının ücretlerinin geri ödenmesi talebinde bulunmuştur. Başvuran sadece, Mahkemeye gönderdiği bir paketle ilgili olarak posta pulu ücretine ilişkin 7,15 TL tutarında (söz konusu dönemde yaklaşık olarak 2,5 avro) bir fatura sunmuştur. 89.     Hükümet bu konuyu Mahkemenin takdirine bırakmıştır. 90.     Mahkeme içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin gerçekten ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu gösterebiliyorsa, bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Mahkeme somut davada, elinde bulunan belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri dikkate alarak, başvurana, tüm başlıklar altındaki masraflar için 200 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir C.     Gecikme faizi 91.     Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir. BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE, 1.     Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna ve Hatay Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde yürütülen hukuki yolun etkin olmadığına ilişkin olarak Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamında öne sürülen şikâyetin kabul edilemez olduğuna;   2.     Diğer hukuki yolların etkin olmadığına ilişkin olarak Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamında ileri sürülen şikâyetin kabul edilebilirliğine ve esasına dair incelemeye yer olmadığına;   3.     Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;   4.     (a)     Davalı Devlet tarafından, başvurana, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde; ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere: (i)     manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 10.000 avro (on bin avro) ödenmesine; (ii)     masraf ve giderler için, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 200 avro (iki yüz avro) ödenmesine; (b)     Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz uygulanmasına;   5.     Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir . İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 4 Ekim 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. Stanley Naismith   Julia Laffranque Yazı İşleri Müdürü   Başkan   [1] Söz konusu dönemde yaklaşık 3,200 avro [2] Söz konusu dönemde yaklaşık 2.000 avro [3] .     Türk lirası (TRY), eski Türk lirasının (TRL) yerini alarak, 1 Ocak 2005 tarihinde tedavüle girmiştir. 1 TRY = 1,000,000 TRL.