Başvuru, mahkûmiyet kararının usulsüz tebliğe dayanılarak kesinleştirilmesi ve bu suretle temyiz isteminin yasal süresi içinde yapılmadığı gerekçesiyle reddine karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
Başvuru, mahkûmiyet kararının usulsüz tebliğe dayanılarak kesinleştirilmesi ve bu suretle temyiz isteminin yasal süresi içinde yapılmadığı gerekçesiyle reddine karar verilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 13/8/2014 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atıfta bulunarak başvuru hakkında görüş sunulmasına gerek olmadığını bildirmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığının 3/12/1997 tarihli iddianamesi ile başvurucunun yasa dışı Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist (TKEP-L)-silahlı terör örgütü- üyesi olma suçundan 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (2) numaralı fıkrası kapsamında cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır. İstanbul 6 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 24/6/1998 tarihli duruşmasında vekilinin huzurunda başvurucunun savunması alınmış ve yapılan yargılama sonucunda 19/4/2000 tarihinde verilen beraat kararı, Yargıtay Ceza Dairesinin 19/3/2001 tarihli kararı ile bozulmuştur. Bozma sonrasında Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılması nedeniyle yargılama İstanbul Ağır Ceza (CMK madde ile görevli) Mahkemesince (Mahkeme) yürütülmüştür. Başvurucu vekilinin beraat kararında direnilmesi talebi Mahkemece kabul edilmemiştir. Uyulan bozma kararı doğrultusunda yapılan inceleme sonucunda başvurucunun ve vekilinin bulunmadığı duruşmada Mahkemenin 21/9/2007 tarihli kararıyla yasa dışı silahlı terör örgütüne üye olma suçundan lehe kanun olduğu değerlendirilen 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurucu 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Başvurucuyu temsilen duruşmalara katılarak savunma yapan ve gerekçeli kararda sanık vekili olarak gösterilen başvurucu vekilinin bildirdiği (Üsküdar Noterliğinin 5/11/1997 tarihli vekâletnamede belirtilen) adresine 11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun maddesine göre karar tebliğe çıkarılmış ve tebligat mazbatasına "dosyamızda vekâletnameniz bulunmadığından 10 günlük süre içerisinde ibrazı" şeklinde bir şerh düşülmüştür. Başvurucu vekilinin kapısına yapıştırılmak ve imzadan imtina eden en yakın komşusu Ş.G.ye haber verilmek suretiyle 27/11/2007 tarihinde mahkûmiyet kararı tebliğ edilmiştir. Mahkeme 17/1/2008 tarihli kesinleşme şerh yazısıyla başvuru konusu kararın başvurucu açısından temyiz edilmeden 5/12/2007 tarihinde kesinleşmesi nedeniyle hükümlünün cezasının infazının yerine getirilmesini istemiştir. Başvurucu vekili 8/4/2013 havale tarihli iki ayrı dilekçeyle, mahkûmiyet kararınının kesinleşme şerhinin kaldırılarak infazın geri alınması ve temyiz talebinde bulunmuştur. Mahkemenin 15/4/2013 tarihli ek kararıyla mahkûmiyet kararının "...27/11/2007 tarihinde tebliğ edildiği ... her ne kadar mahkememizce Tebligat Kanunu'nun maddesine göre tebligat yapılmış ise de tebligat yapılan adresin hükümlü müdafiince 6/9/1996 tarihinde İstanbul Barosuna bildirildiği adres olup ve halen aynı adreste faliyet gösterdiği anlaşıldığı..." gerekçesiyle yasal süre geçtikten sonra yapılan temyiz isteminin reddi ile hükümlünün cezasının infazının devamına karar verilmiştir. Başvurucu vekili 29/4/2013 tarihli temyiz dilekçesinde mahkûmiyet kararının usulsüz tebliğ edildiğini belirtmiştir. Kararın tebliğe gönderildiği adresine yargılama sırasında tebligat yapıldığını ve Mahkemeye sunulan dilekçelerde de aynı adresin gösterildiğini, hatta 1996 yılından bu yana kesintisiz olarak mesleki faaliyetini bu adreste yürüttüğünü açıklamıştır. 7201 sayılı Kanun'un maddesine göre doğrudan tebligat yapılabilmesi için "adresini değiştiren kimse yenisini bildirmediği ve yeni adres tebliğ memurunca da tespit edilemediği takdirde" şartının bulunması gerektiğini bildirmiştir. Diğer yandan davada başvurucuyu temsilen bulunan başvurucu vekiline gönderilen karar tebliğ mazbatasına "dosyamızda vekaletnameniz bulunmadığından 10 günlük süre içerisinde ibrazı" şeklinde şerh konulduğunu, bu durumda Mahkemenin dosyada vekâletname olmadığını kabul etmesine rağmen kararın asile tebliğ edilmesi yerine vekâleti olmayan vekile tebliğ yapılmasının da usulüz olduğunu savunarak ek kararın bozulması talebinde bulunmuştur. Başvurucu vekilinin ek kararı temyizi üzerine bu defa Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 21/6/2013 tarihli onama istemli tebliğnamede "...sanık savunmanı Av. Hasan Alıcı'nın İstanbul Barosuna bildirmiş olduğu, daha önce de tebligat yapılmış olan bu adreste ve yokluğunda verilen kararın Tebligat Kanun'u maddesine göre kendisine 27/11/2007 tarihinde tebliğ edilmiş olduğu, bu adresin halen geçerli olduğu, sanık savunmanı tarafından yasal süre içerisinde hükmün temyiz edilmeyerek kesinleşmiş olduğu..." belirtilerek temyiz isteminin reddine ilişkin 15/4/2013 tarihli ek kararın yasaya uygun bulunduğu açıklanmıştır. Başvurucu vekili tebliğnameye karşı 27/6/2013 tarihli beyanında öncelikle vekilin yasal tebligat adresinde bulunup bulunmadığı tespit edilmeden 7201 sayılı Kanun'un şekli prosedürüne uyulmadan doğrudan maddesine göre tebligat yapılmış olmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu bildirmiştir. Ek karar, Yargıtay Ceza Dairesinin 24/4/2014 tarihli kararıyla onanmıştır. Nihai karar başvurucuya 15/7/2014 tarihinde tebliğ edilmiş olup 13/8/2014 tarihinde süresi içinde bireysel başvuruda bulunulmuştur. A. Ulusal Hukuk 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesi şöyledir:"Temyiz istemi, hükmün açıklanmasından itibaren yedi gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılır; beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hâkime onaylattırılır. Tutuklu bulunan sanık hakkında 263 üncü madde hükmü saklıdır.Hüküm, temyiz yoluna başvurma hakkı olanların yokluğunda açıklanmışsa, süre tebliğ tarihinden başlar." 7201 sayılı Kanun'un "Tebliğ imkânsızlığı ve tebellüğden imtina" kenar başlıklı maddesi şöyledir:"Kendisine tebligat yapılacak kimse veya yukarıdaki maddeler mucibince tebligat yapılabilecek kimselerden hiçbiri gösterilen adreste bulunmaz veya tebellüğden imtina ederse, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir veya memurlarına imza mukabilinde teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırmakla beraber, adreste bulunmama halinde tebliğ olunacak şahsa keyfiyetin haber verilmesini de mümkün oldukça en yakın komşularından birine, varsa yönetici veya kapıcıya da bildirilir. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır.(Ek fıkra: 11/1/2011-6099/5 md.) Gösterilen adres muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olup, muhatap o adreste hiç oturmamış veya o adresten sürekli olarak ayrılmış olsa dahi, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir veya memurlarına imza karşılığında teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırır. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır.(Ek: 19/3/2003-4829/5 md.) Muhtar, ihtiyar heyeti azaları, zabıta amir ve memurları yukarıdaki fıkralar uyarınca kendilerine teslim edilen evrakı kabule mecburdurlar." 7201 sayılı Kanun'un 11/1/2011 tarihli ve 6099 sayılı Kanun'un maddesi ile değiştirilmeden önceki hâlinin maddesi şöyledir:"Kendisine veya adresine kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olan kimse, adresini değiştirirse, yenisini hemen tebliği yaptırmış olan kaza merciine bildirmeye mecburdur. Bu takdirde bundan sonraki tebliğler bildirilen yeni adrese yapılır. (Değişik: 19/3/2003-4829/11 md.) Adresini değiştiren kimse yenisini bildirmediği ve yeni adres tebliğ memurunca da tespit edilemediği takdirde tebliğ olunacak evrakın bir nüshası eski adrese ait binanın kapısına asılır ve asılma tarihi, tebliğ tarihi sayılır. (Değişik: 19/3/2003-4829/11 md.) Bundan sonra eski adrese çıkarılan tebliğler muhataba yapılmış sayılır. (Ek : 6/6/1985 - 3220/12 md.) Daha önce tebligat yapılmamış olsa bile, taraflar arasında yapılan, imzası resmi merciler önünde ikrar olunmuş sözleşmelerde belirtilen adresler ile kamu kurum ve kuruluşları ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına, ticaret sicillerine ve esnaf ve sanatkarlar sicillerine verilen en son adreslerdeki değişiklikler hakkında da bu madde hükümleri uygulanır."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:"Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, ...görülmesini isteme hakkına sahiptir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), mahkemeye erişim hakkını hukukun üstünlüğü ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmekte; mahkemeye erişim hakkının ve başvuru yapılabilmesi konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlal edildiğine karar verilmektedir (Geffre/Fransa, (k.k.), B. No: 51307/99, 23/1/2003). AİHM, dava hakkını süre sınırına bağlayan iç hukuk hükümlerinin yorumlanmasının öncelikli olarak kamu otoritelerinin ve özellikle mahkemelerin görevi olduğunu belirtmekte; AİHM'in rolünün bu yorumun etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığının tespitiyle sınırlı olduğunu ifade etmektedir. Süre sınırı getiren kuralların uygun adalet yönetiminin güvence altına alınması amacına dayandığına işaret eden AİHM, bu kuralların veya bunların uygulanmasının ilgililerin ulaşılabilir başvuru yollarına müracaatlarını engelleyecek mahiyette olmaması gerektiğini değerlendirmektedir. AİHM, bu bağlamda her bir olayın somut başvuru yolunun özellikleri ışığında ve Sözleşme'nin maddesinin birinci fıkrasının amaç ve hedefleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizmektedir (Eşim/Türkiye, B. No: 59601/09, 17/9/2013, § 20). AİHM'e göre mahkemeye ulaşmayı aşırı derecede zorlaştıran ya da imkânsız hâle getiren uygulamalar mahkemeye erişim hakkının ihlaline yol açabilir. Bununla birlikte dava açma ya da kanun yollarına başvuru için belli sürelerin öngörülmesi -bu süreler dava açmayı imkânsız kılacak ölçüde kısa olmadıkça- hukuki belirlilik ilkesinin bir gereğidir ve mahkemeye erişim hakkına aykırılık oluşturmaz. Ne var ki öngörülen süre koşullarının açıkça hukuka aykırı olarak yanlış uygulanması ya da yanlış hesaplanması nedeniyle kişiler dava açma ya da kanun yollarına başvuru hakkını kullanamamışsa mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini kabul etmek gerekir (Osu/İtalya, B. No: 36534/97, 11/7/2002, §§ 36-40).