3. Hukuk Dairesi 2024/2599 E. , 2025/2007 K. MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi SAYISI : 2017/836 E., 2024/258 K. Mahkemece bozmaya uyularak verilen karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili; müvekki…
**3. Hukuk Dairesi 2024/2599 E. , 2025/2007 K.** **"İçtihat Metni"** MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi SAYISI : 2017/836 E., 2024/258 K. Mahkemece bozmaya uyularak verilen karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili; müvekkillerinin oğlu ...'in 03.10.2011 tarihinde öğrenci olduğu okulun bahçesinde davalılardan ... tarafından darp edildiğini ve Devlet Hastanesinde bir müddet tedavi edildiğini, ardından Adana iline sevk edildiğini ve 09.12.2011 tarihinde tedavi edildiği hastanede kurtarılamayarak vefat ettiğini, olayın davalılardan ...'ın anlattığı gibi olmadığını, sadece itekleme ile yüzdeki derinin kalkarak sıyrılmasının mümkün olmadığını, davalı ...'ın meydana gelen olayda kasti hareket ettiği ve kusurlu olduğunu, davalılardan anne ve babanın ise çocukları üzerinde gözetim ve denetim görevlerini özenle yerine getirmediklerini, bu nedenle çocuklarının fiillerinden sorumlu olduklarını, müvekkillerinin çocuklarının ölümü nedeni ile onun maddi desteğinden yoksun kaldıklarını ileri sürerek; 3.000,00 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi tazminatının davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir. II. CEVAP Davalılar vekili; davanın zamanaşımına uğradığını, davacı ...'nin ölen çocuğun velisi olmayıp üvey annesi olduğunu, çocuğun ölüm sebebi ile müvekkillerinden ...'ın fiili arasında illiyet bağı kurulamadığını, davacıların destekten yoksun kalma tazminatı istem hakları olmadığını, müvekkillerinin meydana gelen olayda kusurunun bulunmadığını, müvekkillerinden anne ve babanın çocukları olan müvekkili ... ile ilgili gözetim yükümlülüklerini yerine getirdiklerini, ölen çocuğun müvekkili ...'a yönelik ağır tahrik içeren eylemde bulunması nedeniyle kusurlu olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir. III. MAHKEME KARARI Mahkemenin 17.03.2015 tarihli kararıyla; ceza mahkemesi kararında davalı ...'ın eyleminin haksız tahrik altında gerçekleştiği, yaralama olduğu, neticesi sebebi ile ağırlaştığı, adli raporda illiyet bağının olmadığı hususunun belirtilmesi ve davalı anne babanın kurtuluş kanıtı getirdiği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiş; karara karşı, davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ 1. Dairece verilen 12.10.2017 tarihli ilamla; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 74. maddesi kapsamına göre, ceza mahkemesinin saptadığı maddi olguların hukuk hakimini bağlayacağı, bu itibarla Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonunda verilen ve temyiz aşamasında olan kararın, maddi olgunun varlığı ve illiyet bağı yönünden eldeki davanın sonucuna etkili olabileceği, bu nedenle Mahkemece anılan ceza davası bekletici mesele yapılmadan karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle, kararın bozulmasına karar verilmiştir. 2. Bozmaya uyan Mahkemenin ilam başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; ev başkanının sorumluluğu konusunda özel bir zamanaşımı düzenlemesi bulunmadığından haksız fiiller için kanunda öngörülen kısa ve uzun zamanaşımı sürelerinin uygulanacağı, zamanaşımı başlangıcının kısa zamanaşımı süresi bakımından zararın, fiilin ve failin (sorumlu ev başkanının) öğrenildiği tarih, uzun zamanaşımı süresi bakımından da olay tarihi olduğu, ancak ceza zamanaşımı süresinin ev başkanının sorumluluğunda uygulanmayacağı, eldeki davaya konu vakıanın 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (818 sayılı kanun) yürürlükte olduğu dönem olan 03.10.2011 tarihinde gerçekleştiği ve davacıların çocuklarının 09.12.2011 tarihinde vefat ettiği, eldeki davanın ise 6098 sayılı Kanunun yürürlükte olduğu dönem olan 10.12.2012 tarihinde açıldığı, buna göre dava tarihinde uzun zamanaşımı süresinin dolmadığı, kısa zamanaşımı süresi yönünden ise olay tarihinde 818 sayılı Kanunun yürürlükte olduğu, bu nedenle 1 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği, eldeki davanın olay tarihi ve ölüm tarihinden 1 sene sonra geçtiğinden bahisle kısa zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerektiği düşünülebilecek ise de, kısa zamanaşımının dolması için aynı zamanda davacılarca zarar miktarının da öğrenilmesi gerektiği, eldeki dosyada ise zarar miktarının dava tarihinde henüz tespit edilmediği görülmekle zamanaşımının dolmadığı, davalılardan ... yönünden ise, kural olarak ev başkanının sorumluluğuna ilişkin davalarda ev başkanının baba olduğu dikkate alınarak bu davalı yönünden davanın pasif husumet yokluğundan reddinin gerektiği, davalılardan ... yönünden ise, davalı olay tarihinde ... olmayıp yargılama sırasında 13.09.2016 tarihinde ... olduğundan ve vekili tarafından da bu davalıya ait vekaletname dosyaya ibraz edildiğinden her ne kadar eldeki davanın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 369. maddesi uyarınca ev başkanının sorumluluğundan kaynaklığından bahisle davalı ...'a husumet düşmeyeceği düşünülebilecek ise de, eldeki davada davalı ...'a yöneltilen sorumluluğun 6098 sayılı Kanunun 49. (818 sayılı Kanunun 41.) maddesi uyarınca haksız fiil sorumluluğu olduğu anlaşılmakla davalılardan ...'ın eldeki davada taraf sıfatının bulunduğu, davacılardan üvey anne ...'nin maktulün üvey annesi olması, maktulün öz annesi hayatta olup ceza yargılamasında da katılan sıfatı olarak yer alması, üvey anne ...'nin ise ceza yargılamasında yer almaması da nazara alındığında, davacılardan ...'nin destekten yoksun kalma tazminatı talebinde bulunamayacağı, davalılardan ... yönünden ise gözetim yükümlülüğünü ihlal ettiği kanaatine ulaşılamadığı, davalı baba ...'ın disiplinli, terbiye görevini yerine getiren ebeveyn olduğu, davalıların çocuğunun tamamen serbest bir ortama bırakılmadığı, olayın okulun açık olduğu saatler içerisinde meydana geldiği, çocukların kavga etmesinin yaş aralığı da dikkate alındığında olağan olduğu, davalı baba ...'ın olay tarihinde çocuğun başında olması halinde dahi böyle bir durumun gerçekleşebileceği, kaldı ki davaya konu eylemin maktulün haksız tahrik içeren eylemleri akabinde gerçekleştiği de dikkate alındığında davalılardan ... yönünden de davanın reddi gerektiği, her ne kadar ceza yargılamasında alınan Adli Tıp Kurulu raporunda davalılardan ...'ın davaya konu eylemi ile meydana gelen zarar arasında illiyet bağının bulunduğu tespit edilmiş ise de, davalılardan ...'ın eyleminin basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olup, ölümün maktulün kendisinden kaynaklanan rahatsızlık nedeniyle meydana geldiği ve davalının davaya konu davranışının ölüme sebebiyet vereceğinin öngörülemez olduğu, uygun illiyet bağı somut vakıada oluşmadığından bu davalı yönünden de davanın reddi gerektiği, yine 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 31. maddesi kapsamında hangi davacı için ne kadar miktarda tazminat istenildiği hususunun davacı vekiline açıklattırılması gerekmekte ise de, davanın reddine karar verildiğinden davacı vekilinin açıklamada bulunmasının dosya kapsamına etkisi olmayacağı gerekçesiyle; davanın davalı ... yönünden pasif husumet yokluğundan usulden reddine, davalılar ... ve ... yönünden esastan reddine karar verilmiş; karara karşı, davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. V. TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri Davacılar vekili; davacıların oğlunun, davalılardan ...'ın haksız fiile konu eylemi sonucu vefat ettiğini, ölüm ile davalılardan ...'ın eylemi arasında illiyet bağının varlığının sabit olduğunu, davalılardan ...'ın haksız fiili ile verdiği zararı tazminle yükümlü bulunduğunu, Mahkemece davalılardan baba ... yönünden verilen kararın da hatalı olduğunu, davalı baba ... yönünden ev başkanının kusursuz sorumluluğunun bulunduğunu, bakım ve gözetim görevine uygun davrandığının kabul edilemeyeceğini, davalılardan ... yönünden verilen ret kararının da hatalı olduğunu, tüm saikler ve ortada fiilin hukuka aykırılığı ile cezada verilen karar mevcut iken, ceza yargılamasında verilen ceza miktarının düşük olması saiki ile tazminatın her iki davalı için esastan, diğer davalı için ise usulden reddine karar verilmesinin kabul edilemeyeceğini, müvekkillerinin oğlunun vefatı ile büyük manevi acı yaşadıklarını, eldeki davada davacıların maddi zararının hesaplanması ve manevi zararlarının da hüküm altına alınması gerekirken Mahkemece hatalı değerlendirme davalılar hakkında ret kararı verilmesinin hatalı olduğunu ileri sürerek; kararın bozulmasını istemiştir. B. Değerlendirme ve Gerekçe Uyuşmazlık, davacılardan ...'in çocuğu olan ...'in, davalılardan ... ve ...'ın çocuğu olan diğer davalı ...'ın haksız fiili sonucunda vefat etmesi nedeniyle ev başkanının sorumluluğu ve kusur sorumluluğuna dayalı tazminat istemine ilişkindir. 1. Haksız fiil sorumluluğuna dair 818 sayılı Kanunun 41. (6098 sayılı Kanunun 49.) maddesi uyarınca; “Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur. Ahlaka mugayir bir fiil ile başka bir kimsenin zarara uğramasına bilerek sebebiyet veren şahıs, kezalik o zararı tazmine mecburdur.” Bu hüküm dikkate alındığında, kusur sorumluluğu olarak tanımlanan haksız ... sorumluluğunun kurucu unsurları; fiil, zarar, illiyet bağı, kusur ve hukuka aykırılıktır. Haksız bir eylemin tazminat sorumluluğu doğurabilmesi için, kusurlu ve hukuka aykırı bir fiil sonucunda zarar doğması, zarar ile fiil arasında da illiyet bağı bulunması gereklidir. Buna göre; haksız fiil ile zarar arasında illiyet bağı yoksa zararın tazmini istenemez. 6098 sayılı Kanun’un 74. maddesi hükmüne göre; ceza mahkemesince verilen beraat kararı; kusur ve derecesi, zarar tutarı, temyiz gücü ve yükletilme yeterliliği, illiyet gibi esasları hukuk hâkimini bağlamayacaktır. Ancak hemen belirtilmelidir ki, gerek öğretide gerekse Yargıtayın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hâkiminin tespit ettiği maddi olaylarla ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hâkiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşıyacaktır. Bu doğrultuda maddi vakıanın tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hâkimini bağlayıcı olup ceza mahkemesince bir maddi vakıanın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2017/11-92 E., 2018/1362 K. sayılı ilamı). Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; davalılardan ...'ın eylemi sonucunda davacıların çocuğu ...'in vefat ettiği iddiasına dayalı olarak eldeki davanın açıldığı, Mahkemece yapılan yargılama sonucunda, her ne kadar ceza yargılamasında alınan Adli Tıp Kurulu raporunda davalılardan ...'ın davaya konu eylemi ile meydana gelen zarar arasında illiyet bağının bulunduğu tespit edilmiş ise de, davalılardan ...'ın eyleminin basit tıbbi müdahale ile giderilebilir olup ölümün maktulün kendisinden kaynaklanan rahatsızlık nedeniyle meydana geldiği ve davalının davaya konu davranışının ölüme sebebiyet vereceğinin öngörülemez olduğu, uygun illiyet bağı somut vakıada oluşmadığından bahisle davanın reddine kararı verilmişse de, dosya kapsamında yer alan Osmaniye 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2023/165 E., 2023/420 K. sayılı kararıyla bu karara dayanak olan Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Dairesince tanzim edilen raporda, ''maktulde tespit edilen yaralanmaların yaşamını tehlikeye sokan bir durum olmadığı, etkisinin basit tıbbi müdahale ile giderilebilir olduğu, ölümün travmanın etkisi ile sinir uçlarının aşırı uyarılmasına bağlı ani solunum ve dolaşım durması sonucu meydana geldiği, ölüm ile travma arasında illiyet bağı olduğunun'' bildirilmesine göre, eldeki davada davalılardan ...'ın yukarıdaki haksız fiil hükümlerine göre sorumlu olacağı kabul edilerek, davacıların bu davalıya yönelik maddi ve manevi tazminat taleplerinin açıklattırılması ve oluşacak sonuca göre hüküm tesisi yoluna gidilmesi gerekirken, davalılardan ... yönünden yanılgılı değerlendirmeyle davanın tümden reddine kararı verilmiş olması usul ve kanuna aykırıdır. 2. 4721 sayılı Kanunun 369/1 maddesine göre; ev başkanı, ev halkından olan küçüğün, kısıtlının, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunan kişinin verdiği zarardan, alışılmış şekilde durum ve koşulların gerektirdiği dikkatle onu gözetim altında bulundurduğunu veya bu dikkat ve özeni gösterseydi dahi zararın meydana gelmesini engelleyemeyeceğini ispat etmedikçe sorumludur. Maddenin açık ifadesinden de anlaşıldığı gibi, üçüncü kişilere verdikleri zararla ev başkanını sorumluluk altına sokanlar; küçük, kısıtlı ve akıl hastalığı veya akıl zayıflığı olan kimselerdir. Hukuk düzeni, ev başkanını koruyucu ve güvenilir kişi; küçükleri, kısıtlıları, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunanları korunmaya ve gözetime muhtaç kimseler olarak kabul eder. Bu kişiler, küçüklükleri, tecrübesizlikleri, akli yetersizlik ve dengesizlikleri sebebiyle başkaları için tehlike teşkil ettikleri gibi, aynı şekilde başkaları da kendileri için tehlike oluşturabilir. Velayet ve vesayet kurumları küçük ve kısıtlıların, ailenin ve üçüncü kişilerin korunması amacıyla konulmuştur. Ev başkanlığı, aile halinde birlikte yaşayanların idare edilmesine, öncelikle aile üyeleri arasında bir düzenin kurulmasına, bunların yararına olarak birliğin korunmasına hizmet eder. Bununla beraber ev başkanlığı kurumuyla güdülen asıl amaç, gözetime muhtaç aile üyelerine karşı zarara uğramış olan üçüncü kişileri korumaktır. Yani ev başkanlığı yalnız yetkiler veren bir kurum olmayıp, aynı zamanda görev ve sorumluluklar da yükleyen bir kurumdur. Ev başkanının özen ve gözetim görevini yerine getirmemesinden dolayı üçüncü kişiler bir zarara uğramışlarsa, bu zararı tazminle sorumludur. Ev başkanının 4721 sayılı Kanunun 369/1. maddesinden ... sorumluluğu, her şeyden önce şahıs itibariyle sınırlıdır. Başka bir deyişle ev başkanı, sadece küçük ve kısıtlıların haksız davranışları ile başkalarına verdikleri zararlardan sorumludur. Kural olan, kusurlu davranıştan sadece failin sorumlu kılınması ve bundan doğacak sonuçlara da bizzat onun katlanmasıdır. Cezai sorumlulukta bu ilke "kusurun şahsileştirilmesi" prensibi ile kabul edilmiştir. Aynı ilke, kural olarak hukuki sorumlulukta da geçerlidir. 818 sayılı Kanunun 41. (6098 sayılı Kanunun 49.) maddesinde ifadesini bulan bu ilke gereğince, herkes "Gerek kasten, gerek ihmal ve teseyyüp veya tedbirsizlikle haksız bir surette" başkalarına verdiği zararı tazminle yükümlüdür. Bununla beraber pozitif hukuk düzenleri bu tabii hukuk kurallarına bazı istisnalar getirmişlerdir. Söz konusu istisnalara, daha çok sorumlu kişilerin zarar verenle belirli veya kişisel bir ilişki içinde bulunduğu hallerde yer verilmiştir. İşte, hukuk sistemimizde başkasının eyleminden sorumluluğu düzenleyen ayrık hükümlerden biri de 4721 sayılı Kanunun 369/1 maddesidir. Bu madde hükmü toplumsal hayatta büyük bir pratik ve hukuki ihtiyaca cevap vermektedir. Çocukların bilerek veya bilmeyerek birbirlerinin beden bütünlüğüne ve şahsiyet haklarına saldırıda bulunmaları rastlanılan olaylardandır. Bütün bu durumlarda, küçük temyiz kudretine sahip ise verdiği zarardan bizzat sorumludur. Ancak birçok durumda mal varlığı olmadığı için fiilen, birçok durumda ise hem mal varlığı, hem de haksız fiil ehliyeti olmadığı için gerek fiilen, gerekse hukuken sorumlu tutulmaları söz konusu olamamaktadır. Kaldı ki, özen ve gözetime muhtaç kimseleri şahsen sorumlu tutmak mümkün olsa bile, zararın tamamını tazmin ettirmek olanağı her zaman bulunmayabilir. Çünkü temyiz kudretleri yoksa zarar veren aile üyeleri ancak hakkaniyet gereğince sorumlu tutulabilirler ( 818 sayılı Kanunun 54., 6098 sayılı Kanun'un 65. maddeleri) Oysa hakkaniyet ölçüsü bazı hallerde uğranılan zararın tamamının tazminine imkan vermez. Zira, hakkaniyet sorumluluğunda zarar verenin ekonomik durumu elverdiği ölçüde zarar tazmin edilir. İşte bu tür fiili ve hukuki imkansızlıklar küçük, kısıtlı akıl hastası veya akıl zayıfı aile üyelerinin davranışlarından zarar gören kimselere karşı başka bir şahsın sorumlu kılınması ihtiyacını doğurmuştur. Gerçekten çok sık meydana gelen bu olaylarda, toplumu savunmasız bırakmamak; onu, küçüklere, kısıtlılara, akıl hastası ve akıl zayıflarına karşı korumak gerekir. İşte toplum yararı ve işlerin güvenle yürütülmesi ilkesi, zarar veren bu kimselerin yanında, başka birinin de sorumlu tutulmasını zorunlu kılmıştır. Türk Hukuk sisteminde ev başkanının sorumluluğu kusura dayanmaz. Diğer bir anlatımla bu sorumluluk kusursuz sorumluluktur. 4721 sayılı Kanunun sözü edilen maddesinde öngörülen ana ilke, ev başkanının gözetimindeki özen ödevini yapmamasıdır. Ev başkanının sorumluluğunun ilk şartı, gözetime muhtaç bir aile üyesinin zararlı bir davranışta bulunmasıdır. Zararlı davranış olumlu hareketlerle olabileceği gibi olumsuz hareketlerle de yaratılır. Olumsuz davranış, başkasını zarardan korumak için bir harekette bulunmak yükümlülüğünün mevcut olmasına rağmen böyle bir davranışta bulunulmadığı zaman söz konusu olur. Bununla birlikte, zararlı davranışlar içinde en çok görüleni olumsuz davranışlardır. 4721 sayılı Kanun'un 369/1 maddesinin uygulanabilmesi için, herşeyden önce ortada bir zararın bulunması gerekir. Gözetime muhtaç aile üyelerinin sebep oldukları zararın çeşidi, ev başkanının sorumluluğu bakımından önemli değildir. Zira, ev başkanı gözetimi altındaki kişilerin üçüncü kişilere verdikleri her türlü zarardan sorumludur. Ev başkanının kendine düşen özen ve gözetim görevini yerine getirip getirmediği, zarar verici olayın özelliklerine göre belirlenmelidir. Her olayın gerektirdiği tedbirler, herşeyden önce, kendi şartları içinde düşünülmelidir. Bu bakımdan, ev başkanının alması gereken tedbirler olaydan olaya göre değişebilir. Örneğin, zarar verici olayın gerekli kıldığı tedbirler duruma göre sadece eğitmek, öğüt ve talimat vermek, uyarı, ihtar ve yasaklamak şeklinde olabileceği gibi, bunların izlenmesi ve kontrol edilmesi şeklinde de olabilir. Bununla beraber, zarar verici olay ve tehlikeye dikkat çekmek, bilgi vermek ve aydınlatmak, duruma göre tehlikeli şeyleri ortadan kaldırmak, atmak veya muhafaza altına almak da somut olayın gerektirdiği tedbirler çerçevesinde düşünülebilir. Tüm zarar verici eylemlerde ev başkanına düşen tedbirler, genel ilkeler içinde düşünülmelidir. 4721 sayılı Kanunun 369/1 maddesinde, ev başkanının alışılmış şekilde durum ve koşulların gerektirdiği dikkatle gözetim altında bulundurduğunu veya bu dikkat ve özeni gösterseydi dahi zararın meydana gelmesini engelleyemeyeceğini ispat etmedikçe, ev halkından olan küçüğün ve sayılan diğer kişilerin verdiği zarardan sorumlu olacağı benimsenmiştir. Bu benimsemenin nedeni, hukuk düzeninin, ev başkanını koruyucu ve güvenilir kişi, küçüğü ise korunmaya ve gözetime muhtaç kimse olarak kabul etmesidir. Hemen belirtilmelidir ki, zarar verenin eylemli olarak evin mensubu olmaktan çıktığı, başka bir ifadeyle aralarındaki bağımlılık ilişkisinin kesildiği durumlarda, ev başkanının sorumluluğu bu durumun sona erdiği ve zarar verenin tekrar evin mensubu haline geldiği ana kadar ortadan kalkar. Bağımlılık ilişkisinin hangi hallerde kesildiği hususu, uyuşmazlığı doğuran her somut olayın kendi özellikleri çerçevesinde ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken bir sorundur. Örneğin, akıl zayıflığı taşıyan birinin sağlık kurumuna yatırıldığı veya bir öğrencinin yatılı okula alındığı hallerde, aile başkanı ile aralarındaki bağımlılık ilişkisinin kesileceği, öğretide ve yerleşik içtihatlarda ittifakla kabul edilmektedir. Bu açıklamalara göre somut olayda; her ne kadar Mahkemece, davalılardan baba ... yönünden gözetim yükümlülüğünü ihlal ettiği kanaatine ulaşılamadığı, disiplinli, terbiye görevini yerine getiren ebeveyn olduğu, davalıların çocuğunun tamamen serbest bir ortama bırakılmadığı, olayın okulun açık olduğu saatler içerisinde meydana geldiği, çocukların kavga etmesinin yaş aralığı da dikkate alındığında olağan olduğu, davalı baba ...'ın olay tarihinde çocuğun başında olması halinde dahi böyle bir durumun gerçekleşebileceği, davaya konu eylemin maktulün haksız tahrik içeren eylemleri akabinde gerçekleştiği gerekçeleriyle bu davalı yönünden de davanın reddine kararı verilmiş ise de; yukarıda açıklanan ilkeler ve ceza dosyasındaki delil ve beyanlar da nazara alındığında, davalı baba ...'ın okul içinde ya da dışında çevresine ve arkadaşlarına yönelik zarar verici fiil ve davranışlarda bulunmaması gerektiği yönünde oğlu olan davalı ...'ı eğitip uyarılarda bulunduğunu, bu yönde gerekli bakım ve özen yükümlülüğünü yerine getirdiğini ispat edemediği, olay tarihi itibariyle davalı baba ... ile oğlu olan davalı ... arasındaki bağımlılık ilişkisinin kesilmediği de nazara alındığında, yanılgılı değerlendirmeyle davalı baba ... yönünden de davanın tümden reddine karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır. 3. Şahsi menfaatleri ihlal edilen kimseye duyduğu ağır manevi acıyı belli bir oranda gidermek, bozulan ruhi dengeyi onarmak, olanak dahilinde bu dengenin yeniden elde eldilmesini sağlamak amacına yönelik olarak manevi tazminata hükmedilir. Manevi tazminatın ve kapsamının taktiri hâkime ait bir hak ve görevdir. Ancak hâkim bu hak ve görevini yerine getirirken 4721 sayılı Kanunun 4. maddesi hükmünü de gözetmek suretiyle hak ve nesafet ilkeleriyle bağlı kalarak tarafların sosyal ve ekonomik durumlarını, kusurlu eylemin mağdurda uyandırdığı elem ve ızdırabın derecesini, istek sahibinin toplumdaki yerini, kişiliğini, hassasiyet derecesini gözetmek suretiyle makul bir tazminata hükmetmelidir. 6098 sayılı Kanunun 56. maddesinin birinci fıkrası uyarınca; hâkimin, özel durumları göz önünde tutarak manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Takdir edilecek bu tutar, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir işlevi (fonksiyonu) olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı, onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek tutar, var olan durumda elde edilmek istenilen doyum (tatmin) duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 22.06.1966 tarihli ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde, takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel durum ve koşullar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hâkim; bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde nesnel (objektif) ölçülere göre uygun (isabetli) bir biçimde göstermelidir. Hâkim belirlemeyi yaparken; somut olayın özelliğini, zarar görenin ekonomik ve sosyal durumunu, paranın alım gücünü, duyulan ve ileride duyulacak elem ve ızdırabı gözetmelidir (Hukuk Genel Kurulunun 28.05.2003 tarihli ve 2003/21-368-355 ve 23.06.2004 tarihli 2004/13-291-370 sayılı kararları). Somut olayda; her ne kadar Mahkemece, davacılardan üvey anne ...'nin ölenin üvey annesi olması, öz annenin hayatta olup ceza yargılamasında da katılan sıfatı olarak yer alması, üvey anne ...'nin ise ceza yargılamasında yer almaması da nazara alındığında destekten yoksun kalma tazminatı talebinde bulunamayacağı belirtilmiş ise de, davacılardan ...'nin destekten yoksun kalma tazminatı dışında manevi tazminat talebinde de bulunduğu anlaşılmakla, öncelikle bu davacının manevi tazminat talebi açıklığa kavuşturulmak suretiyle, üvey anne olan ...'nin manevi tazminat isteyebilmesi için olayın özelliği ve durumun koşulları araştırılması, bu koşul ve özellikler eylemli ve duygusal bir yakınlığı belirtiyorsa manevi tazminat isteyebileceği değerlendirilerek istem hakkında bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile bu davacı yönünden davanın tamamen reddine karar verilmesi de doğru görülmemiştir. 4. Ana ve babanın evlilik devam ettiği sürece velayet hakkını birlikte kullanacakları 4721 sayılı Kanun 336/1 maddesinde düzenlenmiştir. Aynı Kanun'un 342/1 maddesi gereğince, ana ve baba velayetleri çerçevesinde üçüncü kişilere karşı çocuklarının yasal temsilcisi olduklarından, küçüğün başkalarına verdiği zarardan dolayı yine aynı Kanunun 369. maddesi gereğince ev başkanı olarak sorumludurlar (Dairemizin 04.06.2018 tarihli ve 2016/19834 E., 2018/6315 K., Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 13.09.2012 tarihli ve 2012/9240 E., 2012/12073 K., 19.04.2010 tarihli ve 2009/8959 E., 2010/4588 K. sayılı ilamları) Mahkemece, yukarıdaki Kanun hükümleri nazara alınmadan ve yerleşik Daire içtihatlarına aykırı şekilde davalılardan ... yönünden kural olarak ev başkanının sorumluluğuna ilişkin davalarda ev başkanının baba olduğu değerlendirilerek bu davalı yönünden pasif husumet yokluğundan ret kararı verilmesi de usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. 5. Bozma sebeplerine göre; davacılar vekilinin sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1.Temyiz olunan Mahkeme kararının 6100 sayılı Kanunun Geçici 3. maddesi atfıyla 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (1086 sayılı kanun) 428. maddesi uyarınca davacılar yararına BOZULMASINA, 2.Bozma sebebine göre, davacılar vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, Peşin alınan temyiz karar harçlarının istek halinde temyiz edenlere iadesine, 1086 sayılı Hukuk Kanunun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 09.04.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.