11. Ceza Dairesi 2023/5467 E. , 2024/14816 K. MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi SAYISI : 2021/111 E., 2021/351 K. SUÇ : Bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya engelleme HÜKÜM : Mahkûmiyet TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında bozma üzerine kurulan hükmün temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde olduğu, temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bu…
**11. Ceza Dairesi 2023/5467 E. , 2024/14816 K.** **"İçtihat Metni"** MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi SAYISI : 2021/111 E., 2021/351 K. SUÇ : Bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya engelleme HÜKÜM : Mahkûmiyet TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında bozma üzerine kurulan hükmün temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteminin süresinde olduğu, temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü: 5271 sayılı CMK'nın 231/8-son cümlesi uyarınca, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kesinleştiği tarihten, denetim süresi içinde ikinci suçun işlendiği tarihe kadar dava zamanaşımının durduğu gözetilerek yapılan incelemede; Bozmaya uyulmak suretiyle yargılamanın hukuka uygun olarak yapıldığı, iddia ve savunmada ileri sürülen hususların gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hukuka uygun yöntemlerle elde edilen delillerin değerlendirilerek fiilin sanık tarafından işlendiğinin tespit edildiği, suç vasfının doğru biçimde belirlendiği, cezanın kanuni takdir sınırlarında uygulandığı tüm dosya kapsamından anlaşılmakla, sanığın temyiz nedenleri yerinde görülmediğinden hükmün Tebliğnameye uygun olarak ONANMASINA, üyeler ...'ın eylemin TCK'nın 204/1. Maddesi kapsamında resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturduğuna yönelik, ...'ın eylemin suç oluşturmayacağına yönelik karşı oyları ve oy çokluğuyla 05.12.2024 tarihinde karar verildi. KARŞI OY İşverenin gerçekte işyerinde çalışmayan kişiyi Sosyal Güvenlik Kurumunun kendisine tahsis ettiği şifre ile dijital işe giriş bildirgesini doldurarak kuruma ilettiği olayda, sanık hakkında bilişim sistemlerini engelleme, verileri yok etme değiştirme veya engelleme suçundan TCK' nin 244/2, 43/1 maddeleri uyarınca kurulan mahkumiyet hükmünün onanmasına ilişkin sayın çoğunluğun kararına katılmak mümkün bulunmamıştır, zira; Bizzat katıldığım ve esasa ilişkin olarak çoğunluk oyuna uygun oy kullandığım Ceza Genel Kurulunun 2017/11-1122 E.2020/381K. Sayılı 29.09.2020 tarihli kararında belirtildiği gibi uyuşmazlığın isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, öncelikle resmî belgede sahtecilik ve sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçları üzerinde durulması gerekmektedir. Resmî belgede sahtecilik suçu TCK’nın 204. maddesinde; "(1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır." şeklinde düzenlenmiş olup maddenin gerekçesi ise; "Maddede, resmî belgede sahtecilik suçu tanımlanmıştır. Suçun konusu resmî belgedir. Belge, eski dilimizdeki ‘evrak’ kelimesi karşılığında kullanılmakta olup, yazılı kağıt anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, yazılı kağıt niteliğinde olmayan şey, ispat kuvveti ne olursa olsun, belge niteliği taşımamaktadır. Kağıt üzerindeki yazının, anlaşılabilir bir içeriğe sahip olması ve ayrıca, bir irade beyanını ihtiva etmesi gerekir. Bu yazının belli bir kişiye veya kişilere izafe edilebilir olması gerekir. Ancak, bu kişilerin gerçekten mevcut kişiler olması gerekmez. Bu itibarla, gerçek veya hayalî belli bir kişiye izafe edilemeyen yazılı kağıt, belge niteliği taşımaz. Kağıt üzerindeki yazının belli bir kişiye izafe edilebilmesi için, bu kişinin ad ve soyadının kağıda eksiksiz bir şekilde yazılması ve kağıdın bu kişi tarafından imzalanmış olması şart değildir. Ancak, bazı belgeler (örneğin poliçe gibi kambiyo senetleri) açısından, belge üzerinde kişinin kendi el yazısı ile imzasının atılmış olması gerekir. Zira, imza, ilgili kambiyo senedinin zorunlu şekil şartını (kurucu bir unsurunu) oluşturmaktadır. Bir kişinin, düzenlediği belgeye başkasının adını yazması ve belgeyi imzalaması durumunda da bir belge vardır; ancak, bu belge sahtedir. Belge altında adı yazılan ve adına imza konulan kişi, gerçek veya hayali bir kişi olabilir. Bunun, belgenin varlığına bir etkisi bulunmamaktadır. Bir belgeden söz edebilmek için, kağıt üzerindeki yazının içeriğinin hukukî bir kıymet taşıması, hukukî bir hüküm ifade eylemesi, hukukî bir sonuç doğurmaya elverişli olması gerekir. Resmî belge, bir kamu görevlisi tarafından görevi gereği olarak düzenlenen yazıyı ifade etmektedir. Bu itibarla, düzenlenen belge ile kamu görevlisinin ifa ettiği görev arasında bir irtibatın bulunması gerekir. Bu itibarla, bir kamu kurumu ile akdedilen sözleşme dolayısıyla özel hukuk hükümlerinin uygulama kabiliyetinin olması hâlinde dahi, resmî belge vardır. Çünkü sözleşme, kamu kurumu adına kamu görevlisi tarafından imzalanmaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki, her ne kadar, belgeden söz edilen durumlarda yazılı bir kağıdın varlığı gerekli ise de; bazı durumlarda belgenin varlığını kabul için, yazının kağıt üzerinde bulunması gerekmez. Bir metal levha üzerine yazı yazılması hâlinde de belgenin varlığını kabul etmek gerekir. Bu itibarla, araç plakaları da resmî belge olarak kabul edilmek gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmıştır. Birinci seçimlik hareket, resmî belgeyi sahte olarak düzenlemektir. Bu seçimlik hareketle, resmî belge esasında mevcut olmadığı hâlde, mevcutmuş gibi sahte olarak üretilmektedir. Sahtelikten söz edebilmek için, düzenlenen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Başka bir deyişle, sahteliğin beş duyuyla anlaşılabilir olmaması gerekir. Özel bir incelemeye tâbi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmesi gerekir. İkinci seçimlik hareket, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmektir. Bu seçimlik hareketle, esasında mevcut olan resmî belge üzerinde silmek veya ilaveler yapmak suretiyle değişiklik yapılmaktadır. Mevcut olan resmî belge üzerinde sahtecilikten söz edebilmek için, yapılan değişikliğin aldatıcı nitelikte olması gerekir. Aksi takdirde, resmî belgeyi bozmak suçu oluşur. Birinci ve ikinci seçimlik hareketle bağlantılı olarak belirtilmek gerekir ki; sahteciliğin, belgenin üzerindeki bilgilerin bir kısmına veya tamamına ilişkin olmasının, suçun oluşması açısından bir önemi bulunmamaktadır. Üçüncü seçimlik hareket ise, sahte resmî belgeyi kullanmaktır. Kullanılan sahte belgenin kişinin kendisi veya başkası tarafından düzenlenmiş olmasının bir önemi yoktur. Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmaktadır. Birinci fıkrada tanımlanan suçtan farklı olarak, bu suçun kamu görevlisi tarafından işlenmesinin yanı sıra, suçun konusunu oluşturan belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belge olması gerekir. Bu bakımdan, resmî belgede sahteciliğin kamu görevlisi tarafından yapılmasına rağmen, düzenlenen sahte resmî belgenin kamu görevlisinin görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu bir belge olmaması hâlinde, bu fıkra hükmü uygulanamaz. Söz konusu suçu oluşturan hareketler, birinci fıkrada tanımlanan suçu oluşturan seçimlik hareketlerden ibarettir. Ancak, bu bağlamda özellikle belirtilmelidir ki, kamu görevlisinin gerçeğe aykırı olarak bir olayı kendi huzurunda gerçekleşmiş gibi, bir beyanı kendi huzurunda yapılmış gibi göstererek belge düzenlemesi hâlinde, bu fıkra hükmünde tanımlanan suç oluşur. Maddenin üçüncü fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun konu bakımından nitelikli unsuru belirlenmiştir. Buna göre, suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması hâlinde, cezanın belirlenen oranda artırılması gerekir. Bu hüküm, belgelerde sahtecilik suçları ile delil teorisi arasındaki ilişki göz önüne alınarak, daha üstün ispat gücüne sahip belgeyi daha fazla korumak ihtiyacını karşılamaktadır. Ancak, değişik yorumlara son vermek maksadıyla bir belgenin böyle bir güce sahip olup olmadığının saptanması için kanunlarda bu hususu belirten bir hüküm bulunması gerekli sayılmıştır." biçimindedir. Söz konusu suç, maddenin birinci fıkrasında seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmış olup resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi, gerçek bir resmî belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi veya sahte resmî belgenin kullanılması durumunda suç oluşacaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanarak daha ağır bir yaptırıma bağlanmış, maddenin üçüncü fıkrasında ise suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanunun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan bir belge niteliğinde olması hâlinde cezanın yarı oranında artırılması hüküm altına alınmıştır. Sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güveni olup belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, tamamen veya kısmen değiştirilmesi ya da gerçek bir belgeye eklemeler yapılması eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek yaptırıma bağlanmıştır. Uyuşmazlık konusuyla ilgili "Sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme " suçu ise aynı Kanun'un 244. maddesinde; "(1) Bir bilişim sisteminin işleyişini engelleyen veya bozan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bir bilişim sistemindeki verileri bozan, yok eden, değiştiren veya erişilmez kılan, sisteme veri yerleştiren, var olan verileri başka bir yere gönderen kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Bu fiillerin bir banka veya kredi kurumuna ya da bir kamu kurum veya kuruluşuna ait bilişim sistemi üzerinde işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. (4) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisinin veya başkasının yararına haksız bir çıkar sağlamasının başka bir suç oluşturmaması hâlinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur" şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile bilişim sistemlerinin doğru ve işlevine uygun şekilde faaliyetine devam etmesi sağlanmak istenmiş olup, sistemin doğru ve işlevine uygun olarak faaliyetine engel olan fiiller bu maddeye uyan suçu oluşturmakta, sistemin doğru ve işlevine uygun olarak faaliyetine engel oluşturmayan eylemler ise bu maddede düzenlenen suçu oluşturmamaktadır. Maddenin birinci fıkrasında, bir bilişim sisteminin işleyişini engelleme, bozma, ikinci fıkrasında, bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma, sisteme veri yerleştirme, var olan verileri başka yere gönderme fiilleri suç olarak düzenlenirken, Üçüncü fıkrada, birinci ve ikinci fıkralarda belirtilen eylemlerin bir banka veya kredi kurumuna ya da bir kamu kurum veya kuruluşuna ait bilişim sistemi üzerinde gerçekleştirilmesi halinde, verilecek cezanın yarı oranında artırılacağı hükmüne yer verilmiş, 5237 sayılı TCK'nın 244. maddesi ile bilişim alanında suçlar bölümünde yer alan 243. maddede olduğu gibi bilişim sistemi ve sistemin işleyişine yönelik saldırıların önlenmesi amaçlanmış olup, sistemin soyut unsurlarına karşı işlenen zarar verici fiiller yaptırım altına alınmıştır. Maddede bilişim sistemindeki verilere zarar verici nitelikteki hareketlerin işlenmesinin yanı sıra, niteliği itibarıyla sistemdeki verilere zarar verici olmayan iki seçimlik harekete daha yer verilmiştir. Bunlar sisteme veri yerleştirilmesi veya mevcut verilerin başka yere gönderilmesidir. Sistem üzerinde hak sahibi olan kişinin rızasına aykırı olarak herhangi bir verinin bilişim sistemine girilmesi hâlinde veri yerleştirilmesi söz konusudur (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara-2019, 6. Bası, s.872.). TCK’nın 244. maddesinin ikinci fıkrası ile bilişim sisteminde kayıtlı veriyi bozma, yok etme, değiştirme, erişilmez kılma veya sisteme veri yerleştirme fiilleri cezalandırılarak özel bir sahtecilik suçuna yer verilmiştir (Durmuş Tezcan- Mustafa Ruhan Erdem- Murat Önok, Ceza Özel Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara-2015, 12. Bası, s. 807.). Bu aşamada elektronik belgelerin, resmî belgede sahtecilik suçunun konusunu oluşturan "belge" niteliğinde kabul edilip edilemeyeceğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Elektronik belge, elektronik ortamda sayısal olarak kodlanmış bulunan elektronik verileri ifade etmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 199. maddesinde de uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli elektronik ortamdaki verilerin belge olduğu belirtilmiştir. 5237 sayılı TCK’da 765 sayılı mülga TCK’dakine benzer biçimde elektronik verilerin "belge" olarak kabul edilebileceklerine ve sahtecilik suçunun konusunu oluşturabileceklerine ilişkin bir norm mevcut değildir. Bu nedenle kanunilik ilkesi gereğince elektronik belgelerin sahtecilik suçuna konu olabilmesi ve ceza hukuku korumasından yararlanabilmesi için yasa hükmüyle "belge" olarak nitelenmesi zorunludur (Çetin Arslan-İhsan Baştürk, Belgede Sahtecilik Suçunun Konusu Olarak Elektronik Ortamdaki Veriler, Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt-8, Sayı-2, Aralık-2013, s. 210.). Kanun koyucu elektronik verilerin belge olarak kabul edildiği bazı özel düzenlemeler yapmıştır. Uyuşmazlık konusunu ilgilendirmesi bakımından bu hâllerden birisi olan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun suç tarihinde yürürlükte bulunan "Bilgi ve Belge İsteme Hakkı, Bilgi ve Belgelerin Kuruma Verilme Usûlü" başlıklı 100. maddesine değinmek gerekmektedir. 5510 sayılı Kanun’un suç tarihinde yürürlükte bulunan 100. maddesi; "5411 sayılı Bankacılık Kanunu kapsamındaki kuruluşlar, döner sermayeli kuruluşlar ile diğer gerçek ve tüzel kişiler doğrudan, münferit olarak bilgi ve belge istenmesi hariç olmak üzere kamu idareleri ile kanunla kurulan kurum ve kuruluşlar ise Kurumla yapılacak protokoller çerçevesinde, Devletin güvenliği ve temel dış yararlarına karşı ağır sonuçlar doğuracak hâller ile özel hayat ve aile hayatının gizliliği ve savunma hakkına ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla özel kanunlardaki yasaklayıcı ve sınırlayıcı hükümler dikkate alınmaksızın gizli dahi olsa Kurum tarafından kişilerin sosyal güvenliğinin sağlanması, 6183 sayılı Kanuna göre Kurum alacaklarının takip ve tahsili ile bu Kanun kapsamında verilen diğer görevler ile sınırlı olmak üzere istenecek her türlü bilgi ve belgeyi sürekli ve/veya belli aralıklarla vermeye, bilgilerin elektronik ortamda görüntülenmesini sağlamaya, görüntülenen bu bilgilerin güvenliğini sağlamaya, muhafaza etmek zorunda oldukları her türlü belge ile vermek zorunda oldukları bilgilere ilişkin mikrofiş, mikrofilm, manyetik teyp, disket ve benzeri ortamlardaki kayıtlarını ve bu kayıtlara erişim veya kayıtları okunabilir hale getirmek için gerekli tüm sistem ve şifreleri incelemek için ibraz etmeye mecburdurlar. Bu madde kapsamında ilgili kişi, kurum ve kuruluşlar Kurumun belirleyeceği süre içerisinde söz konusu talebe cevap vermek ve gereken kolaylığı göstermekle yükümlüdürler. Kurum, bu Kanun gereği verilecek her türlü belge veya bilginin internet, elektronik ve benzeri ortamda gönderilmesi hususunda, gerçek ve tüzel kişileri zorunlu tutmaya, Kuruma verilmesi gereken her türlü belge, bildirge ve taahhütnameyi diğer kamu idarelerine ait formlarla birleştirmeye, söz konusu belgeleri kamu idarelerinin internet ve elektronik bilgi işlem ortamından almaya, bu idarelere yapılacak bildirimleri Kuruma verilmiş saymaya, bu Kanunun uygulaması ile ilgili işveren, sigortalı ve diğer kurum, kuruluş ve kişilerin talepleri üzerine veya re’sen düzenleyeceği her türlü bilgi ve belgeyi bilgi işlem ortamında oluşturmaya, bu şekilde hazırlanacak olan bilgi ve belgelerin sadece internet ve benzeri iletişim ortamından ilgili kişilere verilmesini kararlaştırmaya yetkilidir. Elektronik ortamda hazırlanacak bilgi ve belgeler adli ve idari makamlar nezdinde resmi belge olarak geçerlidir. Belge veya bilgileri internet, elektronik ve benzeri ortamda göndermekle zorunlu tutulan gerçek ve tüzel kişilerin, Kurumun bilgi işlem sistemlerinin herhangi bir nedenle hizmet dışı kalması sonucu belge ve bilgiyi, bu Kanunda öngörülen sürenin son gününde Kuruma gönderememesi ve muhteviyatı primleri de yasal süresi içinde ödeyememesi halinde, sorunların ortadan kalktığı tarihi takip eden beşinci işgününün sonuna kadar belge veya bilgiyi gönderir ve muhteviyatı primleri de aynı sürede Kuruma öder ise bu yükümlülükleri Kanunda öngörülen sürede yerine getirmiş kabul edilir. Bu maddenin uygulanması ile ilgili usûl ve esaslar, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir." şeklinde düzenlenmiş olup maddenin gerekçesi ise; "100 üncü maddesinde yapılan düzenleme ile; Kurumun, kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile gerçek kişilerden bilgi ve belge isteme yetkisine imkan tanınması sağlanmış, Kuruma verilmesi gereken her türlü belgenin diğer kamu idarelerine ait formlarla birleştirilmesi, internet ve elektronik bilgi işlem ortamında alınması, bu idarelere yapılacak bildirimlerin Kuruma verilmiş sayılması, Kanundaki bildirim ve prim ödeme sürelerinin yeniden belirlenmesi, işveren ve sigortalılar ile ilgili her türlü bilgi ve belgenin bilgi işlem ortamında oluşturulması hususunda Kurum yetkili kılınmakta, ayrıca elektronik ortamda hazırlanacak bilgi ve belgelerin, adli ve idari makamlar nezdinde resmi belge niteliğine sahip olduğu düzenlenmiştir." biçimindedir. Bu madde, Kurumun bilgi ve belge isteme hakkı ile bunların hangi yöntemle Kuruma verileceğine ilişkin hükümleri içermektedir. Bu maddenin birinci fıkrasında belirtilen kurum ve kuruluşlarla gerçek ve tüzel kişiler, 6183 ve 5510 sayılı Kanun'un uygulamasıyla sınırlı kalmak koşuluyla, Kurumca istenecek her türlü bilgi ve belgeyi sürekli veya belirli aralıklarla Kuruma vermeye, elektronik ortamda görüntülenmesini sağlamaya ve görüntülenen bu bilgilerin güvenliğini sağlamakla yükümlüdürler. Aynı Kanun'un "Sigortalı bildirimi ve tescili" başlıklı 8. maddesinin son fıkrası; "Sigortalı işe giriş bildirgesinin şekli ve içeriği, bildirgenin verilme yöntemleri ve bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usûl ve esaslar, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir." şeklindedir. Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından düzenlenen, 28.08.2008 tarihli ve 26981 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan, aynı yılın Ekim ayı başında yürürlüğe giren ve suç tarihinde yürürlükte bulunan mülga Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği'nin "Sigortalılığın başlangıcı ve bildirim yükümlülüğü" başlıklı 11. maddesi; "(1) Kanunun 4 üncü maddesi birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı sayılanlar için çalışmaya, meslekî eğitime veya zorunlu staja başladıkları tarihten itibaren sigortalı hak ve yükümlülükleri başlar. (2) İşverenler, Kanunun 4 üncü maddesi birinci fıkrasının; a- (a) bendi kapsamında sigortalı sayılanları, çalışmaya başladıkları tarihten önce, b-(c) bendi kapsamında sigortalı sayılanlar, göreve başladıkları veya okullarında öğretime başladıkları tarihten, kendi hesabına okumakta iken Türk Silahlı Kuvvetleri veya Emniyet Genel Müdürlüğü hesabına okumaya başlayanlar ise bu tarihten itibaren sigortalı sayılırlar ve bu tarihten itibaren on beş gün içinde, Kuruma e-sigorta yoluyla bildirmekle yükümlüdür...", Aynı Yönetmelik'in "Sigortalı işe giriş bildirgesi" başlıklı 15. maddesi ise; "(1) Bu Yönetmeliğin 11 inci maddesinde belirtilen sigortalılık başlangıcı ile ilgili bildirim yükümlülüğü, Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının; (a) ve (b) bentlerine tabi olanlar için Ek-4, (c) bendine tabi olanlar için ise Ek-4-A'da bulunan sigortalı işe giriş bildirgelerinin, Kuruma e-sigorta ile verilmesiyle yerine getirilir. Sigortalı işe giriş bildirgesi dışında, başka biçimlerde yapılan bildirimler geçerli sayılmaz..." şeklinde düzenlenmiştir. Çağdaş ülkelerde olduğu gibi Ülkemizde de bilgi ve belgelerin, internet, elektronik ve benzeri ortamlarda gönderilmesi olgusu yaygınlaşmıştır. Bu nedenle 5510 sayılı Kanun'un 100. maddenin ikinci fıkrası hükümlerine göre Kurum, bu Kanun gereğince verilecek her türlü bilgi ve belgenin elektronik ortamda gönderilmesi için gerçek ve tüzel kişileri zorunlu tutmaya yetkili kılınmıştır. Ülkemizde elektronik ortama geçildiği ve bilgisayar kullanımına başlanıldığı yıllarda bilgisayar ortamında kayıtlı bilgi ve belgelerin mahkemelerde ve icra dairelerinde delil sayılıp sayılamayacağı konusu hayli tartışmalı idi. Bu maddenin ikinci fıkrasında bu konuya açıklık getirilmiş ve elektronik ortamda kayıtlı sözü edilen bilgi ve belgelerin resmî belge niteliğinde olduğu kabul edilmiştir. Elektronik ortamda hazırlanacak bilgi ve belgeler adli ve idari merciler nezdinde resmî belge olarak geçerli olacaktır (Aslanköylü Resul, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Şerhi, Ankara-2009, s.1534.). Söz konusu açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği'nin 11 ve 15. maddeleri gereğince elektronik ortamda düzenlenmesi gereken işe giriş bildirgelerinin 5510 sayılı Kanun'un 100. maddesi gereğince adli ve idari makamlar nezdinde resmî belge niteliğinde olacağı ve elektronik ortamda düzenlenecek bu belgeler üzerinde yapılacak sahtecilik eylemlerinin de resmî belgede sahtecilik suçunu oluşturacağı kabul edilmelidir. Yukarıda açıklandığı üzere gerçeğe aykırı elektronik işe giriş bildirgesi düzenlenmesi hâlinde eylem TCK’nın 244/1. maddesinde düzenlenen resmî belgede sahtecilik suçunu oluşturacak ise de eylemin aynı zamanda TCK’nın 244/2. maddesinde düzenlenen sisteme veri yerleştirme suçunu da oluşturabileceği, bu nedenle söz konusu suçlar arasında içtima sorunu ortaya çıkacağından bu aşamada içtima kurumu üzerinde de durulmasında fayda bulunmaktadır. Tek fiille birden fazla suç normunun ihlali hâlinde, bu normlar arasındaki içtima ilişkisi ya "farklı neviden fikri içtima" ya da "görünüşte içtima" kapsamında kalmaktadır. Farklı neviden fikri içtima TCK'nın 44. maddesinde; "İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır" şeklinde düzenlenmiş olup bu hükmün uygulanabilmesi için işlenen bir fiille birden fazla farklı suçun oluşması gerekmektedir. Kanun koyucu, işlediği bir fiille birden fazla farklı suçu işleyen failin, fiilinin tek olması nedeniyle en ağır ceza ile cezalandırılmasını yeterli görmüş, bu şekilde "non bis in idem" kuralı gereğince bir fiilden dolayı kişinin birden fazla cezalandırılmasının da önüne geçilmesini amaçlamış, "erime sistemi"ni benimsemek suretiyle, bu suçlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı ceza verilmesi ile yetinilmesini tercih etmiştir. Görünüşte içtima ise, çeşitli normların aynı fiille ilgili görünmelerine rağmen, aslında bunlardan yalnız birinin uygulanabilmesidir (Kayıhan İçel, Suçların İçtimaı, İstanbul, 1972, s. 167.). Görünüşte içtima kanunda düzenlenmemiştir, ancak ceza normlarının birbirleriyle olan ilişkisi ve bunların yorumundan aynı fiille ilgili görülen çeşitli normlardan sadece birinin uygulanabileceği sonucuna varmak mümkün olduğundan, kanun koyucunun görünüşte içtima şekillerine yer vermesi gerekmemektedir (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara Eylül 2015, 8. Bası, s.519.). Fikri içtima ve görünüşte içtimanın ortak özelliği fiilin tek ve aynı olmasıdır. Ancak fikri içtima hükmünün uygulanabilmesi için görünüşte içtima hâllerinden birinin bulunmaması gerekmektedir. Bu nedenle, tek fiille ilgili suç tipleri arasında öncelikle görünüşte içtima ilişkisinin bulunup bulunmadığının tespiti gerekli olup görünüşte içtima ilişkisinin bulunması, fikri içtima hükmünün uygulanmasına engel teşkil eder. Fikri içtimanın görünüşte içtimadan en önemli farkı, fikri içtima hâlinde sebebiyet verilen suç tiplerine ilişkin normların hepsinin uygulanabilmesine karşılık görünüşte içtimada normlardan sadece birinin uygulanabilir olmasıdır. Başka bir deyişle, görünüşte içtima hâlinde gerçekte sadece bir norm ihlâl edilmekte olup diğer normların ihlâli sadece görünüştedir. Çünkü suç tiplerine ilişkin normların hepsi fiilin haksızlık muhtevasını tümü ile kapsamakla beraber gerçekte uygulanacak olan norm, haksızlık muhtevası itibarı ile diğer normları da tüketmekte, tüm normlar haksızlık ilişkisi bakımından tamamen örtüşmektedir. Dolayısıyla, normlardan sadece biri gerçekte uygulanma kabiliyetine sahiptir (Neslihan Göktürk, Fikri İçtima, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, s. 73-74.). Görünüşte içtima hâllerinde hangi kanunun uygulanması gerektiği, "tüketen-tüketilen norm ilişkisi", "yardımcı (tali) normun sonralığı" ve "özel normun önceliği" gibi ilkelere göre belirlenmektedir. Bir ceza normu bir veya daha fazla başka ceza normlarını bünyesine almış ise "tüketen-tüketilen norm ilişkisinden" söz edilir. Bu durumda normları bünyesine alan ceza normu, diğer normları tüketmektedir. Bu takdirde fiile sadece tüketen norm uygulanabilecektir. TCK'nın 42. maddesinde tanımlanmış olan "bileşik suç" tüketen-tüketilen norm ilişkisinin tipik görünümlerinden birisidir. Örneğin; yağma suçu, hırsızlık ve cebir/tehdit suçlarını bünyesinde barındırmakta, başka bir anlatımla o suçları tüketmektedir. Yardımcı (tali) normlar da, asli normlarla benzer hukuki yararları koruyan normlardır. Bu tür normlar, asli normların tatbik edilemeyeceği durumlarda kanunda boşluk oluşmasını engellemek amacıyla getirilmiş düzenlemelerdir. Asli-yardımcı norm ilişkisinin olduğu durumda fiile yardımcı norm değil asli norm uygulanacaktır. Bir normun yardımcı norm mu asli norm mu olduğunun, asli normun uygulanamadığı yerlerde başvurulan bir norm olmasından anlaşılması bir yana, düzenleme içinde, "fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde", "kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında" ve "eylemin başka bir suç oluşturmaması hâlinde" gibi ifadelerin yer alıp almamasına göre de belirlenmekte, bu gibi ifadelerin yer aldığı normların yardımcı norm olduğu kabul edilmektedir. Genel norm ile aynı hukuki yararı koruyan özel norm, genel normun tüm unsurlarını taşımakla birlikte genel normda yer almayan özel bazı unsurları da ihtiva etmektedir. Böyle bir durumda "özel normun önceliği" ilkesi uyarınca olaya genel norm değil özel norm uygulanacaktır. Suçun temel ve nitelikli hâlleri arasındaki ilişki, özgü suç ve genel suç arasındaki ilişki ile genel ve özel kanun arasındaki ilişki, özel-genel norm ilişkisi içinde değerlendirilmektedir (M. Emin Artuk-A. Gökçen- A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s. 636; Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 6. Bası, 2015, s. 612-613; Berrin Akbulut, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2016, s. 685-686; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Bası, Ankara, 2015, s.520.). Örneğin, 5237 sayılı Kanun'da zimmet suçunu düzenleyen 247. madde hükmü genel norm niteliğinde iken 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 160. maddesinde düzenlenmiş olan zimmet suçu özel norm niteliği taşıdığından, Bankacılık Kanunu kapsamındaki bir banka görevlisinin zimmet suçunu işlemesi durumunda özel normun önceliği ilkesi gereğince 5237 sayılı TCK'nın 247. maddesi değil Bankacılık Kanunu’nun ilgili hükmü uygulanmalıdır. Ceza Genel Kurulu kararında yer verilen bu açıklamalar ışığında somut olayda işveren olan sanığın Sosyal Güvenlik Kurumunun kendisine tahsis ettiği yasal olarak elinde bulundurduğu şifre ile gerçekte iş yerinde çalışmayan kişiyi sanki iş yerinde çalışıyormuş gibi dijital işe giriş bildirgesini doldurarak kuruma iletmesi şeklinde meydana gelen olayda özel norm niteliğinde bulunan TCK nin 244/2 maddesinde yazılı suçun unsurlarının oluşmayacağı bu nedenle sanığın Ceza Genel Kurulunun yukarıda belirtilen kararı uyarınca TCK nin 204/1 maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi gerektiği bu nedenle hükmün bozulması gerektiği görüşü ile sayın çoğunluğun kararına iştirak etmek mümkün bulunmamıştır. KARŞI OY Sayın çoğunluk ile aramızdaki görüş farkı, sanığın ortağı olduğu iş yerinde, e-bildirge ile elektronik ortamda içeriği itibariyle doğru olmayan işe giriş bildirgeleri düzenleyip iş yerinde çalışmayan kişileri çalışıyormuş gibi Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirmekten ibaret eyleminin, bir suç teşkil edip etmediği, eylemin suç teşkil etmesi halinde ise hangi suçu oluşturacağıdır. Dava konusu olayda, sanığın yukarıda tarif edilen eyleminin nitelikli dolandırıcılık ve resmi belgede sahtecilik suçlarını oluşturduğu iddiası ile TCK’nin158/1-e, son ve 204/1 maddelerinden kamu davası açıldığı, Mahkemece yapılan yargılamada neticesinde sanığın eyleminin nitelikli dolandırıcılık ve resmi belgede sahtecilik suçlarını oluşturduğu kanaatiyle mahkûmiyet hükmü kurulduğu anlaşılmıştır. Sanığın resmi belgede sahtecilik olarak nitelendirdiği eylemi Dairemizce, eylemin TCK’nin 244.maddesi kapsamında kaldığı gerekçesiyle bozulduğu, mahkemece yeniden yapılan yargılamada, bozma ilamına uyularak sanığın bu sefer TCK’nin 244/2-3 maddesinden mahkûmiyetine karar verdiği anlaşılmıştır. Sanığın yukarıda izah edilen eylemi, her ne kadar sayın çoğunluk TCK’nin 244 maddesi kapsamında kalan “sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme” suçu olarak nitelendirmiş ise de, bu kabule katılmak mümkün olmamıştır. Şöyle ki; 5237 Sayılı TCK’nin 244. maddesinin gerekçesine bakıldığında, Sisteme veri yerleştirme suçu şu şekilde gerekçelendirilmiştir; “Maddenin birinci fıkrasında bir bilişim sisteminin işleyişini engelleme, bozma, sisteme hukuka aykırı olarak veri yerleştirme, var olan verileri başka bir yere gönderme, erişilmez kılma, değiştirme ve yok etme fiilleri, suç olarak tanımlanmaktadır. Böylece sistemlere yöneltilen ızrar fiilleri özel bir suç hâline getirilmiştir. Aracın fizik varlığı ve işlemesini sağlayan bütün diğer unsurları, söz konusu suçun konusunu oluşturmaktadır. Fıkrada seçimlik hareketli bir suç meydana getirilmiştir. İkinci fıkrada, bu fiillerin bir banka veya kredi kurumuna ya da bir kamu kurum veya kuruluşuna ait bilişim sistemi hakkında işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın artırılması öngörülmüştür. Üçüncü fıkrada ise, bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisine veya başkasına yarar sağlaması, ceza yaptırımı altına alınmıştır.” Dava konusu somut olayda sanığın, Sosyal Güvenlik Kurumunun kendilerine tevdi ettiği şifreyi kullanarak ilgili kuruma iletilmek üzere yanlış bilgi gönderdiği, bilişim sistemi bu yanlış bilgiyi göndermekte araç olarak kullandığı sabittir. Öbür taraftan sanık, iş yerinin ortak ve yöneticisi konumunda olması hasebiyle şifreyi hukuka uygun bir şekilde elinde bulunduran kişi konumunda olduğu, kurumun verdiği şifreyle sisteme hukuka uygun şekilde girdiği, ancak e-bildirge içeriğine gerçeğe aykırı şekilde doldurarak Sosyal Güvenlik Kurumuna elektronik ortamda iletmiştir. Başka bir değişle bilişim sistemi yanlış bir bilgiyi iletmekte araç olarak kullandığı, bu şekilde gerçekleşen ve kabul edilen sanığın eylemi, sistemi bozmak amacıyla veri yerleştirme suçunu oluşturmadığı ortadadır. Zira Madde gerekçesinde de açıkça vurgulandığı üzere, mala zarar verme suçunun özel bir görünüm şekli olan bu suçta, bilişim sitemini bozma ya da zarar vermeye yönelik bir eylem bulunmadığı gibi, sanığın dahi sisteme zarar verme ya da sitemi bozma gibi bir kastı bulunmamaktadır. TCK’nin 244/1,2 maddesinde belirtilen suçun işlenebilmesi için şu seçimlik hareketlerden en az birinin işlenmesi gerekmektedir. Bunlar; bir bilişim “sistemin işleyişini engellemek”, “sisteminin işleyişini bozmak”, bir bilişim sistemde var olan “verileri bozmak”, “verileri yok etmek”, “verileri değiştirmek”, “verileri erişilmez kılmak” “sisteme veri yerleştirmek” ya da “var olan verileri başka bir yere göndermek” seçimlik harekelerinden en az birinin işlenmesi gerekmektedir. Suça konu olayda, sanığın eylemi yukarıdaki seçimlik hareketlerden her hangi birisi olmadığı açıktır. Her ne kadar “sisteme veri yerleştirmek” hareketi burada akla gelebilirse de, fıkradaki sayılı seçimlik hareketlerin düzenleme şekli ve amacı dikkate alındığında, tüm bu hareketler bilişim sistemine yönelik ve sisteme zarar verme amacına matuf hareketler olarak zikredildiği anlaşılmaktadır. Maddede korunan hukuki menfaat, bilişim sisteminin bütünlüğü ve sağlıklı bir şekilde çalışmasının yanı sıra aynı zamanda sistemde var olan mevcut verilerin, hukuka aykırı dış müdahalelere karşı korunmasıdır. Özellikle bilişim sistemlerini ve bu sistemlerdeki verileri hacklenmek suretiyle oraya farklı bilgi, program veya resmin yüklenmesi şeklinde gerçekleşen sisteme veri yerleştirme eylemleri kastedildiği açıktır. Maddede korunan hukuki değer ya da menfaat dikkate alındığında, bu seçimlik hareketler ile işyerleri ile Sosyal Güvenlik Kurumu arasında bilgi iletişimde kullanılan sistemin, iletilen bilginin içeriğinin yanlış olmaması gerektiği yanlış olması halinde “sisteme veri yerleştirme” seçimlik hareketini oluşturacağı amacına matuf bir düzenleme olmadığı kolaylıkla anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerden dolayı yukarıda izah edilen sanığın eyleminin TCK’nin 244/2-3 maddesi kapsamında kalmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır. Eylem, resmi belgede sahtecilik suçuna vücut verebileceği yönündeki görüşe de aşağıdaki sebeplerle katılmıyoruz. Şöyle ki; Mahkemece, bozma öncesi hükümde, belgede sahtecilik suçunun oluştuğu kabulü ile hüküm verilmiş ise de; yukarıda izah ve kabul edilen sanığın eyleminin resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturmayacağı kanaatindeyiz Şöyle ki; Evvela, sanık tarafında sisteme yüklenen “verilerin” mahiyeti itibariyle TCK’nin 204 maddesinde belirtilen ve koruma altına alınan “belge” mahiyetinde olmadığı kanaatindeyiz. Elektronik verilerin TCK.’nunda düzenlenen belgede sahtecilik suçunun konusu olup olamayacağı, başka bir anlatımla, bilişim sitemindeki “elektronik verilerin” TCK.’nın 204 ve 207 maddelerinde belirtilen “belge” mahiyetinde olup olmadığı gerek doktrinde gerekse uygulamada tartışma konusudur. Sorunun doğru bir şekilde cevaplandırılabilmesi için iki hususun vuzuha kavuşturulması gerekmektedir; 1- TCK. 204 ve 207. maddelerinde belirtilen sahtecilik suçlarının maddi konusu olan “belgeden” ne anlaşılması gerekir, kapsamı ve unsurları nelerdir? 2- Bilişim sistemindeki “elektronik veriler”, belge kavramının unsurlarını içerip içermediği ve evrakta sahtecilik suçunun maddi konusu olan “belge” kapsamında kalıp kalmadığıdır? Türk Ceza Kanununda sahtecilik suçlarının konusu olan “belge”, Kanunda tanımlanmamıştır. Sözlük anlamı itibariyle “Bel” kökünden türetilmiş olan “Belge”, özü itibarıyla Türkçe bir kelime olup, eski Türkçe ’de "Belgü - Belğü" şeklinde kullanılmıştır. Belge, sözlük anlamı itibariyle işaret, alamet, belir, nişan anlamlarını karşılamaktadır. “Bel-“ kökü, “bil-“ fiilinden üretilmiştir. Nitekim “belirti” anlamına karşılık gelmek üzere kullanılan “alam” ve “alâma” kelimeleri “ilm (bilme)” kökünden türetilmiştir. Belge kavramı, bilgi vermeye ya da kanıt olarak kullanılmaya elverişli yazı, resim, fotoğraf, vesika, doküman, bir gerçeği, bir olguyu gösteren, bir iddianın doğruluğunu açıkça kanıtlayan, tanıklık eden şey, delil olarak veya bir hak iddia etmek için kullanılabilecek yazılı bilgi, bir kimsenin niteliğini, bir şey üzerinde hakkını ya da kendisine verilen hakkı bildiren resmi kâğıt anlamlarını ihtiva eden geniş bir kavramdır. (Kamus-u Türkî, 2017, s. 738, Büyük Larousse Ansiklopedisi, s.1483, NİŞANYAN, 2007, s.7.) Bu anlamda, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 199. Maddesinde; “Uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belgedir” hükmünü ihtiva eden belge kavramı, belgenin kelime anlamı esas aldığı anlaşılmaktadır. Ceza Hukukunda bir hukuk normunun içindeki bir kelime yorumlanırken, kanun koyucunun, yoruma konu kelimeyi hangi anlamda kullandığı dikkatli bir şekilde araştırılmalıdır. Çünkü yoruma konu kelime, ilgili hukuk dalında başka, günlük dilde başka bir anlama gelmesi mümkündür. Bu farklılık, bazen ilgili kanuni düzenlemede o kelimeden ne anlaşılması gerektiğine dair bir hükme yer verilmek suretiyle açıklığa kavuşturulurken; bazen da ilgili kelimenin yer aldığı kanuni düzenlemenin bağlamından anlaşılır. TCK’nın belgede sahtecilik suçlarının konusu için tercih edilen “belge” kavramı bu çerçevede incelendiğinde; 5237 sayılı TCK’da “varaka” veya “evrak” yerine “belge” kavramının kullanılmış olduğu görülmektedir. Başka bir deyimle, Kanun koyucunun madde metinlerinde “varaka” veya “evrak” yerine “anlaşılır bir Türkçe” kullanmayı tercih etmesinden ileri geldiği anlaşılmaktadır. Bunun kanıtı da; TCK m. 204 gerekçesinde; “Belge, eski dilimizdeki “evrak” kelimesi karşılığında kullanılmakta olup, yazılı kâğıt anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, yazılı kâğıt niteliğinde olmayan şey, ispat kuvveti ne olursa olsun, belge niteliği taşımamaktadır” ifadelerine yer verilerek, 5237 Sayılı TCK’nunda belgede sahtecilik suçunun maddi konusu olan “belgenin”, 765 Sayılı TCK’daki “varaka” teriminin karşılığı olarak kullandığı hususu açıkça vurgulanmıştır. Bu husus hem öğreti hem de 5237 sayılı TCK tasarısına ilişkin komisyon raporunda teyit edilmiştir. Bu bilgiler çerçevesinde, belgede sahtecilik suçları bağlamında belge kavramı, ceza hukukundaki yorum teknikleri de dikkate alındığında, belge, sözlükteki “bilgi vermeye ya da kanıt olarak kullanılmaya elverişli yazı, resim, fotoğraf, vesika, doküman, bir gerçeği, bir olguyu gösteren, bir iddianın doğruluğunu açıkça kanıtlayan, tanıklık eden şey” olarak değil; cismani varlığı haiz yazılı kâğıt anlamındaki “varaka” veya yazılı kâğıt topluluğu anlamına gelen “evrak” olarak anlaşılması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bu itibarla, “yazılılık” özelliğinden yoksun fotoğraf, resim, film, video veya ses kaydı gibi “belgeler”, belgede sahtecilik suçlarının konusu dışında kalırlar. Bu sayılan nesnelerin belgede sahtecilik suçunda maddi konusu olan “belgeden” sayılmadığı hususu, hem öğreti hem de yargısal kararlarda müteaddit kereler vurgulanmıştır. Ord. Prof. Dr. Sulhi DÖNMEZER başkanlığındaki Komisyon tarafından hazırlanan ve Bakanlar Kurulu tarafından 14.04.2003 tarihinde kabul edilerek Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü’nün 12.05.2003 tarih ve B.02.0.KKG.0.10/101-540/2902 sayılı yazısı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gönderilen, Türk Ceza Kanunu Tasarısı’nın resmî belgede sahtecilik suçuna ilişkin gerekçe kısmında; “Maddede, “belge”, “varaka”; “belgeler” ise “evrak” karşılığı olarak kullanılmıştır” ifadesine yer verilmek suretiyle belgeden ne anlaşılması gerektiği hususu orada da açıklanmıştır. TCK’nın belgede sahtecilik suçlarını düzenleyen hükümler incelendiğinde, suçun konusu olarak sadece “belge” kavramına yer verildiğini görmekteyiz. 765 sayılı TCK’nın evrakta sahtekârlık suçlarını düzenleyen hükümlerine bakıldığında ise, suçun konusu bakımından kavram yeknesaklığının bulunmadığı; “varaka”, “evrak”, “vesika”, “senet” ve “belge” kavramlarına yer verildiğini görülmektedir. 765 sayılı TCK’da yer alan “evrakta sahtekârlık” suçları ile TCK’da düzenlenen belgede sahtecilik suçları arasında “konu unsuru” bakımından herhangi bir fark bulunmamaktadır. Nitekim TCK’nın resmi belge hükmünde belgeler başlıklı 210. maddesinin 2. fıkrasındaki düzenlemenin 765 sayılı TCK’daki karşılığı olan 354. madde hükmünün ilk hâlinde, evrakta sahtekârlık suçlarının özel olarak düzenlendiği bazı düzenlemelerde “varaka” kavramı yerine “vesika” ifadesi kullanılmıştır. 26.08.1999 tarihli ve 4449 sayılı Kanun değişikliğiyle, 354. madde hükmünün kapsamı genişletilmiş ve birtakım Türkçeleştirme değişikliklerinde bulunulmuştur. Bu çerçevede, “vesika” yerine “belge” kavramı kullanılmıştır. Bu değişiklikten de anlaşılmaktadır ki, “belge” kavramı, 765 sayılı TCK’nın evrakta sahtekârlık suçlarının konusu için kullanılan kavramların Türkçe karşılığından ibaret olup, anlam ve kapsam bakımından bu kavramların karşılığıdır. Belge terimi, 765 Sayılı TCK. ’da belgede sahtecilik suçlarında belirtilen “evrak” kelimesinin karşılığı olarak kullanıldığında göre, evrak kavramının ne anlama geldiğini tespit etmek gerekmektedir; evrak kelimesi, Arapça “yapraklar, kâğıtlar, arşiv; kitap sayfaları, yazılmış kâğıtlar, mektup veya tezkereler” anlamına gelmektedir. Evrak; “varak” ve “varaka” kavramlarının çoğul hâlidir. Görüldüğü üzere, “evrak” çoğul bir kelime olup, özü itibarıyla yazılı-yazısız birden fazla kâğıt veya yapraklar anlamına gelmektedir. Ancak daha ziyade “varaka” kavramının çoğulu şeklinde ele alınmış ve üzerinde yazı bulunan kâğıt toplulukları bağlamında kullanılmıştır. Bu anlamda “evrak”, anlam bakımından yazı ve toplu kâğıt unsurlarından oluşan bir kelimedir. (TAŞDEMİR, Kubilay, Belgede Sahtecilik Suçları, 2.B.,(2019) s.5 vd., PANCAROĞLU, Başar, Bilişim Sistemlerindeki Veriler Bağlamında Belgede Sahtecilik Suçu, s. 30) Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, belgede sahtecilik suçlarının maddi konusu olan ve Türk Ceza Kanununda belirtilen “belge”, sözlük anlamından ve özel hukukta ispat vasıtası olarak tarif edilen belge kavramından farklı olarak aşağıdaki unsurları taşıması gerekmektedir; Belge, • Yazılı olmalı, • Hukuki değer taşıyan bir içerik ve hukuki sonuç doğurmaya elverişli olmalı, • Düzenleyenin belli ya da belirlenebilir olmalı, • Taşınabilir (cismani) bir şey olmalıdır. ( çünkü varaka, evrak menkul mahiyetindedir.) Yukarıdaki unsurları kısmen ya da tamamen taşımayan belgeler, ispat vasıtası olarak belge sayılsalar dahi, belgede sahtecilik suçunun maddi konusu olan belgeden sayılmazlar. Bu nedenle, bir belgenin evrakta sahteciliğin maddi konusu olan belge mahiyetinde olduğunu kabul edebilmek için yukarıdaki unsurlarının tamamını taşıması gerekmektedir. Dairemiz uygulamasında da, bu güne kadar, bir belgenin belgede sahtecilik suçunun maddi konusu olup olmadığı bu unsurlar çerçevesinde değerlendirilmiştir. Belge kavramından sonra açıklanması gereken ikinci husus, tartışma konusu olan “bilişim sistemindeki elektronik verilerin” sahtecilik suçunun maddi konusu olan belge mahiyetinde olup olmadığını belirleyebilmek için, yine belgenin yukarıda belirtilen unsurlarının tamamın taşıyıp taşımadığını incelemek gerekmektedir. Bilişim sistemlerindeki elektronik verilerin belgede sahtecilik suçlarının konusunu oluşturup oluşturamayacağının tespiti için, bilişim sistemleri ile bu sistemlerde işlem gören elektronik verilerin teknik olarak ne anlama geldiğinin belirlenmesidir. Bilişim sistemi, anlamlı veya anlamsız herhangi bir bilgi veya olgunun, “veri” adıyla elektronik ortama alınmasını, bu ortamda saklanmasını, değiştirilebilmesini, kişiler tarafından algılanabilmesini ve başka bir bilişim sistemine nakledilebilmesini mümkün kılan elektromanyetik sistem olarak tarif edilebilir. Bu anlamda, günümüzde yaygın olarak kullanılan bilgisayarlar “bilişim sistemi” kapsamındadır. Ancak bilişim sistemi bilgisayarlardan ibaret olmayıp, ondan daha üst bir kavramdır. Bilişim sistemi tabirindeki “sistem” ile anlatılmak istenilen, sadece bilgisayarlar olmayıp, verilerin depolanmasını, işlenmesini, kullanılmasını ve nakledilmesini sağlayan her çeşit cihaz bu kapsamda yer almaktadır. Bilişim sistemindeki elektronik veriler ise, içerisinde her türlü işlemin yapılabilmesini sağlayan, duyu organlarıyla algılanamayan(soyut) ve fakat sistem bünyesindeki donanım ve yazılımlar vasıtasıyla insan algısına konu olabilecek işaretlere dönüşebilen sayısal birimlerdir. Bilişim sistemlerini insan beynine benzetmek gerekirse, insan hafızasına giren, saklanan ve yitirilen her türlü bilgi “veri” kavramıyla özdeşleştirilebilir. Bu anlamda, bilgisayar sistemlerindeki elektronik veriler, hücrelerarası etkileşim suretiyle insan beyninde işlem gören “soyut” bilgilere benzemektedir. Bilişim sistemlerinin sadece bilgisayar sistemlerinden oluşmadığı dikkate alındığında; veriler, her türlü bilgi ve olgunun bilişim sistemleri içerisinde aktarma, saklama ve iletme işlemlerinin yapılabilmesine yönelik üretilen, sadece bilişim sistemlerinde yüklü bulunan yazılımların okuyabildiği ve belli bir mantık silsilesi hâlinde sayısal karakterlerle temsil edilen “soyut” değerler olarak tanımlanabilir. Bilişim sistemi içerisinde her türlü işlemin yapılabilmesini sağlayan, duyu organlarıyla algılanamayan (soyut) ve fakat sistem bünyesindeki donanım ve yazılımlar vasıtasıyla insan algısına konu olabilecek işaretlere dönüşebilen sayısal birim olarak tarif edilen veriler, belgenin “yazılı irade beyanını içeren bir nesnenin varlığı” unsurunu sağlayamamaktadır. Zira bu unsurun sağlanması açısından yazılı irade beyanının cismani (nesnel, fiziki, somut) varlığı bulunan bir nesne üzerinde tecessüm etmesi gerekir. Elektronik ortamdaki verilerin ekranda görülebilmesi, gözle görülebilmesi ve hissedilebilmesi anlamına gelse de bir cisimleştirmeden bahsedilemez (PANCAROĞLU, Başar, Bilişim Sistemlerindeki Veriler Bağlamında Belgede Sahtecilik Suçu, s.127 vd.). Elektronik ortamda yapılacak işlemlerin kim tarafından gerçekleştirildiğinin belirlenebilmesi ve bu sayede bu işlemlerin hukuken güvence altına alınmasını temin etmek üzere 15.01.2004 tarihli ve 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu (EİK) ihdas edilmiştir. Güvenli elektronik imzanın tek bir hukuki sonucu vardır, o da el yazılı imzanın hukuken muadili sayılmasıdır (EİK m. 5). Böylelikle, kamu ve özel alanda bilişim sistemleri aracılığıyla gerçekleşecek hukuki işlemlerin aidiyet sorunu çözüme kavuşturularak güvence fonksiyonu sağlanmaya çalışılmıştır. Güvenli elektronik imzanın ihdasıyla birlikte, başta UYAP olmak üzere, birçok kamusal nitelikteki bilişim sistemlerinde gerçekleşecek hukuki işlemlerin elektronik ortamda başlatılıp, sona erdirilmesi mümkün kılınmıştır. 6098 s. TBK m. 14/2; 6100 s. HMK m. 205/2; 6102 s. TTK m. 94/2, 1256/3, 5018 s. Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu m. 6/4; 5941 s. Çek Kanunu m. 5/8 gibi birçok hukuki işlemin elektronik ortamda hukuki sonuç doğuracak şekilde yapılabilmesini mümkün kılan pozitif düzenlemeler ihdas edilmiştir. Elektronik ortamda gerçekleşen irade beyanı, aidiyetini sağlamaya yönelik gerçekleştirilen elektronik beyanın, bizzat elektronik veriler aracılığıyla oluşturulduğu için, belgenin belli bir kişiye izafe edilebilme unsurundan yoksundur. Zira hangi ortamda ortaya konulursa konulsun, bir ifade veya işaretin “beyan iradesi” özelliğine sahip olabilmesi için, ifade veya işaret ile kişi arasında doğrudan bir ilişkinin kurulması gerekir. Doğrudan ilişkiden maksat ise, ifade veya işaretin, kişiden sâdır olması ve bunun nesnel olarak doğrulanabilmesidir. Elektronik ortamdaki veriler aracılığıyla oluşturulan ve çeşitli harf, rakam ve sair sembollerle tezahür eden alametler ile belli bir kişi arasında doğrudan ilişki kurulamamaktadır. Her ne kadar elektronik imzayla, bilişim sistemindeki irade beyanını oluşturan veri ve kişi arasında aidiyet ilişkisi kuruluyor ise de, elektronik imza ile imzalanan bu veriler, bir bilişim sistemi (bilgisayar, veri okuyucu gibi) olmadan da doğrudan ulaşmak mümkün olmadığı gibi, elektronik ortamdan fiziki ortama aktarıldığı zaman da kişi ile imza arasındaki aidiyet ilişkisi kopmaktadır. Başka bir deyimle, elektronik imza ile oluşturulan elektronik verilerin fiziki çıktısı alınarak yazılı belgeye dönüştürülmesi halinde, bu sefer de niteliği gereği ancak bir veri taşıyıcısı üzerinde bulunan yazılım aracılığı ile doğrulanabilen bir imzanın kâğıt üzerinde görünebilmesi mümkün olmamaktadır. Yani elektronik imza ile oluşturulan verideki kişi ile veri arasındaki doğrulanabilir aidiyet ilişkisi kopmaktadır (Güngör, Devrim; Resmi Belgelerde Sahtecilik Suçu, (2010). s.48). Bilişim sistemi ve elektronik verilere ilişkin yapılan bu izahat özetlenecek olursa; bilişim sistemindeki veriler, sahtecilik suçunun maddi konusu olan belgenin hukuki bir değer içermesi, yazılı olması gibi bir kısım unsurlarını taşısa dahi, belgenin tüm unsurlarını kapsamadığı görülmektedir. Bu eksikler, “elektronik veriler”; a- belgenin yazılı irade beyanını içeren, mücessem, fiziki, menkul bir nesnenin varlığı unsuru ile b- elektronik imza ile imzalananlar hariç, belgenin belli bir kişiye izafe edilebilme unsurunu karşılayamadığı görülmektedir. Yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, elektronik imza ile imzalanmış olsalar dahi, bilişim sisteminde oluşturulan veriler, belgede sahtecilik suçunun maddi konusu olan belgenin tüm unsularını taşımadığından, bu tür veriler üzerindeki geniş anlamda hukuka aykırı müdahale ve işlemler belgede sahtecilik suçunu oluşturmamaktadır. Karşılaştırmalı Ceza Hukuku açısından konuya bakıldığında, yukarıda açılanan gerekçelerden dolayı, gerek mehaz Alman Ceza Kanununda gerekse İtalya Ceza Kanununda elektronik veriler üzerinde yapılan sahtecilik eylemeleri için ayrı yasal düzenlemeler yapıldığı görülmüştür. Alman Ceza Kanunu’nda resmi ve özel belgede sahtecilik suçları, TCK’dan farklı olarak tek bir maddede § 267 maddesinde, teknik kayıtlarda sahtecilik § 268 maddesinde, elektronik verilerde sahtecilik ise § 269 maddesinde düzenlenmiştir. Almanya’da bilgisayar suçluluğuyla mücadele amacıyla ilk kez 1986 yılında, ispat için önemli nitelikteki elektronik veriler üzerinde gerçekleştirilen sahtecilik eylemleri, Alman Ceza Kanunu § 269 da bağımsız bir suç olarak düzenlenmiştir. Alman Ceza Kanunu’na getirilen bu hükümle, klasik belgede sahtecilik (§ 267) kapsamında cezalandırılması mümkün olmayan bilişim alanındaki veriler üzerindeki bir kısım fiillerin cezalandırılabilme olanağı sağlanmıştır. Bir bilişim sistemine kaydedilen veri, henüz belirli bir nesne üzerinde tecessüm etmediğinden, bu haliyle “belge” olarak nitelendirilmemektedir. Bu nedenle, bilişim sistemindeki veriler üzerinde işlenecek sahtecilik fiilleri, Alman Ceza Kanunu’nda belgede sahteciliğin düzenlendiği § 267 hükmü kapsamında değil § 269 hükmüne göre cezalandırılmaktadır. (GÖKCEN, Ahmet, Belgede Sahtecilik Suçları (m. 204-212), 5. Baskı, 2018, s. 19-20) İtalyan Ceza Kanununda da, bilişim alanındaki veriler üzerinde yapılan sahtecilikler için ayrı bir yasal düzenleme yapıldığı görülmüştür. 23 Aralık 1993 tarih ve 547 Sayılı Kanunla İtalya Ceza Kanununa eklenen 491-bis maddesi ile belgede sahteciliği düzenleyen hükümlerin elektronik belgeler bakımından da geçerli olduğu hükme bağlanmıştır. (Güngör, Devrim; Resmi Belgelerde Sahtecilik Suçu. (2010). s.51) Öğretide ileri sürülen görüşlere bakıldığında, az sayıda farklı görüşler bulunmakla birlikte, kabul gören yaygın görüş, ister güvenli elektronik imzalı olsun ister olmasın, elektronik verilerin nesnel, fiziki bir varlığı bulunmaması nedeniyle, bu veriler belgede sahtecilik suçlarının konusunu oluşturamazlar. Belgede sahtecilik suçlarına ilişkin hükümlerin, elektronik ortamda oluşturulmuş verilerle ilgili olarak uygulanması mümkün olmayıp, aksi uygulama kıyas yasağını ihlali mahiyetinde olacaktır. (ÖZGENÇ, İzzet, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 2020, 16. Baskı, s. 138; KOCA, Mahmut/ÜZÜLMEZ, İlhan, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 2020, 7. Baskı, s. 764; ARTUK, M. Emin/ GÖKCEN, Ahmet.,ALŞAHİN, M. Emin., ÇAKIR, Kerim, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 2017, 16. Baskı, s. 409; PANCAROĞLU, Başar, Bilişim Sistemlerindeki Veriler Bağlamında Belgede Sahtecilik Suçu, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2019; GÜNGÖR, Devrim, Resmi Belgelerde Sahtecilik Suçu, 2010, s. 50., DOĞAN, Koray, Ceza Hukukunda Belge Kavramı, Ceza Hukuku Dergisi, 2010, s. 53. GÖKCAN, H. Tahsin, Resmi Belgede Sahtecilik Suçu, Ankara Barosu Dergisi, 67(3), 93-126, 2009, s. 97. GÖKCAN; aynı gerekçeyle elektronik ortamdaki verilerin belge sayılamayacağını, ancak veriler üzerinde gerçekleştirilecek sahtecilik fiillerinin suç teşkil etmesi gerektiğini ve bu gerekliliğin TCK m. 244’te düzenlenen “sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme” suçu ile karşılandığını belirtmiştir. Elektronik verilere duyulan güvenin (fiziki) belgelerde olduğu gibi hukuken korunması gerektiği düşünülerek, verilerin de ceza hukuku anlamında belge sayılması gerektiğini düşünen yazarlar için bkz: ARSLAN, Çetin/BAŞTÜRK, İhsan, Belgede Sahtecilik Suçunun Konusu Olarak Elektronik Ortamdaki Veriler, Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 8(2), 195-219, 2013, s. 206; GÖKCEN, Ahmet, Belgede Sahtecilik Suçları (m. 204-212), 5. Baskı, 2018, s. 52. Bununla birlikte, GÖKCEN; bu durumlarda TCK m. 243 vd. düzenlenen “Bilişim Alanında Suçlar” kapsamındaki suçların uygulanabileceğini de belirtmiştir.) 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 199. maddesi, 5271 Sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunun 38/A maddesi ile bir kısım özel yasalarda, elektronik verilerin belge sayılacağına ilişkin hükümlerin ispat hukuku açısından önem arz ettiği, yoksa bu tür elektronik verilen belgede sahtecilik suçunun konusu olan belge mahiyetinde olduğu anlamına gelmediği kanaatindeyiz. Nitekim 6100 Sayılı HMK.’nin 199. Maddesinde; “…vakıaları ispata elverişli…., çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belgedir.” denilmesine rağmen gerek Dairemiz içtihatlarında gerekse öğretide; belgede sahtecilik suçları yönünden sayılan bu unsurların hiç birisinin belge olmadığı tartışmasızdır. Bu husus da göstermektedir ki, bir kısım özel yasalarda, ispat hukuku açısından, bazı nesnelerin ya da elektronik verilerin belge kabul edilmesi, aynı nesne ya da verinin, ceza hukukunda belgede sahtecilik suçlarının maddi konusu olan belge olarak da kabul edilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Yukarıda yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere, bilişim alanındaki elektronik veriler, belgede sahtecilik suçunun maddi konusu olan belgenin tüm unsurlarını taşımadığından, bu verileri, belgede sahtecilik suçunun maddi konusu olan belge olarak kabul etmek ve belgede sahtecilik suçu kapsamında değerlendirmek ceza hukukunun temel prensiplerinden olan kıyas yasağına aykırılık teşkil edeceği kanaatindeyiz. TCK m. 2/3 maddesinde; “Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz.” hükmü dikkate alındığında, suçta ve cezada kanunilik prensibi gereği, ceza hukukunda “kıyas yasağı” temel bir ilke olarak düzenlenmiştir. Kanun koyucu bununla yetinmeyerek, ayrıca kıyasa yol açacak şekilde genişletici yorum yapmayı da yasaklamıştır. Kıyas, Ceza Kanununda yer alan bir suç tanımını, bu tanımın unsurlarından bir veya birkaçını taşımayan ancak söz konusu suçun amacıyla benzerlik taşıyan bir olaya uygulanmasıdır. Kıyastan farklı olarak, genişletici yorum, kanunda kullanılan kelimelerin anlama göre dar kalması durumunda bu kelimeyi genişleterek kanun koyucunun gerçek iradesini ortaya çıkarma faaliyetidir. Kanun hükümlerinin soyut ve genel biçimde düzenlenmesinin sonucu olarak, hükümde yer alan kelimeler, kanun koyucunun gerçek iradesine lafız ya da içerik bakımından uymuyor olabilir. Bu gibi hâllerde, kanun koyucunun gerçek iradesine uygun bir yorum benimsenerek kanun hükmünde yer alan kelimelerin anlam ve kapsamları belirlenebilir. Ancak TCK.’nın 2/3 maddesinde, genişletici yorum yapılırken, kıyasın sonuçlarını doğuracak şekilde genişletici yorum faaliyetlerinden kaçınılmasının zorunlu olduğunu özellikle belirtmiştir. Yorum yapılırken özellikle, suç tanımında yer alan unsurların dışına çıkılmaması gerekir. Zira suç tanımlarında yer alan kelimeler aslında suçun maddî unsurlarını tespit etmeye yarayan araçlardır. Kelimelerin gerçek anlamı, suçla korunan hukuki değer göz önünde bulundurulmak suretiyle ve fakat suçun unsurlarının özellikleri dikkate alınarak ortaya konulması gerekir. Kanun koyucunun kastetmediği bir olgunun suç tanımında yer alan bir unsur kapsamına dâhil edilmesi genişletici yorumun değil, kıyasın yapıldığını gösterir. Bu açıklamalar ışığında anlaşılmaktadır ki; bilişim sistemindeki veriler üzerinde geniş anlamda hukuka aykırı müdahaleler belgede sahtecilik suçlarını oluşturmaz. Her ne kadar, bilişim sistemindeki verilere hukuka aykırı bir kısım müdahaleler TCK.’nınn 243 ve 244. maddelerinde düzenlenmiş ise de, bu düzenlemelerin de yetersiz olduğu ve tüm ihtimalleri tüketecek şekilde düzenlenmediği gerekçesiyle eleştirilere konu olduğu görülmüştür. Bu nedenle Türk Ceza Kanununda bilişim sitemindeki elektronik veriler üzerinde gerçekleşen sahtecilik fiilleri bakımından bir “hukuki boşluğun” olduğu kabul edilmelidir. Alman ve İtalyan Ceza Kanunlarında olduğu gibi, bu “boşluk” yasama erki tarafından ancak bir kanuni düzenleme ile giderilebileceği kanaatindeyiz. Aksi takdirde, genişletici yorum ile bilişim alanındaki elektronik verileri Türk Ceza Kanunu’ndaki belgede sahtecilik suçunun maddi konusu olan “belgenin” kapsamına dâhil etmek ve bu verilere geniş anlamdaki hukuka aykırı müdahaleleri belgede sahtecilik suçu olarak kabul etmek, ceza hukukunun en önemli ilkelerinden olan suçta ve cezada kanunilik ilkesi ile kıyas yasağı ilkesinin ihlali anlamına gelecektir. Her ne kadar, 5510 sayılı Kanunun 100. maddesinin 3. Fıkrasında; “Elektronik ortamda hazırlanacak bilgi ve belgeler adli ve idari makamlar nezdinde resmi belge olarak geçerlidir.” şeklinde bir düzenleme mevcut ise de, bu düzenleme işverenin mücerret sisteme veri girişinin TCK.nin aradığı anlamada belge olduğu anlamına gelmemektedir. Zira, TCK’nin 204 ve 207 maddelerinde bahsedilen belgeler, tek başlarına kişilerin leh ve aleyhine hukuki sonuç doğurmaya elverişli belgeler iken, işverenin işe giriş bildirgesine ilişkin verileri Sosyal Güvelik Kurumunu sistemine girmesi tek başına belgenin tekâmülü ve bu beyana bağlı tüm sonuçların doğması için yeterli olmayıp, ayrıca işe giriş bildirgesinin elektronik olarak sunulduğu Sosyal Güvenlik Kurumunca da sistem üzerinden bu beyanla ilgili tali bir kısım tamamlayıcı işlemlerin yapılması gerekmektedir. Bu nedenle işverenin mücerret sisteme veri girişi tek başına hukuki sonuç doğurmaya elverişli belge oluşturmamakta bu verinin hukuki sonuç doğurucu bir işleve sahip olması için Kurumun bu verilere ilişkin tamamlayıcı bir takım işlemler yapması gerekmektedir. Bu nedenle sahtecilik suçlarındaki “hukuki sonuç doğurmaya elverişli belge” vasfı bu veri girişlerinde bulunmamaktadır. Ayrıca bu düzenleme yukarıda izah edilen gerek HMK gerekse diğer bir kısım yasalardaki ispat hukuku açısından bir belge olarak kabul edilmesi amacına matuf bir düzenleme olduğu, yoksa işverenin işe giriş bildirgesine ilişkin sisteme veri girişini, TCK 204 maddesinde belirtilen “belge” vasfını kazandırma mahiyetinde bir düzenleme olmadığı ayrıntıları bir şekilde yukarıda izah edilmiştir. Bu bağlamda, suça konu e-bildirgelerin, resmi belge olduğuna dair herhangi bir yasal düzenlemenin bulunmaması, gerçeğe aykırı e-bildirgeleri verme eyleminde sisteme girilen verilerin resmi belgede sahtecilik suçunun maddi konusu olan belge unsurunun eksik olması ve sanık tarafından gerçekleştirilen eylemlerin suçun tipiklik ilkesine uymadığından resmi belgede sahtecilik suçu oluşmamaktadır. E-bildirgeler, TCK’nin 207. maddesinde düzenlenen özel belgede sahtecilik suçuna vücut verir mi? İki sebepten dolayı e-bildirgeler özel belgede sahtecilik suçunu oluşturmaz. Birincisi; bu tür veri girişleri bir belge olarak kabulü halinde dahi, düzenleyeni belli ve imzanın doğru olduğu başka bir değişle, belgenin düzenleyicisi olan isim ve imza kısmında bir sahtecilik bulunmayan ancak içeriği gerçeği yansıtmayan bir belge mahiyetinde olacaktır. Bu tür içerik kısmı gerçeğe aykırı ancak düzenleyici ve imza kısmında sahtelik bulunmayan belgelerde sahtecilik eylemlerine “fikri sahtecilik” adı verilmekte ve ceza hukukunda bu tür eylemler cezalandırılmamaktadır. İkincisi; yukarıda detaylı bir şekilde izah edildiği üzere, genel olarak elektronik verilerin özelde de elektronik ortamda verilen işe giriş bildirgesinin sahtecilik suçunun maddi konusunu oluşturan belge niteliğini haiz olmadığından özel belgede sahtecilik suçunu oluşturmamaktadır. E-bildirgeler, TCK’nin 206. maddesinde düzenlenen resmi belgenin düzenlemesinde yalan beyan suçuna oluşturur mu? Sanığın eyleminin resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunu oluşturup oluşturmayacağının değerlendirilmesinde ise; resmi belgenin düzenlemesinde yalan beyan sulunun oluşabilmesi için, resmi belgeyi düzenleme yetkisine sahip kamu görevlisine yalan beyanda bulunulmasında kişinin beyanı yeterli olmayıp, bu beyanın doğruluğunun kamu görevlisi tarafından araştırılması zorunluluğu olduğu hallerde bu suç oluşmaz. Zira belgenin oluşturulmasında kişinin beyanı tek başına yeterli olmayıp kamu görevlisinin durumun doğruluğunu için her türlü araştırmayı yaptıktan sonra belgeyi oluşturmak ile yükümlüdür. Dolayısıyla tek başına kişinin beyanına itibar edilmemekte ve sadece bu beyanı içeren belge de ispat aracı olarak kullanılamamaktadır. Ayrıca bu maddedeki suçun oluşabilmesi için, beyanın, belge düzenleme yetkisine sahip bir kamu görevlisine yönelmesi gerekmektedir. Yukarıda ayrıntılı bir şekilde izah edildiği üzere, işe giriş bildirgesine ilişkin işverenin elektronik ortamdaki beyanı, tek başına bir sonuç doğurmamakta Sosyal Güvenlik Kurumunun ilave tamamlayıcı bir kısım işlemler yapması gerekmektedir. Ayrıca ilgili 5510 Sayılı Kanun ve ilgili Yönetmelik, Kurum yetkililerine, beyanların doğruluğunu araştırma yükümlülüğünü getirmiştir. Öte taraftan TCK’nin 206 maddesi beyanın belge düzenlemeye yetkili bir “kamu görevlisine” yapılması şartını ararken elektronik ortamdaki veri giriş işlemlerinde işverenin muhatabı kamu görevlisi olmayıp bir bilgisayar sistemidir. İşveren bu bildirimi doldururken karşısında bir kamu görevlisi değil bir işletim sistemi bulunmaktadır. TCK'nin 6. maddesindeki tanıma uyan bir kamu görevlisi bulunmadığı gibi, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 01/04/2014 tarih ve E.-2014/153 K. sayılı kararına göre, bu beyan sonucunda düzenlenen, öz ve biçimsel unsurları tam olan bir resmî belge de bulunmadığından, sanığın eyleminin resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunu da oluşturmayacağı anlaşılmıştır. Açıklanan tüm bu nedenlerden dolayı, İşverenin gerçekte işyerinde çalışmayan bir kişiyi sanki işyerinde çalışıyormuş gibi, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun verdiği şifre ile elektronik ortamda işe giriş bildirgesini doldurup Kuruma iletmesi ve bu bilginin iletilmesinde elektronik ortamın araç olarak kullanılması eyleminin, şartların oluşması halinde kamu kurumu dolandırıcılık suçu dışında, ayrıca başka bir suç oluşturmadığından beraatına karar verilmesi gerekirken eylemin, dolandırıcılı suçu ile birlikte ayrıca, TCK’nin 244/2,3 maddesinde belirtilen sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçu oluşturduğu yönündeki sayın çoğunluğun görüşün katılmıyorum. 05.12.2024 ...