11. Hukuk Dairesi 2023/4441 E. , 2023/6275 K. "İçtihat Metni" Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili ve feri müdahil TMSF vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı Yargıtayca duruşma istemli olarak davalı vekili ve duruşma istemi olmaksızın feri müdahil TMSF tarafından temyiz edilm
**11. Hukuk Dairesi 2023/4441 E. , 2023/6275 K.** **"İçtihat Metni"** Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili ve feri müdahil TMSF vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı Yargıtayca duruşma istemli olarak davalı vekili ve duruşma istemi olmaksızın feri müdahil TMSF tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 361 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca bölge adliye mahkemesince verilen kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir. Temyiz dilekçesinin süresinden sonra verilmesi hâlinde anılan Kanun’un 366 ncı maddesi atfıyla aynı Kanun’un 352 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi uyarınca temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekir. Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen karar, feri müdahil TMSF vekili Avukat ...'a 02.08.2021 tarihinde tebliğ edilmiş; dosyada vekillikten istifa ya da azle ilişkin bir belgeye rastlanmadığından feri müdahil vekiline 02.08.2021 tarihinde yapılan karar tebliği ile temyiz süresi başlamış olup feri müdahil TMSF'nin 10.06.2022 tarihli temyiz dilekçesi temyiz süresinden sonra verildiğinden feri müdahil TMSF vekilinin temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekmiştir. Davalı Ing Bank A.Ş. vekilinin gerekli şartları taşıdığı anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve duruşma için belirlenen 14.03.2023 günü başkaca gelen olmadığı yoklama ile anlaşılıp, hazır bulunan davacı vekili Avukat ... ile davalı Ing Bank vekili Avukat Emre Işıkyıldızı ile feri müdahil TMSF vekili Avukat ... dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip, gereği düşünüldü. I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin ve murislerinin yoğun reklamın etkisiyle tasarruflarını Yurtbank ve Sümerbank’ın Eskişehir Şubesinde değerlendirmek istediklerini, güvenilirliği hususunda taahhüt veren şube personelinin off shore hesabını tavsiye ettiğini, güvenceye inanan müvekkiller ve murisin off shore hesabı açtırdığını, paranın bir kısmını off shore hesabına yatırdıklarını, kendilerine formalite adı altında bir kısım evrak imzalatıldığını, sonradan bu hesabın off shore hesabına havale talimatı olduğunu öğrendiklerini, TMSF’nin bankaya el koyduğunu, güvenceye rağmen paranın iade edilmediğini, ceza mahkemesince bankanın hakim hissedarları ve yöneticileri hakkında mahkumiyet hükmü kurulduğunu, bu kararla off shore işlemlerinin esasen banka aracı kılınarak dolandırıcılık suçunu teşkil ettiğinin tespit edildiğini, paranın halen davalı bankalar nezdinde kaldığını, havale görünümü altında para toplandığını, Kanuna karşı hile yapıldığını ileri sürerek şimdilik her bir müvekkili için 1.000,00 TL’nin hesap açılış tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte tahsilini talep etmiştir. Davacılar vekili 29.01.2020 tarihli ıslah dilekçesi ile; 25.900,00 TL’nin 01.09.1999 tarihinden itibaren avans faizi ile davalı Banka'dan alınarak davacı ...'e verilmesine, 72.000,00 TL’nin 15.09.1999 tarihinden itibaren avans faizi ile davalı Banka'dan alınarak davacı ...'e verilmesine, 18.000,00 TL’nin 16.09.1999 tarihinden itibaren avans faizi ile davalı Banka'dan alınarak davacı ...'e verilmesine, 25.900,00 TL’nin 01.09.1999 tarihinden itibaren avans faizi ile davalı Banka'dan alınarak davacı ...'e verilmesine, 72.000,00 TL’nin 15.09.1999 tarihinden itibaren avans faizi ile davalı Banka'dan alınarak davacı ...'e verilmesine, 18.000,00 TL’nin 16.09.1999 tarihinden itibaren avans faizi ile davalı Banka'dan alınarak davacı ...'e verilmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1.Davalı vekili cevap dilekçesinde; İstanbul 17. Asliye ticaret Mahkemesinin 2012/94 E., 2013/168 K. sayılı ilamının işbu dava için kesin hüküm teşkil ettiğini, hisse devir sözleşmeleri uyarınca TMSF’nin tüm mali ve hukuki sorumluluğu üstlendiğini, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini, off shore bankasının farklı bir tüzel kişiliğinin bulunduğunu, davanın zamanaşımına uğradığını, hak düşürücü sürenin geçtiğini savunarak davanın reddini istemiştir. Davalı vekili; ıslahla arttırılan müddeabih bakımından zamanaşımı defi ileri sürdüklerini belirtmiştir. 2.Feri müdahil TMSF vekili cevap dilekçesinde; ekran görüntüleri ve ekstrelerin incelenmesinden anlaşıldığı üzere off shore hesaplarına gönderilen tutarların faizleri ile birlikte davacılara havale edilip davacılar tarafından tahsil edildiğini, davacıların herhangi bir alacaklarının kalmadığını, davanın zamanaşımına uğradığını, bankanın havale işlemini yerine getirdiğini, davacıların kendi özgür iradesi ile kıyı bankacılığını tercih ettiğini, dolandırmanın söz konusu olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. 3.İhbar olunan OYAK vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin bir borç üstlenmesinin olmadığını, davanın TMSF’ye tevcihinin gerektiğini savunarak davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacılar adına yatırılan tutarların geri ödenip ödenmediğine yönelik uyuşmazlık bulunduğu, her ne kadar TMSF tarafından davacıların Nejdet’e verilen vekaletname ibraz edilmiş ise de vekaletname tarihinin paranın çekildiği tarihe ait olmadığı, bu sebeple itibar edilmediği, imzaların davacılara ait olmadığının bilirkişi raporu ile tespit edildiği, paranın davacıların kardeşi Nejdet tarafından çekilmesiyle ilgili bilgilerinin olduğu hususunun ispatlanamadığı, başkaca da geri ödeme yapıldığına ilişkin geçerli bir delil ibraz edilmediği, davacıların yatırdıkları tutarların hesabına yönelik bilirkişi raporu alındığı, söz konusu tutarların faiziyle birlikte offshore hesaplarına döndüğünü gösteren hesap ekstreleri ve işlem dekontlarının ibraz edilmediği, davalı bankanın halefi olduğu banka ile davacılar arasında akdi ilişki olmadığı, davalı bankanın haksız fiil hükümlerine göre sorumluluğunun nazara alındığı gerekçesiyle davanın kabulüne, davacı ... yönünden 25.900,00 TL'nin 01.09.1999 tarihinden, 72.000,00 TL'nin 15.09.1999 tarihinden, 18.000,00 TL'nin 16.09.1999 tarihinden işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan alınıp davacı ...'e verilmesine, davacı ... yönünden 25.900,00 TL'nin 01.09.1999 tarihinden, 72.000,00 TL'nin 15.09.1999 tarihinden, 18.000,00 TL'nin 16.09.1999 tarihinden işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan alınıp davacı ...’e verilmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili ile feri müdahil TMSF vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri 1.Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; Mahkemenin off shore hesabından çıkmış tutarlara sanki off shore alacağı imiş gibi kabul kararı verdiğini, oysa davacıların off shore hesabında bulunduğunu iddia ettiği tutarların haksız fiil hükümleri çerçevesinde tahsili yönündeki içtihatlara dayandığını, off shore hesaplarına gönderilen tutarların mevduat hesabına döndüğünü, hisse devir sözleşmeleri uyarınca TMSF’nin tüm mali ve hukuki sorumluluğu üstlendiğini, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini, davanın zamanaşımına uğradığını, hak düşürücü sürenin geçtiğini ileri sürerek kararın kaldırılmasını istemiştir. 2.Feri müdahil TMSF vekili istinaf dilekçesinde özetle; off shore hesabındaki tutarların faizleri ile birlikte davacı adına havale edilmesi ve bunların da davacı tarafından tahsil edilmesi sebebiyle davacının Bankadan bir alacağının kalmadığını, Mahkemenin off shore hesabından çıkan tutarları sanki off shore alacağıymış gibi kabul ettiğini, off shore bankasının farklı tüzel kişiliği bulunduğundan davalı Bankaya husumet yöneltilemeyeceğini, davanın zamanaşımına uğradığını, davacıların kardeşlerini para çekme için yetkilendirdiklerini, buna ilişkin vekâletnamelerin dosyaya sunulduğunu, üzerinden 20 yıl geçtiğinden talimatlara ulaşılamadığını, ancak diğer ve kardeş ve annenin Nejdet’i para çekmeye yetkilendirdiğini, davalı Banka’nın havale işlemini gerçekleştirdiğini, avans faizine hükmedilemeyeceğini ileri sürerek kararın kaldırılmasını istemiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile her ne kadar TMSF tarafından Eskişehir 1. Noterliğince düzenlenen 10.01.2005 tarihli davacılar tarafından kardeşleri Nejdet Turan'a verilen vekâletname ibraz edilmiş ise de vekâletname tarihinin paranın çekildiği tarihe ait olmaması, imzaların davacılara ait olmadığının Merkez Jandarma Kriminal Laboratuvar Amirliğince düzenlenen 29.07.2020 tarihli bilirkişi raporu ile tespit edilmiş olması karşısında paranın davacıların kardeşi Nejdet Turan tarafından çekilip çekilmediğine dair bilgilerinin olduğunun ispatlanamadığı, başkaca da geri ödeme yapıldığına ilişkin geçerli bir delil ibraz edilmediği gerekçesiyle davalı vekilinin ve fer'i müdahil TMSF vekilinin istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davalı vekili ile feri müdahil TMSF vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1.Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; Mahkemenin off shore hesabından çıkmış tutarlara ilişkin sanki off shore alacağıymış gibi kabul kararı vermesinin hatalı olduğunu, bilirkişinin off shore hesabından gelen tutarlara ilişkin vadeli mevduat hesapları açıldığını ifade ettiğini, off shore hesaplarında para kalmadığını, hisse devir sözleşmeleri uyarınca TMSF’nin tüm mali ve hukuki sorumluluğu üstlendiğini, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini, davanın zamanaşımına uğradığını, hak düşürücü sürenin geçtiğini ileri sürerek kararın kaldırılmasını istemiştir. 2.Feri müdahil TMSF vekili temyiz dilekçesinde özetle; kararın müvekkilinin eski avukatına özel büro adresinde tebliğinin yapıldığını, usulsüz tebliğ edilen kararın haricen temin edildiğini, davanın zamanaşımına uğradığını, havale işlemini gerçekleştiren davalı Banka’ya husumet yöneltilemeyeceğini, dolandırmanın söz konusu olmadığını ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, alacak istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri. 2. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (818 sayılı Kanun) 41 inci, 55 inci ve 60 ıncı maddeleri, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı Kanun) 321 inci ve 336 ncı maddeleri. 3. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu (YİBHGK), 22.04.2022 tarihli ve 2021/7 E., 2022/2 K. sayılı kararı 3. Değerlendirme 1.Davacılar vekili, dava dilekçisinde davalı bankanın güvencelerine inanan müvekkillerinin bir kısım parasını off shore hesabına yatırdığını, formalite adı altında bazı evrakın imzalatıldığını, bu evrakların off shore hesaplarına havale talimatı olduğunun öğrenildiğini, banka yöneticilerinin banka şubelerini aracı kılarak işledikleri dolandırıcılık eyleminin haksız fiil niteliğinde olduğunu, off shore bankasının paravan olarak kullanıldığını, havale görünümü altında mevduat toplandığını, yasaya karşı hile yapıldığını ileri sürerek işbu davayı açmıştır. Dava konusu edilen paranın öncelikle Yurtbank A.Ş. hesabından off shore hesaplarına aktarıldığı uyuşmazlık dışıdır. 2. Dairemizin 29.01.2020 tarih ve 2020/108 sayılı yazısı ile Dairemizin görev alanı itibariyle bakmakta olduğu çeşitli Türk bankalarındaki mevduat hesaplarının, sahiplerinin rızası veya bilgisi dışında veyahut banka yönetici ve çalışanlarının (örgütlü dolandırıcılık teşkil ettiği ceza mahkemesi kararları ile saptanan) teşvik ve çabaları sonucunda yurt dışında faaliyet gösteren off shore bankalarındaki hesaplara aktarıldığı iddiası ile Türk bankaları ve yöneticileri aleyhine açılan alacak davalarında ilk olarak off shore bankalarına karşı dava açılmasının gerekli olduğu, oradan sonuç alınamaması hâlinde aktarma işlemini yapan Türk bankalarına dava açılabileceğine karar verildiği, daha sonraki süreçte ise davaya konu off shore bankalarının mevduat hesabı açan ve aktarma işlemini yapan Türk bankalarının hâkim ortakları tarafından kurulan ve mal varlığı bulunmayan paravan şirketler olduğunun saptandığı, bunun üzerine Dairemizce ortak mevduat hesaplarının açıldığı ve aktarma işleminin yapıldığı Türk bankaları ve yöneticileri aleyhine anılan iddialar ile ilgili dava açılabileceği ve aktarma işlemini yapan Türk bankalarının ve yöneticilerinin 818 sayılı Kanun'un 41 inci ve 55 inci maddeleri ile 6762 sayılı Kanun'un 321 inci ve 336 ncı maddeleri gereğince sorumlu oldukları sonucuna varıldığı, bu davalarda zamanaşımıyla ilgili olarak ise zararın doğumunun esas alındığı, bu kapsamda bazı kararlarda off shore bankaları aleyhine yasal işlem yapılmasından sonra zararın doğacağının, bazı kararlarda hesabı açan ve aktarma işlemini yapan Türk bankalarının yönetici ve çalışanlarının bankayı vasıta kılarak dolandırdıklarının anlaşılması nedeniyle paranın off shore bankalarından tahsil edilemediği anda zararın doğacağının ve bazı kararlarda ise paranın off shore bankalarından tahsil edilme olanağının kalmadığının anlaşıldığı anda zararın doğacağının belirtildiği, dolayısıyla zamanaşımı süresinin de bu tarihlerde başlayacak olması nedeniyle zamanaşımı definin reddedilmesi gerektiğine karar verildiği; ancak son zamanlarda bu tür davalarda zamanaşımının başlangıcı konusunda değişik görüşlerin ortaya çıktığı ve sayı itibariyle bir görüş üzerinde karar vermeye yeter çoğunluk sağlanamadığı, öte yandan Dairemizin yukarıda belirtilen zamanaşımı başlangıcı ile ilgili değerlendirmesinin değişmesi gerektiği konusunda da çoğunluk görüşünün oluşması sebebiyle Yargıtay Kanunu’nun 15 inci maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince bu tür davalarda zamanaşımı başlangıcının hangi tarih olması gerektiği hususunda içtihadın birleştirilmesi talep edilmiştir. YİBHGK, 22.04.2022 tarihli ve 2021/7 E., ve 2022/2 K. sayılı kararı ile neticeten mudilerin off shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımının başlangıcının tespitinde off shore hesabına aktarma tarihinin esas alınması gerektiğine karar verilmiştir. 3. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır. Dava konusu zararın doğduğu iddia olunan tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Kanun'da düzenlenen ve 41 inci maddesinde ifadesini bulan haksız fiil sorumluluğu, kural olarak zarar verenin kusurlu olmasına bağlıdır. Kusur sorumluluğuna dayanan haksız fiil 818 sayılı Kanun'un 41 inci maddesinde, “Mesuliyet Şartı” başlığı altında; “Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur. Ahlâka mugayir bir fiil ile başka bir kimsenin zarara uğramasına bilerek sebebiyet veren şahıs, kezalik o zararı tazmine mecburdur.” şeklinde ifade edilmiştir. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 49 uncu maddesinde de benzer bir düzenlemeye gidilerek kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar verenin bu zararı gidermekle yükümlü olduğu belirtilmiştir. Gerek 818 sayılı Kanun'un 41 inci maddesi gerekse 6098 sayılı Kanun'un 49 uncu maddesi, hukuka aykırı kusurlu bir fiille başkasına zarar veren kimsenin bu zararı tazmine mecbur olduğunu belirtmektedir. Böylece haksız fiilden sorumluluk, tazminat borcunun kaynağını oluşturmaktadır. Haksız fiil nedeniyle zarar gören kişinin alacak hakkı kanunda belirtilen süreler içinde talep ve takip edilmediği taktirde zamanaşımına uğrar. Bu durumda zarardan dolayı sorumlu tutulan kişilerin borçları zamanaşımı nedeniyle son bulur. 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde, “Müruru zaman” başlığı altında; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblâğ tediyesine müteallik dâva, mutazarrır olan tarafın zarara ve failine ittılaı tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz. Şu kadar ki zarar ve ziyan dâvası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsî dâvaya da o müruru zaman tatbik olunur. Eğer haksız bir fiil, mutazarrır olan taraf aleyhinde bir alacak tevlit etmiş olursa, mutazarrır kendisinin tazminat talebi müruru zaman ile sâkıt olsa bile o alacağı vermekten imtina edebilir” şeklinde düzenlenmiş olan zamanaşımı, 6098 sayılı Kanun'un 72 nci maddesinde düzenlenmiş ve kısa olan bir yıllık zamanaşımı süresi iki yıla çıkarılmıştır. Haksız fiilden doğan gerek maddi gerekse manevi tazminat davaları, zarar gören tarafın zararı ve haksız fiil sorumlusunun kim olduğunu öğrenmesinden itibaren başlar. Her ne kadar Kanun “zarar ve failine ıttıla” demişse de “fail” sözcüğünden “sorumlu kişi” anlaşılmalıdır. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek de zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açmaya ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hâl ve şartları öğrenmiş olması demektir. Tazminat hesabına yarayacak bütün ayrıntıların bilinmesi gerekmez (Akman, Sermet/Burcuoğlu, Halûk/Altop, Atillâ/ Tekinay, Selâhattin Sulhi: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 7. Bası, İstanbul 1993, s.717-718). Zamanaşımı süresi konusunda ayrık hüküm bulunsa da zamanaşımını durduran, kesen sebepler, zamanaşımı sürelerinin hesabına ilişkin konularda kanunun zamanaşımına ilişkin genel hükümleri uygulanmaktadır (Kılıçoğlu, Ahmet Mithat: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2005, s. 345). 818 sayılı Kanun’un 128 inci maddesine göre zamanaşımı süresi, alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren işlemeye başlar. Ancak bazı alacakların nitelikleri ya da alacaklı ile borçlu arasındaki ilişkinin özel niteliği zamanaşımı süresinin işlemesini haklı göstermeyebilir. Bu mantıktan hareket eden Borçlar Kanunumuz, zamanaşımını durduran ve kesen sebeplere yer vermiştir (Kılıçoğlu, s. 651). Zamanaşımının durması demek, o ana kadar işlemiş olan zamanaşımı süresinin işlediği noktada durması, buna yol açan sebebin ortadan kalktığı andan itibaren kaldığı yerden işlemeye devam etmesi demektir. Zamanaşımının kesilmesi (kat'ı) ise borçlunun veya alacaklının ya da hâkimin belli fiillerinin sonucu olarak işlemiş bulunan zamanaşımı süresinin yanması ve kesilmeye neden olan olaydan itibaren yeni bir zamanaşımı süresinin işlemeye başlamasıdır. Zamanaşımının kesilmesi için zamanaşımının işlemekte olması gerekir. Zamanaşımı süresi dolmuşsa zamanaşımının kesilmesi söz konusu olmaz. Zamanaşımını kesen sebepler 818 sayılı Kanun'un 133 üncü (6098 sayılı Kanun'un 154 üncü maddesi) maddesinde gösterilmiştir. 818 sayılı Kanun'un 133 üncü maddesinde “Katı sebepleri” başlığında; “Aşağıdaki hallerde müruru zaman katedilmiş olur: 1-Borçlu borcu ikrar ettiği, hususiyle faiz veya mahsuben bir miktar para veya rehin yahut kefil verdiği takdirde. 2-Alacaklı dava veya defi zımnında mahkemeye veya hakeme müracaatla veya icrai takibat yahut iflas masasına müdahale ile hakkını talep eylediği halde” şeklinde düzenleme mevcuttur. İlgili maddeye göre zamanaşımı: borçlunun bir fiili, alacaklının bir fiili, yargılama ve takibe ilişkin bir işlemle veya yargıcın emir ve hükmüyle kesilebilir. Alacaklının fiilleri ise dava açması, defi, dava zımnında mahkemeye müracaat etmesi, hakeme başvurması, icra takibine başvurması veya iflas masasına başvurması şeklinde gerçekleşmektedir. Alacaklının bir mahkemede alacağıyla ilgili dava açması zamanaşımının kesilmesi için yeterli olup davanın niteliği önem arz etmemektedir. Ayrıca dava açıldıktan sonra hâkimin duruşma esnasında veya dosyada yaptığı her işlem ve hüküm ile tarafların her işlem ve eylemi sonunda zamanaşımı yeniden kesilir, süre tekrar işlemeye başlar. 4. Mülga 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde ise haksız fiilden zarar görenin zararının tazmini istemiyle açacağı davaların zamanaşımı süreleri düzenlenmiştir. 6098 sayılı Kanun'un konuya ilişkin 49 uncu ve 72 nci maddeleri de aynı yönde düzenleme içermektedir. Anılan maddeler ile haksız fiillere uygulanacak üç zamanaşımı süresi belirlenmiştir. Bunlar; zarar görenin zararı ve faili öğrendiği tarihten itibaren başlayacak bir yıllık zamanaşımı, fiilin vukuundan itibaren işleyecek on yıllık zamanaşımı ve fiilin aynı zamanda ceza kanunlarında düzenlenmiş olması hâlinde uygulanacak olan ceza davası zamanaşımı süreleridir. Haksız fiillerin bir kısmı sadece hukuk açısından değil, ceza yasaları bakımından da sorumluluğu gerektirir. Haksız fiilin faili, yani sorumlusu genellikle daha ağır sonuçları olan ceza kovuşturmasına konu olabileceği sürece zarar görenin haklarını yitirmesinin kabul edilmesi mümkün değildir. Bu bakımdan haksız eylem aynı zamanda ceza kanunları gereğince bir suç teşkil ediyorsa ve ceza kanunları ya da ceza hükümlerini ihtiva eden sair kanunlar bu eylem için daha uzun bir zamanaşımı süresi tayin etmişse tazminat davası da ceza davasına ilişkin zamanaşımı süresine tabi olur. Nitekim bu husus YİBHGK'nın 07.12.1955 tarihli ve 1955/17 E., 1955/26 K. sayılı kararında da vurgulanmıştır. Buna göre anılan mevzuat uyarınca ceza davası zamanaşımı süresinin uygulanabilmesi için öncelikle zarar veren eylemin ceza kanunu veya ceza hükmü taşıyan özel kanunlarda suç olarak düzenlenmesi gerekli olup özel kanunlarda haksız eylem için başka bir zamanaşımı süresi tayin edilmiş olmadıkça haksız eylemden doğan maddi ve manevi zararların tazmini için açılacak davalarda 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı (6098 sayılı Kanun'un 72 nci maddesi) maddesinde öngörülen zamanaşımının uygulanması gerekir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (YHGK), 09.10.2013 tarihli ve 2013/4-36 E., 2013/1457 K. sayılı kararı). Bu itibarla şayet zarar doğuran eylem aynı zamanda cezayı gerektirir nitelikte ise eğer ceza kanunundaki ya da ceza hükümlerini taşıyan özel kanunlardaki bu eylem için kabul edilen zamanaşımı süresi, 818 sayılı Kanun'daki bir yıllık süreden daha kısa ise o zaman yine 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin birinci paragrafındaki süre (6098 sayılı Kanun'un 72 nci maddesi) olaya uygulanacaktır. Ceza kanunundaki zamanaşımı süresi 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin birinci paragrafındaki süreden daha uzun ise o zaman bu uzun süre tazminat davaları için de uygulama yeri bulacaktır. Böyle bir durumda uygulanması söz konusu olan ceza davası zamanaşımı süresi ise fiilin gerçekleştiği tarihe göre uygulama alanı bulacak olan ve hâlen yürürlükteki 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 66 ncı maddesine (mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102 nci maddesine) göre belirlenecektir. 5. Yeri gelmişken usulî kazanılmış hak kurumuna kısaca değinilmesi gerekmektedir. Bu kurum, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibarıyla bir davada mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmekte olup bu noktada bir mahkemenin Yargıtay dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğacağı gibi bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usulî kazanılmış hak gerçekleşebilir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar yönünden yeniden inceleme yaparak aksine karar veremez. Bir başka anlatımla kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usulî kazanılmış hak oluşturur (YİBHGK'nın 04.02.1959 tarihli 1957/13 E., 1959/5 K. sayılı kararı). Ancak mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı çıkması, uygulanması gereken kanun hükmünün karar kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilmesi, görev, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ile bozma kararının maddi hataya dayanması hâllerinde usuli kazanılmış hak oluşması mümkün değildir. 6. Yine yargılamada davalının yanında ferî müdahil sıfatıyla yer alan TMSF ve OYAK’ın durumundan bahsetmekte de yarar bulunmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 68 inci maddesinde (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 57 nci maddesi) ferî müdahilin, yanında katıldığı tarafın yararına olan iddia ve savunma vasıtalarını ileri sürebileceği, onun işlem ve açıklamalarına aykırı olmayan her türlü usûl işlemleri yapabileceği düzenlenmiştir. 6100 sayılı Kanun'un 68 inci maddesinde de belirtildiği üzere ferî müdahil, lehine katıldığı tarafla birlikte hareket eder, yani onun yardımcısıdır. Hüküm, lehine müdahale edilen taraf hakkında verildiğinden, bu hükme karşı temyiz yoluna başvurma yetkisi de doğal olarak bu tarafa aittir. Nitekim Yargıtay ancak asıl taraf temyiz etmişse müdahilin de kararı temyiz edebileceği yönünden kararlar vermektedir. (YHGK'nın 26.11.2014 tarihli ve 1329 E., ve 985 K. sayılı kararı). Ferî müdahilin asıl tarafla birlikte hareket etmesi, onun yaptığı usul işlemlerinin asıl tarafın işlemlerine aykırı olmamasını gerektirir. Buna karşılık ferî müdahil, yanında katıldığı tarafın lehine olan işlemleri yaparken her defasında onun ön onayını almak zorunda değildir. Bilâkis o, yanında katıldığı tarafından dava takip yetkisini kullanarak usul işlemlerini yapar, yanında katıldığı taraf ise bu işlemi geçersiz kılabilir. Aksi takdirde ferî müdahilin yaptığı işlemler asıl taraf için sonuç doğurur. Asıl tarafın yararına aykırı işlemler ile dava üzerinde tasarruf sonucunu doğurabilecek işlemler ferî müdahil tarafından yapılamaz (6100 sayılı Kanun'un 68 inci maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesi). (Pekcanıtez, Hakan/Özekes, Muhammet/Akkan, Mine/Korkmaz, Hülya Taş: Pekcanıtez Usûl, Medeni Usûl Hukuku, Cilt I, İstanbul 2017, s. 732). Ferî müdahil lehine katıldığı tarafında da hazır olduğu duruşmada davayı veya savunmayı değiştirir ya da genişletir şekilde beyanlarda bulunur ve lehine müdahalede bulunulan taraf buna itiraz etmezse bu beyanlar lehine müdahale edilen tarafça yapılmış sayılır. Karşı taraf, müdahilin yaptığı ve lehine müdahale edilen tarafın da zımnen benimsediği bu davayı değiştirmeye veya savunmayı genişletmeye zımnen veya açıkça muvafakat ederse bununla dava değiştirilmiş veya savunma genişletilmiş olur. (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C. IV, s. 3470). Nitekim Dairemizin 28.01.1975 tarihli ve 3828 E. ve 482 K. sayılı kararında da müdahilin iltihak ettiği tarafın yardımcısı olarak davalının savunma sebeplerini izah ederek kanıtlayabileceği gibi hasmın muvafakati halinde müşterek amaç ve yarar için genişletebileceği veya değiştirebileceği, cevap dilekçesinde ileri sürülmeyen zamanaşımı savunması için de durumun müdahil yönünden aynı nitelikte olduğu, müdahilin müşterek amaca uygun olarak davaya iltihak ettikten sonra, zamanaşımı savunmasını ileri sürebileceği ve hasmın zımnen kabulü ifade edecek bir zaman geçtikten sonra tevsi itirazında bulunursa bu itirazın mahkemece nazara alınmayarak zamanaşımı itirazının (savunmasının) incelenmesi gerektiği belirtilmiştir. 7. Özetle YİBHGK'nın, 22.04.2022 tarihli ve 2021/7 E. ve 2022/2 K. sayılı kararı gereğince, mûdilerin off shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımının başlangıcının tespitinde off shore hesabına aktarma tarihi esas alınarak, daha önceden temyiz incelemesinden geçmiş dosyalar bakımından içtihadı birleştirme kararının, usuli kazanılmış hakkın istisnalarından biri olduğu gözetilerek, zamanaşımına ilişen temyiz itirazları konusunda bir değerlendirme yapılması ve davalı tarafça zamanaşımı hususunda bir temyiz sebebi ileri sürülmemiş olsa dahi ferî müdahil tarafından temyiz nedeni olarak getirilmek kaydıyla davalı yönünden zamanaşımı incelemesinin yapılması, dava konusu olay bakımından ceza mahkemesince banka yöneticilerinin eyleminin dolandırıcılık olarak nitelendirildiği gözetilerek uzamış ceza zamanaşımı süresinin bu suça göre belirlenmesi ve uzamış ceza zamanaşımı süresinin 10 yıllık zamanaşımı süresinden kısa olması halinde her halükarda 10 yıllık zamanaşımı süresinin esas alınması, zamanaşımı durduran ve kesen sebeplerden davacı tarafça daha önce açılmış olan bir dava bulunması halinde zamanaşımı süresinin, o davanın kesinleşme tarihinden itibaren 10 yıl olarak kabul edilmesi gerekmektedir. 8. Tüm bu açıklamalar ışığında somut uyuşmazlığa gelindiğinde, davacıların bankaya 1999 yılında para yatırdığı ve aynı yıl paranın off shore hesabına aktarıldığı, işbu davanın ise 2016 yılında 10 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı, bu itibarla davanın zamanaşımı sebebiyle reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisinin doğru olmadığı anlaşıldığından Mahkeme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1.Feri müdahil TMSF vekilinin temyiz dilekçesinin süreden REDDİNE, 2. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, 3. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Bozma sebebine göre davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, Takdir olunan 8.400,00 TL duruşma vekâlet ücretinin davacıdan alınarak, davalı Ing Bank'a verilmesine, Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde davalı İngbank A.Ş.'ye iadesine, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 30.10.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. (Karşı Oy) K A R Ş I O Y Uyuşmazlık, mudilerin off-shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımı süresinin ne şekilde belirleneceğine ilişkindir. Davanın esasının, haksız eyleme dayalı olduğu hususunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Haksız fiil sorumluluğu nedeniyle zamanaşımı süreleri, 6101 sayılı Yasa'nın 5/1 maddesi gereğince mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 60/2 maddesinde düzenlenen sürelerdir. Anılan Yasa hükmüne göre zamanaşımı süresi fail ve fiilin öğrenildiği tarihten itibaren 1 yıl, herhalde haksız eylemin işlendiği tarihten itibaren 10 yıldır. Eylemin cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmesi halinde ise uyuşmazlığa ceza kanunlarının öngördüğü zamanaşımı süresinin uygulanması gerekmektedir. Maddede öngörülen 10 yıllık süre, 22.04.2022 tarih 2021/7 Esas 2022/2 sayılı Y.İ.B.K'da da vurgulandığı üzere davanın açılabileceği azami zamanaşımı süresidir. Y.İ.B.K ile zamanaşımının başlangıcının tespitinde offshore hesabına aktarma tarihinin esas alınması gerektiği içtihat edildiğinden, somut uyuşmazlık yönünden zamanaşımının başlangıç tarihi 25.11.1999 tarihidir. Bu itibarla, azami 10 yıllık zamanaşımının süresinin uyuşmazlıkta uygulanması mümkün değildir. Eylemin cezayı müstelzim bulunmasına göre, suç tarihinde yürürlükte bulunan mülga 765 sayılı TCK 102 ve 104/2 maddesi hükümlerine göre suç tarihi olan 25.11.1999 tarihinden sonra dava tarihi itibariyle ceza zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğini tespiti ve sonucuna göre hüküm tesisi gerekir. Sayın çoğunluğun, uyuşmazlıkta mülga 818 sayılı B.K 60/2 maddesinde öngörülen azami zamanaşımı süresinin uygulanmasına ilişkin görüşü anılan Y.İ.B.K aykırıdır. Açıklanan nedenlerle, yerel mahkeme kararının bu gerekçe ile bozulması gerektiğinden, yazılı gerekçe ile kararın bozulmasına ilişkin sayın çoğunluk görüşüne karşıyım.