Danıştay 10. Daire Başkanlığı 2024/3697 E. , 2024/3222 K. "İçtihat Metni" T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No : 2024/3697 Karar No : 2024/3222 TEMYİZ EDEN (DAVACILAR): 1- ... -...- 6- ... VEKİLİ : Av. ... TEMYİZ EDEN (DAVALI) :... Rektörlüğü VEKİLİ : Av. ... MÜDAHİLLER (DAVALI YANINDA) : 1-...Sigorta Anonim Şirketi VEKİLİ : Av. ... 2- ... VEKİLİ : Av. ... İSTEMİN_KONUSU: ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının aleyhlerine olan kısımlar
Danıştay 10. Daire Başkanlığı 2024/3697 E. , 2024/3222 K. "İçtihat Metni" T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No : 2024/3697 Karar No : 2024/3222 TEMYİZ EDEN (DAVACILAR): 1- ... -...- 6- ... VEKİLİ : Av. ... TEMYİZ EDEN (DAVALI) :... Rektörlüğü VEKİLİ : Av. ... MÜDAHİLLER (DAVALI YANINDA) : 1-...Sigorta Anonim Şirketi VEKİLİ : Av. ... 2- ... VEKİLİ : Av. ... İSTEMİN_KONUSU: ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının aleyhlerine olan kısımlarının taraflarca temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. YARGILAMA SÜRECİ : Dava konusu istem: Davacılar tarafından, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 01/03/2015 tarihinde hatalı olarak uygulanan TEE (transözofageal ekokardiyografi) işlemi ile sonrasındaki takip ve tedaviler nedeniyle yakınları ...'in hayatını kaybettiği iddiasıyla, davalı idarenin hizmet kusurundan kaynaklandığını ileri sürdükleri zararlarına karşılık toplam 14.000,00 TL maddi ve 350.000,00 TL manevi tazminatın ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: ...İdare Mahkemesinin... tarih ve E:..., K:... sayılı kararıyla; davanın reddine karar verilmiştir. Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesince; davacıların istinaf başvurusunun reddine yönelik kararın Danıştay Onuncu Dairesinin 23/11/2022 tarih ve E:2019/5609, K:2022/5358 sayılı kararı ile bozulması üzerine bozmaya uyularak, davacıların istinaf başvurusunun kısmen kabulüne, kısmen reddine, İdare Mahkemesi kararının maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmı yönünden istinaf başvurusunun reddine, manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmı yönünden kaldırılmasına, manevi tazminat yönünden yeniden incelenen davada davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine ve toplam 175.000,00 TL manevi tazminatın davacılara ödenmesine, fazlaya ilişkin manevi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir. TEMYİZ_EDENLERİN_İDDİALARI : Davacılar tarafından, meydana gelen zarar yapılan TEE işleminin çok nadir görülen komplikasyonu olduğundan, doktorun kusuru ile zararın meydana geldiğinin sabit olduğu, yapılan işlem neticesinde meydana gelen yaralanmanın tanı ve tedavisinde gecikme yaşandığı, Adli Tıp Kurumu raporunun hükme esas alınamayacak nitelikte olduğu, hükmedilen manevi tazminat miktarının yetersiz olduğu, maddi tazminat istemleri doğrultusunda hesaplama yapılarak karar verilmesi gerektiği, davalı lehine vekalet ücretine hükmedilmesinin hukuka aykırı olduğu; davalı idare tarafından, bilirkişi raporları uyarınca herhangi bir hizmet kusuru bulunmadığından somut olayda tazmin şartlarının gerçekleşmediği, usulüne uygun olarak bilgilendirme yapıldığı, hükmedilen manevi tazminat miktarının fahiş olduğu, harçtan muaf oldukları ileri sürülmektedir. TARAFLARIN_SAVUNMALARI: Davacılar tarafından, davalı idarenin temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır. Davalı idare tarafından savunma verilmemiştir. DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ: ... DÜŞÜNCESİ : Temyiz istemlerinin kabulü gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, dosya tekemmül ettiğinden davacıların yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca bir karar verilmeksizin işin gereği görüşüldü: İNCELEME VE GEREKÇE : MADDİ OLAY : Atriyal fibrilasyon (ritim bozukluğu), hipertroidi, KOAH, obezite hastalıkları bulunan davacılar yakınına, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde ritim bozukluğunun tedavisi için yapılacak ablasyon tedavisinin öncesinde pıhtı olup olmadığının tespiti için 01/03/2015 tarihinde TEE (transözofageal ekokardiyografi) işlemi uygulanmış, yapılan bu işlem sonrasındaki bulgular üzerine genel cerrahi servisince acilen ameliyata alınan davacılar yakınının özofagus (yemek borusu) 26. cm'de 1,5-2 cm'lik perforasyon (yırtık) tespit edilmiş, yemek borusundaki yırtığın cerrahi müdahale ile tedavi edilebilecek bir konumda olmadığı ve stent ile kapatılması gerektiği görüşüyle ameliyata son verilmiş, gastroenteroloji servisince de yırtığın anatomik olarak stent konulmaya uygun olmadığı ve bu bölgeye konulacak stentin yerinde durmayacağı görüşüyle stent uygulaması yapılmamış, genel cerrahi servisince yüksek riskli cerrahi müdahale veya endoskopik tedavi seçeneklerinin bulunduğu ve tavsiyelerinin endoskopik tedavi olduğunun belirtilmesi üzerine, 15/03/2015 tarihine kadar bu hastanede takip edilen davacılar yakını stent uygulaması yapılmak üzere Ankara Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edilmiş, sevk edildiği hastanede stent uygulamasına yönelik bir dizi operasyon geçirmiş ve takipleri devam ederken 09/04/2015 tarihinde hayatını kaybetmiştir. Davacılar tarafından, davalı idareye bağlı sağlık kuruluşunda gerçekleştirilen tıbbi hatalar nedeniyle yakınlarının hayatını kaybettiği iddiasıyla tazminat istemiyle yapılan başvurunun reddi üzerine bakılmakta olan dava açılmıştır. Olayda, davalı idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının tespiti amacıyla Mahkemece bilirkişiliğine başvurulan Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 1. İhtisas Kurulunca düzenlenen 24/01/2018 tarih ve 509 karar numaralı raporda, "kişinin ölümünün transözfageal ekokardiyografi (TEE) işlemi sırasında gelişen özafagus perforasyonu ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu, kişinin şikayetleri üzerine götürüldüğü Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde muayenesinin yapıldığı, tetkiklerinin yapılmış olduğu, hastalığının doğru tanısı konulduğu, tedavisi için transözfageal ekokordiyografi işlemi kararı alındığı, işlemin sorumlu öğretim üyesi tarafından yapıldığı, işlem sırasında işlemin bir komplikasyonu olarak oluşabilecek bir durum olan özafagus perforasyonu meydana geldiği, gelişen komplikasyon sonrası vakit geçirilmeden ilgili kliniklerden konsültasyonların istendiği, meydana gelen komplikasyona yönelik işlemlerin zamanında ve uygun olduğu, uygun takip ve tadaviye rağmen ölüm meydana geldiği, yapılan tüm işlemlerin tıp kurallarına uygun olduğu cihetle; kişinin takip ve tedavisine katılan ilgili hekimlere, yardımcı sağlık personeline ve hastane idaresine atf-ı kabil kusur bulunmadığı" yönünde görüş belirtilmiştir. İdare Mahkemesince, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun bahsedilen raporu uyarınca, davalı idare tarafından uygulanan tıbbi müdahalede sağlık hizmetleri için aranılan hizmet kusurunun bulunmadığı, dolayısıyla davacıların uğradıklarını iddia ettiği zarar ile zararın kaynağı olduğu ileri sürülen tıbbi müdahaleler arasında uygun illiyet bağının bulunmadığı anlaşıldığından, idarenin tazminatla sorumlu tutulmasına hukuken imkan bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; Bölge İdare Mahkemesince de davacıların istinaf başvurusu reddedilmiştir. Dairemizin ... tarih ve E..., K:... sayılı kararıyla, Adli Tıp Kurumunca bilirkişi raporunun hazırlanması için oluşturulan heyette yapılan TEE işlemine yönelik gerekli incelemeleri yapabilecek olan kardiyoloji uzmanı ile bu işlem sonrasında meydana gelen yırtığın stent konularak tedavi edilmesine yönelik incelemeleri yapabilecek olan gastroentroloji uzmanının bulunmadığı, ayrıca, davacılar yakınında bulunan hastalıklar da göz önünde alındığında TEE işlemi uygulanmasının uygun olup olmadığının ve bu işlemin endikasyonunun bulunup bulunmadığının, meydana gelen komplikasyon hızlı bir şekilde tespit edilmiş olsa da farklı servislerce stent konulması ile cerrahi müdahale ile tedavi uygulanması seçenekleri arasında görüş birliğine varılamamış olmasının tıbbi olarak uygun olup olmadığının, hangi tıbbi işlem (cerrahi müdahale ile tadavi veya endoskopik yöntem) ile meydana gelen komplikasyona müdahale edilmesinin tıbbi olarak daha doğru bir yaklaşım olduğunun, davacılar yakınının yemek borusunda meydana gelen yırtığa 15 gün boyunca etkili bir tıbbi müdahale (cerrahi müdahale ile tedavi veya endoskopik yöntem) yapılamamış olmasının komplikasyon yönetimi açısından bir gecikme olup olmadığının ve bir gecikme mevcutsa ölüm olayına etkisinin hükme esas alınan raporda değerlendirilmediği, bu nedenle, Adli Tıp Kurumu Başkanlığının ilgili üst kurulundan belirtilen eksikliklerin giderilmesine ilişkin yeni bir rapor alınarak davanın esası hakkında karar verilmesi gerektiği, öte yandan, yeniden alınacak olan bilirkişi raporu sonucunda herhangi bir hizmet kusuru tespit edilememesi halinde dahi, davacılar yakınının yapılan TEE işlemi öncesinde usulüne uygun olarak bilgilendirilip rızasının alındığına yönelik onam belgesinin bulunup bulunmadığının araştırılması ve gerekli bilgilendirme ve aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmediğinin tespit edilmesi halinde ise, yürütülen sağlık hizmetinin gereği gibi işletilmemesi nedeniyle davacılarda oluşan endişe ve üzüntünün yol açacağı manevi zararın takdiren belirlenecek hakkaniyetli ve makul bir manevi tazminatın ödenmesine hükmedilmesi suretiyle karşılanması gerekeceği gerekçesiyle Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir. Bölge İdare Mahkemesince bozmaya uyularak, olayda davalı idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının tespiti amacıyla bilirkişiliğine başvurulan Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Üçüncü Üst Kurulunca düzenlenen ... tarih ve ... karar numaralı raporda, "Her ne kadar kişiye zamanında otopsi yapılarak gerekli makroskopik, toksikolojik, histopatolojik ve mikrobiyolojik incelemeler yapılmamış olsa da mevcut verilere göre; kişinin ölümünün transözafageal ekokardiyografi (TEE) işlemi sırasında gelişen özofagus (yemek borusu) perforasyonu ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu, kişinin şikayetleri üzerine götürüldüğü Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde muayenesinin ve gerekli tetkiklerin yapılmış olduğu, hastalığının tanısının doğru bir şekilde konulduğu, atrial fibrilasyona yönelik ablasyon tedavisi öncesinde pıhtı varlığı araştırmasına yönelik olarak transözofageal ekokardiyografi (TEE) işlemi kararı alındığı, işlemin endikasyonunun bulunduğu, işlemin kardiyoloji uzmanı Doç. Dr. M. L. Ş. tarafından yapıldığı, işlem sonrası serviste takibi esnasında epigastrik ağrı tariflemesi üzerine kişiye çekilen PA akciğer grafisinde şüpheli hava görünümü tespit edilmesi üzerine acil tüm batın BT çekilip pnömomediastinum tespit edilerek genel cerrahi tarafından acil ameliyata alındığı, ameliyat esnasında işlem sırasında TEE işleminin bir komplikasyonu olarak oluşabilecek bir durum olan özofagus perforasyonu tespit edilerek özofagus perforasyon onarımı yapıldığı, TEE işlemi sırasında her türlü dikkat ve özene rağmen gelişebilen bir komplikasyon olan özofagus perforasyonuna yönelik olarak ilk tedavi yönteminin cerrahi müdahale ile perforasyon onarımının yapılması olduğu, cerrahi işlem sonrası transözofageal ekokardiyografi (TEE) işleminden bir gün sonra 02/03/2015 tarihinde endoskopi yapıldığı, özofagusun 26. cm’de perfore alan tespit edildiği, özofagusun 26. cm’de tespit edilen bu alana 03/03/2015 tarihinde endoskopi eşliğinde endoklips ve hemoklips ile müdahale edilmesinin tıbben uygun olduğu, gelişen komplikasyon sonrası vakit geçirilmeden ilgili kliniklerden konsültasyonların istendiği, meydana gelen komplikasyona yönelik işlemlerin zamanında ve uygun şekilde yapılmış olduğu, uygun takip ve tedaviye rağmen ölümün meydana gelmiş olduğu, yapılan işlemlerin tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, dolayısıyla kardiyoloji uzmanı Dr. M. L. Ş.’nin eylemlerinin tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, hizmetini sağlık çalışanları aracılığı ile yürüten idarenin organizasyon hatası saptanmadığı" yönünde görüş belirtilmiştir. Ayrıca, Bölge İdare Mahkemesince bozmaya uyularak verilen 13/03/2024 tarihli ara kararına davalı idare tarafından gönderilen cevapta, yapılan TEE işlemi öncesinde davacıların yakınından alınan onam formunun bulunmadığı belirtilmiştir. Bölge İdare Mahkemesince, Adli Tıp Kurumu raporlarının hükme esas alınabilecek nitelikte olduğu ve davacılar tarafından istinaf dilekçesinde ileri sürülen sebeplerin İdare Mahkemesi kararının maddi tazminatın reddine ilişkin kısmının kaldırılmasını gerektirecek nitelikte görülmediği, öte yandan, ara kararına davalı idarece verilen cevapta, davacılar yakınının TEE işlemi öncesinde usulüne uygun olarak bilgilendirilip, rızasının alındığına yönelik onam formunun hasta dosyası içerisinde bulunmadığının belirtildiği, bu nedenle davacıların sağlık hizmetinin gereği gibi yürütülüp yürütülmediği konusunda şüphe, endişe ve üzüntü yaşamakta olduğu ve uğranılan manevi zararın, takdiren davacı eş ... için 50.000,00 TL, davacı çocuklar ..., ..., ..., ... ve ... için ayrı ayrı 25.000,00 TL olmak üzere toplam 175.000,00 TL manevi tazminatın ödenmesi suretiyle karşılanması gerektiği gerekçesiyle davacıların istinaf başvurusunun kısmen kabulü, kısmen reddi ile İdare Mahkemesi kararının maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmı yönünden istinaf başvurusunun reddine, manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmı yönünden kaldırılmasına, manevi tazminat yönünden davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine ve toplam 175.000,00 TL manevi tazminatın davacılara ödenmesine, fazlaya ilişkin manevi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir. İLGİLİ MEVZUAT: Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır. Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davalarıdır. Bu tür davalarda mahkeme, hem olayın maddi yönünü, yani zararı doğuran işlem veya eylemleri, hem de bundan çıkabilecek hukuki sonuçları tespit edecektir. İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karakteri olan bir kusurdur. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır. Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetine yönelik tam yargı davalarında, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için; zararın, idarenin hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir. Esasen, Anayasa'nın 56. maddesi de Devlete, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenlemek ve bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak onları denetleyerek yerine getirmek ile ilgili pozitif bir yükümlülük getirmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin devlete yüklediği pozitif yükümlülükler, devlet tarafından, özel ya da kamu hastanelerine hastaların yaşamını koruyacak nitelikteki tedbirleri alma zorunluluğu getiren yasal ve düzenleyici çerçevenin konulmasını gerektirmektedir. Bu yükümlülük, hastaları, tıbbi müdahalelerin bu bağlamda meydana getirebileceği ağır sonuçlardan mümkün olabildiğince koruma gerekliliğine dayanmaktadır. Böylelikle, taraf devletler, bu yükümlülük uyarınca, hekimlerin, uygulanması düşünülen tıbbi müdahalenin hastaların fiziksel bütünlüğüyle ilgili olarak meydana getirebileceği öngörülebilir sonuçlar hakkında sorgulanmaları ve hastalarını aydınlatarak, rıza göstermelerini sağlayacak şekilde kendilerini bu tıbbi müdahale hakkında önceden bilgilendirmeleri amacıyla gereken düzenleyici yasal tedbirleri almakla yükümlüdürler (Codarcea/Romanya, No. 31675/04, 2 Haziran 2009). 11/04/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesinde "Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlere ikiyüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir." hükmü yer almaktadır. 5013 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan 16/03/2004 tarih ve 2004/7024 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan "Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi)"nin "Amaç ve konu” başlıklı 1. maddesinde; “Bu Sözleşmenin Tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayrım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına alacaklardır.”; "Mesleki standartlar" başlıklı 4. maddesinde; “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” kurallarına yer verilmiştir. Sözleşme, iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiş olup, anılan düzenlemede her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir. Sözleşmenin "Muvafakat" başlıklı (II) numaralı bölümünde yer alan 5. maddesinde “muvafakat” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatini her zaman serbestçe geri alabilir.” düzenlemesiyle muvafakatin kapsamı belirlenmiştir. 01/08/1998 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 15. maddesinde,“Hastaya; a) Hastalığın muhtemel sebepleri ve nasıl seyredeceği, b) Tıbbi müdahalenin kim tarafından nerede, ne şekilde ve nasıl yapılacağı ile tahmini süresi, c) Diğer tanı ve tedavi seçenekleri ve bu seçeneklerin getireceği fayda ve riskler ile hastanın sağlığı üzerindeki muhtemel etkileri, ç) Muhtemel komplikasyonları, d) Reddetme durumunda ortaya çıkabilecek muhtemel fayda ve riskleri, e) Kullanılacak ilaçların önemli özellikleri, f) Sağlığı için kritik olan yaşam tarzı önerileri, g) Gerektiğinde aynı konuda tıbbî yardıma nasıl ulaşabileceği, hususlarında bilgi verilir.", 22. maddesinin birinci fıkrasında, “Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz.", “Rızanın Kapsamı” başlıklı 31. maddesinde de, “Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır. Hastanın verdiği rıza, tıbbi müdahalenin gerektirdiği sürecin devamı olan ve zorunlu sayılabilecek rutin işlemleri de kapsar. Tıbbi müdahale, hasta tarafından verilen rızanın sınırları içerisinde olması gerekir. Hastaya tıbbi müdahalede bulunulurken yapılan işlemin genişletilmesi gereği doğduğunda müdahale genişletilmediği takdirde hastanın bir organının kaybına veya fonksiyonunu ifa edemez hale gelmesine yol açabilecek tıbbi zaruret hâlinde rıza aranmaksızın tıbbi müdahale genişletilebilir.” düzenlemeleri yer alır. Anılan düzenlemeler özetle, herhangi bir tıbbi müdahaleye başlamadan önce kişilerin yapılacak işlemlerin riskleriyle ilgili olarak aydınlatılması ve rızalarının alınmasını öngörmektedir. Öte yandan, manevi zararın varlığı, sadece şeref, haysiyet ve onur kırıcı işlem ve eylemlere maruz kalmış ya da kişilerin vücut bütünlüğünün ihlal edilmiş olmasına, ölüm nedeniyle ağır bir elem, üzüntü duyulması şartına bağlı olmayıp; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini gereği gibi eksiksiz olarak sunamaması nedeniyle ilgililerin yeterli hizmet alamamalarından dolayı üzüntü ve sıkıntı duymaları da manevi zararın varlığı ve manevi tazminatın hükmedilmesi için yeterli bulunmaktadır. Manevi tazminat, mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, manevi tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Tam yargı davalarının ve manevi tazminatın belirtilen niteliği gereği takdir edilecek manevi tazminat miktarının, olayın, zararın ve idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak, hukuka aykırılığı özendirmeyecek, bir başka ifade ile benzeri olayların bir daha yaşanmaması için caydırıcı ve aynı zamanda cezalandırıcı olacak şekilde belirlenmesi, bununla birlikte olayın meydana geliş şekli ve idari faaliyetin niteliği gözetilerek hakkaniyetli ve makul bir tutarı aşmaması gerekmektedir. Buna göre, manevi tazminat takdir edilirken, davacı(lar) yönünden, manevi tatmin duygusunu sağlamaya yetecek, zarara yol açan idari faaliyet sonucu duyulan elem ve ızdırabın kişi üzerindeki etki ve ağırlığını karşılayacak düzeyde olmasına; davalı(lar) yönünden ise, hakkaniyet sınırlarını aşmayan, ölçülü, adil dengeyi sağlayacak ve aşırı mali külfet oluşturmayacak makul bir seviyede olmasına dikkat edilmesi gerektiği açıktır. Ayrıca, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesinin atıfta bulunduğu 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 266. maddesinde, hakimin, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar vereceği öngörülmüş; aynı Kanun'un 280. maddesinde, bilirkişinin, raporunu, varsa kendisine incelenmek üzere teslim edilen şeylerle birlikte bir dizi pusulasına bağlı olarak mahkemeye vereceği, raporun verildiği tarihin rapora yazılacağı ve duruşma gününden önce birer örneğinin taraflara tebliğ edileceği; 281. maddesinin birinci fıkrasında, tarafların, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını, belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilecekleri düzenlenmiştir. Öte yandan, 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu'nun 1. maddesinde, adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulduğu; 2. maddesinde, Adli Tıp Kurumu'nun, Mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen Adli Tıp ile ilgili konularda bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmekle yükümlü olduğu; 15. maddesinde, Adli Tıp Üst Kurullarının, adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmadığı, sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri, adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri, adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceleyeceği ve kesin karara bağlayacağı düzenlenmiştir. 703 sayılı "Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname" ile anılan hükümler yürürlükten kaldırılmış olmakla birlikte, 15/07/2018 tarih ve 304794 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren, 4 No'lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 2., 3. ve 16. maddelerinde yukarıda yer verilen hükümler aynı şekilde yeniden getirilmiştir. HUKUKİ DEĞERLENDİRME: Dosyadaki bilgi ve belgeler ile bilirkişi raporlarının incelenmesinden, davacıların yakınına 01/03/2015 tarihinde uygulanan TEE (transözofageal ekokardiyografi) işleminin endikasyonu bulunduğunun, yemek borusundaki yırtığın bu işlemin bir komplikasyonu olarak ortaya çıktığının ve ortaya çıkan komplikasyonun hızlı bir şekilde tespit edilerek müdahale edildiğinin, davacılar yakınının ölümünün ise TEE işlemi sırasında gelişen yemek borusu yırtığı ve gelişen komplikasyonlardan kaynaklandığının sabit olduğu; ayrıca, Bölge İdare Mahkemesince bozmaya uyularak bilirkişiliğine başvurulan Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Üçüncü Üst Kurulunca düzenlenen raporu hazırlayan kurulda 'gastroenteroloji uzmanı, kardiyoloji uzmanı ve genel cerrahi uzmanı' bulunduğu görülmektedir. Ancak, Bölge İdare Mahkemesince hükme esas alınan üst kurul raporunda, genel cerrahi bölümünce yapılan ameliyatta yemek borusundaki yırtığın onarımının yapıldığı, ertesi gün gastroenteroloji bölümünce endoskopi yapıldığı ve bir gün sonra yemek borusundaki yırtığa endoklips ve hemoklips ile müdahale edildiği, meydana gelen komplikasyona yönelik işlemlerin zamanında ve uygun şekilde yapılmış olduğu belirtilmesine rağmen; genel cerrahi bölümünce yapılan ameliyatta herhangi bir onarım yapılmadığının ve yemek borusundaki yırtığın gastroenteroloji bölümünce stent uygulanmak suretiyle onarımının yapılmasının daha uygun olacağının belirtildiği, gastroenteroloji bölümünce ise yemek borusundaki yırtığa endoklips ve hemoklips ile müdahale edildiği, stent uygulanmadığı, davacılar yakınının on beş gün sonra sevk edildiği Ankara Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesinde stent uygulamasına yönelik bir dizi operasyon geçirdiği ve takipleri devam ederken hayatını kaybettiği açıktır. Bu haliyle, Bölge İdare Mahkemesince bozmaya uyularak alınan son bilirkişi raporunda, "meydana gelen komplikasyon hızlı bir şekilde tespit edilmiş olsa da farklı servislerce stent konulması ile cerrahi müdahale ile tedavi uygulanması seçenekleri arasında görüş birliğine varılamamış olmasının tıbbi olarak uygun olup olmadığı, hangi tıbbi işlem (cerrahi müdahale ile tadavi veya stent uygulanması) ile meydana gelen komplikasyona müdahale edilmesinin tıbbi olarak daha doğru bir yaklaşım olduğu, davacılar yakınının yemek borusunda meydana gelen yırtığa 15 gün boyunca etkili bir tıbbi müdahale (cerrahi müdahale ile tadavi veya stent uygulanması) yapılamamış olmasının komplikasyon yönetimi açısından bir gecikme olup olmadığı ve bir gecikme mevcutsa ölüm olayına etkisinin ne olduğu" hususunun değerlendirilmediği görüldüğünden; anılan bu raporun da hükme esas alınabilecek nitelikte olmadığı sonucuna varılmıştır. Hal böyle olunca, yukarıda belirtilen eksikliklerin giderilmesine yönelik olarak 'gastroenteroloji uzmanı, kardiyoloji uzmanı ve genel cerrahi uzmanı' bulunan Adli Tıp Kurumu Başkanlığı ilgili üst kurulundan veya Ankara ili dışındaki bir üniversitenin tıp fakültesinden alınacak açık, ayrıntılı ve anlaşılır bir tıbbi görüş içeren ek bilirkişi raporuna dayanılarak karar verilmesi gerekmektedir. Bu itibarla, yukarıda açıklanan eksiklikler nedeniyle hükme esas alınamayacak nitelikteki bilirkişi raporuna dayanılarak verilen temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır. Öte yandan, Bölge İdare Mahkemesince bozmaya uyularak verilen kararın manevi tazminata yönelik kısmında hukuki isabetsizlik bulunmamakla birlikte; yeniden yapılacak olan yargılamada davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu tespit edilirse, davalı idarenin tazmin sorumluluğunun, gerekli bilgilendirme ve aydınlatma yapılmamış olması nedeniyle sağlık hizmetinin gereği gibi yürütülüp yürütülmediği konusunda duyulan şüphe, endişe ve üzüntüye dayalı olarak değerlendirilmesinden önce hizmet kusuru ilkesine göre bir değerlendirme yapılacağı açık olduğundan, anılan bu kısmın da bozulması gerekmiştir. KARAR SONUCU : Açıklanan nedenlerle; 1. Tarafların temyiz istemlerinin KABULÜNE, 2. ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı temyize konu kararının BOZULMASINA, 3. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesine gönderilmesine, 19/09/2024 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.