(Kapatılan)14. Hukuk Dairesi 2010/10750 E. , 2010/11999 K. MAHKEMESİ :Sulh Hukuk Mahkemesi Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 16.07.2003 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve terkin istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 03.03.2009 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek…
**(Kapatılan)14. Hukuk Dairesi 2010/10750 E. , 2010/11999 K.** **"İçtihat Metni"** MAHKEMESİ :Sulh Hukuk Mahkemesi Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 16.07.2003 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve terkin istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 03.03.2009 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü: K A R A R Davacı Hazine, davalının maliki olduğu 148 ada 16 parsel sayılı taşınmazın 7.32 m2.lik bölümünün idarenin tespit ettiği kıyı kenar çizgisi kapsamında kaldığını ileri sürerek bu kısma ilişkin tapu kaydının iptalini, haksız elatmanın önlenmesini ve varsa muhdesatların kal’ini istemiştir. Davalı davanın reddini savunmuştur. Mahkemece dava kabul edilmiştir. Hükmü davalı temyiz etmiştir. Uyuşmazlık Türk Medeni Kanununun 715. maddesine ve 3621 sayılı Kıyı Kanununa dayanılarak açılan tapu iptali ve terkin istemine ilişkindir. Gerçekten mahkemenin doğru olarak saptandığı üzere, önemli olan kıyı kenar çizgisinin yöntemince belirlenmesidir. Türk Medeni Kanununun 715 maddesinde kıyıların niteliği gösterilmiş, 13.03.1972 tarihli ve 7/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da kıyıların menfaati umuma ait yerlerden olduğu, 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu Kararında da ilke olarak mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisini belirleme görevinin adli yargı yerine ait bulunduğu, ancak 3621 sayılı yasanın 5. ve 9. maddeleri hükmü gereğince idarenin belirlediği ve idari yargı yerine başvurulmaması yüzünden yargı yolunun kapanmış olması nedeniyle kesinleşmiş kıyı kenar çizgisi bulunursa adli yargı yerinde saptamanın buna uygun olarak yapılacağı vurgulanmıştır. Mahkemece, yapılan bu saptamalar doğrultusunda inceleme ve araştırma yapılmasında bir yanılgı yoktur. Ne var ki, dava konusu taşınmazın kadastro tahdidi yapılmış ve taşınmaz bu tespit sonucu 27.04.1992 tarihinde tapuya tescil edilmiştir. Eldeki dava ise 18.7.2003 tarihinde açılmıştır. Ancak, 3402 sayılı Kadastro Kanunu değişikliğe uğramış, 25.02.2009 tarihinde kabul edilerek 14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5841 Sayılı Kanunun 2. maddesi ile, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12. maddesinin 3.fıkrasına ekleme yapılmıştır. Anılan hüküm, “bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır” şeklindedir. Diğer taraftan, 5841 Sayılı Kanununun 3. maddesi ile de 3402 Sayılı Kadastro Kanununa geçici 10. madde eklenmiştir. Bu madde ise “bu kanunun 12. maddesinin 3.fıkrası hükmü, devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır” kuralını getirmiştir. Anılan hükümler gözetildiğinde, kadastro tahdidinin kesinleştiği tarih ile davanın açıldığı tarih arasında 3402 sayılı Kadastro Kanununun değişik 12.maddesinde sözü edilen on yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği açıktır. Hal böyle olunca, yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler gereğince davanın hak düşürücü sürenin geçmiş olması nedeniyle reddine karar verilmesi gerekir. Mahkemece bu kural bir yana bırakılarak çekişmenin esası incelenmek suretiyle davanın kabulü doğru değildir. Karar açıklanan nedenlerle bozulmalıdır. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde yatırana geri verilmesine, 04.11.2010 tarihinde oybirliği ile karar verildi.