Başvuru, idari yargıda açılan davanın süre yönünden reddi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
Başvuru, idari yargıda açılan davanın süre yönünden reddi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Başvuru 15/5/2014 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.Bölüm Başkanı tarafından kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyleolaylar özetle şöyledir: Başvurucu, başvurucunun eşi ve çocuğu tarafından Çanakkale Asliye Hukuk Mahkemesinde 1/4/2011 tarihinde açılan tazminat davasında başvurucu ve belirtilen diğer davacılar; başvurucunun diğer çocuğu olan E.K.nin 2007 yılı Ocak ayında Çanakkale Devlet Hastanesinde tedavi altındayken tıbbi ihmal ve hatalı uygulamalar nedeniyle hayatını kaybettiğini ileri sürmüşler ve ölüm olayında sorumluluğu bulunduğunu düşündükleri Hastane çalışanı hekimler aleyhine maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini talep etmişlerdir. Yargılama sürecinde ilk derece mahkemesi, tarafların beyanlarını almış; bir kısım davalının husumet yönünden davanın reddi gerektiği iddialarına yönelik yaptığı değerlendirmede bu konuda Yargıtay Hukuk Dairesinin yerleşik içtihatları kapsamında ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 4/2/2009 tarihli ve E.2008/4-829, K.2009/44 sayılı hükmüne atfen dava dilekçesinin içeriğine göre davalı hekimlerin kişisel kusurlarına dayanıldığını belirterek davanın adli yargıda görülmesinin mümkün olduğunu belirtmiştir. Yargılama devam etmekte iken Yargıtay Hukuk Dairesi, benzer bir konuda başka bir davaya ilişkin verdiği 19/4/2012 tarihli ve E.2011/4127, K.2012/6863 sayılı bozma kararı ile kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kasıtlarından ve kusurlarından meydana geldiği ileri sürülen, dolayısıyla hizmet kusuruna dayanılarak açılacak tazminat davalarında ancak kamu idaresi aleyhine dava açılabilmesi yönünde görüş ortaya koymuş; temyize konu davanın husumet yönünden reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir. Yargıtay Hukuk Dairesinin bu görüşü, Çanakkale Asliye Hukuk Mahkemesince benimsenmiş ve 12/6/2012 tarihli karar ile davanın husumet yönünden reddine hükmedilmiş; bu karar Yargıtay Hukuk Dairesinin 9/11/2012 tarihli ilamı ile onanmış; onama ilamı başvurucuya 17/12/2012 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvurucu ve diğer davacılar, bunun üzerine 16/1/2013 tarihinde Çanakkale İdare Mahkemesinde yukarıda süreci özetlenen tazminat davasında ileri sürdükleri aynı sebepler ile Sağlık Bakanlığı aleyhine tam yargı davası açmışlardır. Başvurucu ve diğer davacılar dava dilekçelerinde, aynı konuda adli yargıda görülmekte olan davalarının yargılama sırasında değişen Yargıtay içtihadı uyarınca reddedildiğini belirterek 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu'nun maddesine göre davanın görülerek lehlerine tazminata hükmedilmesini talep etmişlerdir. Yapılan değerlendirme sonunda Çanakkale İdare Mahkemesi 7/3/2013 tarihli kararı ile davanın süre aşımı nedeniyle reddine hükmetmiştir. Mahkeme kararında; bakılmakta olan davanın Çanakkale Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen davada verilen 12/6/2012 tarihli kararın ardından açıldığı ancak 12/6/2012 tarihli kararın görev yönünden ret kararı olmadığı, husumet yönünden ret kararı olduğu belirtilmiştir. Bu kapsamda kararda devamla başvurucunun zarara uğradığını öğrendiği tarihten itibaren bir yıl içinde dava açması gerektiği, öğrenme tarihinin ise en geç adli yargıda dava açma tarihi olarak kabul edilebileceği belirtilmiştir. Mahkemeye göre bakılmakta olan dava adli yargıda dava açma tarihi olan 28/3/2011 tarihinden sonra bir yıl içinde açılmadığından süre aşımı nedeniyle işin esasının incelenmesine olanak bulunmamaktadır. Davanın reddine ilişkin karar, temyiz talebi üzerine Danıştay Onbeşinci Dairesince incelenmiş ve 20/2/2014 tarihli karar ile onanmıştır. Onama ilamı başvurucuya 28/4/2014 tarihinde tebliğ edilmiş, taraflarca karar düzeltme talebinde bulunulmaması üzerine yargılama süreci sona ermiştir. Başvurucu 15/5/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk İlgili Kanunlar 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu'nun "Görevli olmayan yerlere başvurma" kenar başlıklı maddesi şöyledir:" Çözümlenmesi Danıştayın, idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde, bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabilir. Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edilir. Adli veya askeri yargı yerlerine açılan ve görevsizlik sebebiyle reddedilen davalarda, görevsizlik kararının kesinleşmesinden sonra birinci fıkrada yazılı otuz günlük süre geçirilmiş olsa dahi, idari dava açılması için öngörülen süre henüz dolmamış ise bu süre içinde idari dava açılabilir." 2577 sayılı Kanun'un "Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması" kenar başlıklı maddesi şöyledir: " İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir. Görevli olmayan adli ve askeri yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi halinde sonradan idari yargı mercilerine açılacak davalarda, birinci fıkrada öngörülen idareye başvurma şartı aranmaz" Yargıtay ve Danıştay İçtihatları Yargıtay Hukuk Dairesinin 13/3/2008 tarihli ve E.2007/4113, K.2008/3292 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "... Dava dilekçesinde, doktor olan davalıların tedavi sırasındaki tedbirsizlik ve dikkatsizlikleri sonucu davacının oğlunun ölümüne neden oldukları iddia edilerek tazminat istenilmiştir. Mahkemece, Anayasa’nın 129/5 maddesi ve 657 sayılı Kanun’un 13/1 maddesi hükümleri uyarınca,husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir. Anayasa 129/5 maddesi ve 657 sayılı Kanun’un 13/1 maddesinde, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idare aleyhine açılabileceği benimsenmiştir. Ne var ki, bu kural mutlak olmayıp; idari yetkilerin kullanılma alanı ile, diğer bir ifade ile, idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Özellikle, haksız eylemlerde; kamu görevlisinin, Anayasa’nın bu güvencesinden yararlanma imkânı bulunmamaktadır. Somut olayda, davalıların açıkça kişisel kusurlarına dayanılmıştır. O nedenle, anılan anayasa ve yasa hükümlerinin göz önünde tutulabilmesi söz konusu değildir. ..." Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 4/2/2009 tarihli ve E.2008/4-829, K.2009/44 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"... Taraflar arasındaki “maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye Hukuk Mahkemesince davanın yargı yolu sebebiyle husumet yönünden reddine dair verilen ..../../.2006 gün ve .../... E-.../... K. Sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Hukuk Dairesinin .../..../... gün ve .../...-.../... sayılı ilamı ile; (...Dava, haksız eylemden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Dava dilekçesinde, doktor olan davalıların tedavi sırasındaki tedbirsizlik ve dikkatsizlikleri sonucu davacının oğlunun ölümüne neden oldukları iddia edilerek tazminat istenilmiştir. Mahkemece, Anayasa’nın 129/5 maddesi ve 657 sayılı Kanun’un 13/1 maddesi hükümleri uyarınca, husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir. Anayasa 129/5 maddesi ve 657 sayılı Kanun’un 13/1 maddesinde, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idare aleyhine açılabileceği benimsenmiştir. Ne var ki, bu kural mutlak olmayıp; idari yetkilerin kullanılma alanı ile, diğer bir ifade ile, idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Özellikle, haksız eylemlerde; kamu görevlisinin, Anayasa’nın bu güvencesinden yararlanma imkanı bulunmamaktadır. Somut olayda, davalıların açıkça kişisel kusurlarına dayanılmıştır. O nedenle, anılan anayasa ve yasa hükümlerinin göz önünde tutulabilmesi söz konusu değildir. ...Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle,Anayasanın 129/maddesi gereğince memurların ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen zararlara ilişkin davaların idare aleyhine dava açılabilmesinin, eylemin hizmet kusurundan kaynaklanmış olması koşuluna bağlı bulunmasına; dava dilekçesinde sıralanan maddi olguların davalıların salt kişisel kusuruna dayanıldığını göstermesi karşısında öncelikle bu iddia doğrultusunda delillerin toplanıp değerlendirilerek sonuca varılmasının gerekmesine; Hukuk Genel Kurulu’nun 2000 gün ve E:2000/4-1650 K:2000/1690; 2001 gün ve E:2001/4-595 K:2001/643; 2006 gün ve E:2006/4-86 K:2006/111; 2006 gün ve E:2006/4-526 K:2006/562; 2007 gün ve E:2007/4-640 K:2007/725; 2007 gün ve E:2007/4-800 K:2007/797; 2008 gün ve E:2008/4-156 K:2008/140 sayılı ilamlarında da aynı ilkenin benimsenmiş olmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır...." Yargıtay Hukuk Dairesinin 19/4/2012 tarihli ve E.2011/4127, K.2012/6863 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "...Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 129/5 maddesinde; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idare aleyhine açılabileceği amir hükmü yer almaktadır. Dava, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken, kusurları sonucu kişilere zarar vermelerinden kaynaklanan ve zarar görenlerin kamu görevlileri aleyhine açtıkları tazminat davasıdır. Sorun, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken, kişilerin zarar görmesi halinde, zarar görenin kamu görevlisinin şahsına karşı açtığı davada, kamu görevlisinin hizmet kusurundan ayrılabilen kişisel kast ve kusurunun araştırılmasına gerek olup olmadığı ve netice itibariyle davanın esastan mı yoksa husumetten mi reddine veya kabulüne karar verileceği ve bu konuda yorum yolu ile sonuca ulaşmanın ve uygulama yapmanın mümkün olup olmadığına ilişkindir.Bu durumda, kamu görevlisinin görevini yaparken kusurlu davranışta bulunmasının hizmet kusuru mu yoksa hizmetten ayrılabilen kişisel kusuru mu olacağının tespiti gerekmektedir. Kamu kurumları kamu hizmeti yaparlar. Ancak kamu kurumları tüzel kişilik olduklarından ve bu kişilik maddi değil soyut bir kişilik olduğundan, kamu hizmetini bizzat yerine getiremezler. Kamu hizmeti, gerçek kişi konumunda olan kamu görevlileri ve bunların kullandıkları araç ve gereçlerle yerine getirilir. Bunun sonucu olarak, kamu görevlilerinin veya bunların kullandıkları araç ve gereçlerin kusur, ihmal ve hatalarından dolayı kamu hizmetinin yerine getirildiği sırada kişilerin zarar görmesi halinde meydana gelecek kusur kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Burada, kamu görevlisinin hizmetten ayrılabilen kişisel kusurundan bahsetmek kesinlikle mümkün değildir. Kamu görevlisinin buradaki kusuru hizmet kusurunu oluşturur. Hizmetten ayrılabilen kişisel kusur ise kamu hizmeti ile ilgisi olmayan kamu görevlisinin özel hayatı ile tamamen özel tutum ve davranışlarından kaynaklanan bir kusurdur. ... Anayasa’nın 129/5 maddesinde; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken (görevlerini yaparken) işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları rücu edilmek kaydıyla kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak ANCAK idare aleyhine dava açılabilir. 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın (kişilerin uğradıkları zararlar başlıklı) maddesinde; kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine DEĞİL ilgili kurum aleyhine dava açarlar. Borçlar Yasası’nın (Haksız muamelelerden doğan borçlar başlıklı) 41/1 maddesinde; gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs o zararın tazminine mecburdur. Anayasa’nın 129/5 maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın maddesinin Borçlar Yasası’nın 41/1 maddesi ışığında yorumlayarak kamu görevlileri aleyhine kişisel kast ve kusurlarının varlığı halinde Adli Yargı’da dava açılabileceğinin kabulü mümkün değildir. Zira: Borçlar Yasası’nın 41/1 maddesi genel bir hüküm olup, yine genel olarak “zarar ika eden şahsı” esas almış olup, kamu görevlisi veya memurdan bahsetmemektedir. Bir konuda hem genel hüküm, hem de özel hüküm varsa, o takdirde özel hükümlere üstünlük verilerek uygulama yapılması hukukun temel prensiplerindendir.Yukarıda açıklanan Anayasa’nın 129/5 ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın maddesi karşısında Borçlar Yasası’nın 41/1 maddesi esas alınarak kamu görevlilerinin kast ve kusurlarından dolayı kamu görevlileri aleyhine dava açılabileceğinin yorum yoluyla kabul edilmesi de mümkün değildir. Anayasa’nın 129/5 maddesiyle 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın maddesi, yorum gerektirmeyecek kadar açık, net ve amirdir. Diğer yandan yasalar iptal edilmedikçe veya değiştirilmedikçe yürürlüktedir. Ve mevcut hükümleri ile uygulanmaları gerekir. Yargı, uygulamaları ve bir kısım sosyal ihtiyaçlar nedeni ile yasaların yetersizliği veya değiştirilmesi gerektiği düşünce ve kanaatinde olsa dahi, yorum yolu ile yürürlükteki Anayasa ve yasa maddelerini uygulamayarak atıl bırakamaz. Yorum yolu ile Anayasa ve Yasalara aykırı uygulama yapamaz ve karar veremez. İhtiyaç varsa yeni yasal düzenlemeler yapılabilir. Ve yasal düzenleme yapma yetki ve görevi T.B.’ne aittir.Sonuç olarak kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kasıtlarından ve kusurlarından dolayı doğan tazminat davalarında kamu görevlilerinin aleyhine değil ANCAK kamu idaresi aleyhine dava açılabileceğinin kabulü gerekir. ...Şu durumda, yerel mahkemece kamu görevlisi olan davalılar hakkında, kusurlarına dayanılarak açılan davanın husumet yönünden reddine karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçe ile işin esası incelenerek yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir." Danıştay Onbeşinci Dairesinin 20/2/2014 tarihli ve E.2013/11650, K.2014/1022 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "... 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinde idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemelerinin gerekli olduğu, bu isteklerinin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren dava süresi içinde dava açılabilecekleri, görevli olmayan adli ve askeri yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi halinde sonradan idari yargı mercilerine açılacak davalarda, birinci fıkrada öngörülen idareye başvurma şartı aranmayacağı kuralına yer verilmiştir. Yukarıda anılan Kanun maddesinde idareye başvuru süresinin, idari eylemlerden zarar gören kişilerin eylemi öğrendiği tarihten itibaren başlayacağı saptanmış olmaktadır. Bu haliyle başvurma süresine başlangıcı yalnızca eylem tarihi ve zararlı sonucun doğduğu tarihi esas almanın, zararın henüz ortaya çıkmadığı veya çıksa bile zararın çıkış sebebinin öğrenilemediği durumlarda dava açma süresinin çok kısalmasına yol açacağı yada dava açma hakkını ortadan kaldıracağı ve hak arama özgürlüğüyle bağdaşmayacağı açıktır. Bundan dolayı zararın doğmasına sebeb olan eylemin idariliğinin öğrenildiği tarihi esas almak gerekmektedir. Dava dosyasının incelenmesinden; davacının, 2004 yılının ağustos ayında bisikletten düşerek yaralanması üzerine kaldırıldığı Konya Numune Hastanesi'nde yapılan tedavi ve ameliyatından sonra iyileşememesi sonucunda başvurduğu Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden 13/05/2010 tarihinde aldığı rapordan %26,9 oranında özürlü olduğunu öğrendiği, davacının ameliyatı gerçekleştiren doktor S. S. aleyhine tazminat istemiyle 08/02/2011 tarihinde Konya Asliye Hukuk Mahkemesi'nin .../... sayılı esasına kayıtlı olarak açtığı davanın 14/06/2012 tarih ve E:.../..., K:.../... sayılı kararla anılan davanın idareye karşı açılması gerektiğinden husumet nedeniyle reddedildiği ve bahsi geçen kararın Yargıtay Hukuk Dairesi'nin 09/11/2012 tarih ve E:.../..., K:.../... sayılı kararıyla onanarak kesinleşmesi üzerine davalı idare aleyhine bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Buna göre, davacının Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden 13/05/2010 tarihinde aldığı rapordan %26,9 oranında özürlü olduğunuöğrendiği, bunun üzerine 08/02/2011 tarihinde ameliyatı gerçekleştiren doktor aleyhine tazminat istemiyle Konya Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan davanın husumet yokluğu nedeni ile reddedilerek buna ilişkin kararın 09/11/2012 tarihinde kesinleştiği, davacının söz konusu kararın kesinleşmesiyle birlikte eylemi ve eylemin idareye atfedilebilir olduğunu öğrendiği 09/11/2012 tarihinden itibaren 1 yıl içinde, 08/05/2013 tarihinde açtığı davada süre aşımı bulunmamakta olup; İdare Mahkemesince, davanın esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken, davanın süre aşımı yönünden reddi yolunda verilen kararda usul hükümlerine uygunluk görülmemektedir...." Danıştay Onbeşinci Dairesinin aynı yönde verdiği 11/3/2014 tarihli ve E.2013/6481, K.2014/1600 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:"... anılan Kararın Yargıtay Hukuk Dairesi'nin 2012 tarih ve E: 2012/852, K: 2012/3832 sayılı kararı ve özetle “Uyuşmazlığın idarenin hizmet kusurundan kaynaklandığı, husumetin idareye yöneltilmesi gerektiği” gerekçesi ile bozulduğu; bozma kararı sonrasında, Sakarya Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2012 tarih ve E: 2012/276, K: 2012/294 sayılı kararı ile bozma kararına uyularak “Uyuşmazlığın idarenin sorumluluğuna dair kuralar çerçevesinde görülmesi, husumetin idareye yöneltilmesi gerekçesi ile davanın reddine” karar verildiği; anılan kararın 2012 tarihinde kesinleşmesini müteakiben 2012 tarihinde görülmekte olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır....Bu durumda, 2577 sayılı Yasa'nın 13 üncü maddesinde öngörülen sürenin eylemin idariliğinin ortaya çıktığı tarihten itibaren hesaplanması zorunludur. Aksi yorumun zarara yol açan eylemin idariliğinin ortaya çıkmasıyla kullanılması mümkün olan dava açma hakkını ortadan kaldıracağı, hak arama özgürlüğüyle bağdaşmayacağı açıktır....Bu itibarla, olayda davacıların oğlunun doğum tarihi olan 2004 tarihi eylemin ortaya çıktığı tarih olarak kabul edilebilirse de, Yasada öngörülen eylemin idari olup olmadığı hususunun ortaya çıktığı tarihin bu tarih olarak kabulüne olanak bulunmamaktadır....Durum böyle olunca; eylemin idareliğinin kesin olarak öğrenildiği,Sakarya Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2011 tarihli, doktor hakkında verdiği mahkumiyet kararından itibaren İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun Maddesinde belirlenen 1 yıllık süreye riayet edilerek, Asliye Hukuk Mahkemesi'nde 2011 tarihinde açılan davada süre aşımı bulunmadığından; işin esasının incelenmesi gerekirken, süre aşımı bulunduğu gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen temyize konu kararda hukuka uygunluk görülmemektedir...."B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) maddesinin birinci fıkrasının ilgili bölümü şöyledir:“Herkes, medeni hak ve yükümlülükleri hakkında karar verilmesi için ... kanun tarafından kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı merciinde makul bir süre içinde adil ve kamuya açık bir şekilde yargılanma hakkına sahiptir. " Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme'nin maddesinin birinci fıkrası açık bir biçimde mahkeme veya yargı merciine erişim hakkından söz etmese de maddede kullanılan terimler bir bütün olarak bağlamıyla birlikte dikkate alındığında anılan fıkranın mahkemeye erişim hakkını da garanti altına aldığı sonucuna ulaşıldığını belirtmiştir (Golder/Birleşik Krallık, B. No: 4451/70, 21/2/1975, §§ 28-36). AİHM'e göre mahkemeye erişim hakkı Sözleşme'nin maddesinin birinci fıkrasına içkindir. Bu çıkarsama, Sözleşmeci devletlere yeni yükümlülük yükleyen genişletici bir yorum olmayıp maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesinin lafzının Sözleşme'nin amaç ve hedefleri ile hukukun genel prensiplerinin birlikte okunmasına dayanmaktadır. Sonuç olarakSözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrası, herkesin medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili iddialarını mahkeme önüne getirme hakkına sahip olmasını kapsamaktadır (Golder/Birleşik Krallık, § 36). AİHM adil yargılanmanın bir unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını, doğası gereği devletin düzenleme yapmasını gerektiren bu hakkın belli ölçüde sınırlanabileceğini kabul etmektedir. Ancak AİHM bu sınırlamaların kişinin mahkemeye erişimini, hakkın özünü zedeleyecek şekilde ve genişlikte kısıtlamaması, ayrıca zayıflatmaması gerektiğini ifade etmektedir. AİHM'e göre meşru bir amaç taşımayan ya da uygulanan araç ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi gözetmeyen sınırlamalar, Sözleşme'nin maddesinin (1) numaralı fıkrasıyla uyumlu olmaz (Sefer Yılmaz ve Meryem Yılmaz/Türkiye, B. No: 611/12, 17/11/2015, § 59; Eşim/Türkiye, B. No: 59601/09, 17/9/2013, § 19; Edificaciones March Gallego S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34). AİHM, dava hakkını süre sınırına bağlayan iç hukuk hükümlerinin yorumlanmasının öncelikli olarak kamu otoritelerinin ve özellikle mahkemelerin görevi olduğunu belirtmekte ve kendisinin rolünün bu yorumun etkilerinin Sözleşme'yle uyumlu olup olmadığının tespitiyle sınırlı olduğunu ifade etmektedir. Süre sınırı getiren kuralların iyi adalet yönetiminin güvence altına alınması amacına dayandığına işaret eden AİHM, bu kuralların veya bunların uygulanmasının ilgililerin ulaşılabilir başvuru yollarına müracaatlarını engelleyecek mahiyette olmaması gerektiğini değerlendirmektedir. AİHM bu bağlamda her bir olayın somut başvuru yolunun özellikleri ışığında ve Sözleşme'nin maddesinin birinci fıkrasının amaç ve hedefleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizmektedir (Eşim/Türkiye, § 20). AİHM, bu ilkeler uyarınca mahkemelerin dava açılabilmesi için öngörülen yasal yükümlülükleri uygularken hem yargılama adaletinin zayıflamasına yol açacak düzeyde aşırı şekilcilikten hem de kanunlarda öngörülen usule ilişkin gereklilikleri abes hâle getirecek seviyede aşırı esneklikten kaçınması gerektiğini belirtmektedir. AİHM; kuralların belirliliği ve iyi adalet yönetimini sağlama amacına hizmet etme işlevlerini yitirmesi hâlinde ve ilgililerin davalarının esasının yetkili mahkeme tarafından karara bağlanmasını önleyecek birtakım bariyerler oluşturma fonksiyonu görmesi durumunda mahkemeye erişim hakkının zedeleneceğini ifade etmektedir (Eşim/Türkiye, § 21).