Başvuru, tıbbi ihmal sonucu zarara uğranılması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
Başvuru, tıbbi ihmal sonucu zarara uğranılması nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 29/1/2018 tarihinde yapılmıştır. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir: Başvurucu 5/2/2013 tarihinde bel ağrısı şikâyetiyle Yıl Tarsus Devlet Hastanesi Acil Polikliniğine başvurmuştur. Acil Serviste görevli hemşire tarafından başvurucuya enjeksiyonla kas gevşetici ilaç verilmiştir. Anılan tıbbi müdahaleden sonra başvurucu, sağ bacağında uyuşma ve ağrı hissetmiş; belirtilen şikâyetlerin artması üzerine aynı hastaneye gitmiştir. Yapılan muayene sonrası tekrar ağrı kesici iğne yapılarak başvurucu evine gönderilmiştir. Söz konusu şikâyetlerin geçmemesi üzerine başvurucu 15/2/2013 ve 25/2/2013 tarihlerinde iki kez ameliyat olmak zorunda kalmış; ameliyat sonrası devam eden tedavilerden de sonuç alınamamış ve başvurucu sakat kalmıştır. Tarsus Devlet Hastanesi Engelli Sağlık Kurulunun 5/12/2013 tarihli raporuyla başvurucunun %20 oranında engelli olduğu ve tedavisinin mümkün olmadığı tespit edilmiştir. Zararlarının tazmini için idareye 31/7/2014 tarihinde yaptığı başvuruya cevap verilmemesi üzerine başvurucu, Mersin İdare Mahkemesinde 14/11/2014 tarihinde tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucu; hatalı tıbbi müdahale sonucu sakat kaldığını, sağ bacağını tam olarak kullanamadığını, idarenin subjektif ve objektif kusurunun sabit olduğunu belirtilerek maddi ve manevi zararlarının tazminini talep etmiştir. Yargılama sürecinde Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu (ATK) tarafından hazırlanan 31/8/2016 tarihli raporda; kas ağrısı teşhisi ve talimatıyla diclomec intamüsküler enjeksiyon yapıldığının belirlendiği, enjekte edilen ilaçların doku içi yayılımı ile sinir hasarına neden olabileceğinin tıbben bilindiği, bu durumun enjeksiyonların tekniğine uygun yapılması durumunda da daha önceden öngörülemeyecek ve önlenemeyecek arazlara sebep olabildiği ifade edilmiştir. Ayrıca başvurucunun şikâyetlerinin her türlü özene rağmen oluşabilecek, herhangi bir kusur ve ihmalden kaynaklanmayan komplikasyon olarak nitelendirilmesi gerektiği, enjeksiyonun yapılış tekniği ve uygulanan bölgenin uyumsuzluğu yönünden tıbbi bir delil de mevcut olmadığı vurgulanarak söz konusu tıbbi müdahale nedeniyle kamu görevlilerine herhangi bir kusur izafe edilemeyeceği değerlendirilmesine yer verilmiştir. Başvurucu anılan rapora itiraz dilekçesinde; basit bir bel ağrısı ile gittiği hastanede hatalı yapılan enjeksiyon nedeniyle sakat kaldığını, sonucuna katılmadığı bilirkişi raporunda da engelli duruma gelmesinin nedeninin hatalı yapılan enjeksiyon olduğunun tespit edildiğini belirtmiştir. Öte yandan yapılan iğnenin sinir hasarına neden olabileceğinin tıbben bilinen bir durum olduğu raporda belirtilmiş ise de sakat kalma olasılığının tıbben bilinmesine rağmen kendisine bu durumun bildirilmediğini, enjeksiyonun riskleri konusunda bilgilendirilmediğini, tıbbi müdahaleye ilişkin rızasının alınmadığını, idarenin kusurunun sabit olduğunu ifade ederek bilirkişi raporunun hükme esas alınmamasını talep etmiştir. Mersin İdare Mahkemesi 2/2/2017 tarihinde anılan bilirkişi raporunu hükme esas alarak davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; bilirkişi raporunun içerdiği teknik gerekçe itibarıyla hükme esas alınabilecek nitelikte olduğu ve rapora itiraz nedenlerinin haklı olmadığı hususları vurgulandıktan sonra, başvurucuya yapılan enjeksiyon sonrası gelişen sakatlıktan dolayı idarenin maddi ve manevi zararları tazminle sorumlu tutulmasının hukuken mümkün olmadığı değerlendirilmesine yer verilmiştir. Başvurucu; sakat kalmasının nedeninin hatalı tıbbi müdahale olduğunun sabit olduğunu, ayrıca iğne yapılmadan önce olası riskler konusunda bilgilendirilmemesinin ve rızasının alınmamasının da idarenin diğer kusuru olduğunu belirterek anılan karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. Konya Bölge İdare Mahkemesi İdari Dava Dairesi 11/12/2017 tarihinde, mahkeme kararında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle istinaf isteminin reddine kesin olarak karar vermiştir. Nihai karar28/12/2017 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 29/1/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. A. Ulusal Hukuk Anayasa Mahkemesi daha önceki kararlarında hasta hakları ve aydınlatılma yükümlülüğüne ilişkin mevzuata yer vermiştir (Ahmet Acartürk, B. No: 2013/2084, 15/10/2015, §§ 19-25; Emrah Egeç, B. No: 2015/9714,11/12/2018, §§ 16-19; Ü.B.K., B. No: 2015/2536, 4/7/2019, §§ 22-25 ). 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: “İdari dava türleri şunlardır:...b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,...”B. Uluslararası Hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: “Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin korunması, kendilerine uygulanan tedaviye dâhil olmaları, bu hususta rıza göstermeleri ve maruz kaldıkları sağlık risklerini değerlendirmelerine yardımcı olan bilgilere erişimlerinin Sözleşme'nin maddesi kapsamında yer aldığını kabul etmektedir (Trocellier v. Fransa (k.k.), B. No: 75725/01, 5/10/2006; İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye (k.k.), B. No: 46156/11, 21/5/2013). AİHM kararlarına göre devletler sağlık hizmetlerini -ister kamu isterse özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin- hastaların yaşamları ile fiziksel ve ruhsal bütünlüğünün korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (Vo/Fransa [BD], 53924/00, 8/7/2004, § 90; Calvelli ve Ciglio/İtalya [BD], 32967/96, 17/1/2002, § 51). AİHM'e göre taraf devletler, uygulanması planlanan tıbbi işlemin öngörülebilir sonuçları hakkında doktorların hastalara önceden bilgi vermelerini sağlayacak gerekli, düzenleyici tedbirleri almak zorundadır. Bunun bir sonucu olarak hastanın önceden bilgilendirilmesi söz konusu olmadan öngörülebilir nitelikte bir riskin ortaya çıkması durumunda ilgili devlet, hastaya bilgi verilmemesinden doğrudan sorumlu tutulabilecektir (Şerif Gecekuşu/Türkiye (k.k.), B. No: 28870/05, 25/5/2010). Tıbbi bir hatanın ve hastane hizmetlerindeki eksikliklerin sorumluluğunun Sözleşme'nin maddesi kapsamında doğrudan devlete atfedilmesi için yeterli olup olmaması hususunda AİHM, farklı tıbbi bilirkişi raporlarında hatta iç yargı organlarının kararlarında her türlü tıbbi hata ve ihmalin ihtimal dışı bırakıldığı bir davada (Yardımcı/Türkiye, B. No: 25266/05, 5/1/2010, § 59) her hâlükârda bu sonuçları sorgulamanın veya sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle bilirkişilerin vardığı sonuçların doğruluğu hakkında tahminlere dayalı fikir yürütmenin görevleri arasında olmadığına işaret etmiştir (Tysiac/Polonya, B. No: 5410/03, 20/3/2007, § 119, Yardımcı/Türkiye, § 59).