Danıştay 10. Daire Başkanlığı 2021/2 E. , 2024/4107 K. T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No : 2021/2 Karar No : 2024/4107 DAVACI : ... VEKİLİ : Av. ... DAVALILAR : 1- ... / ANKARA 2- ... Bakanlığı / ANKARA VEKİLİ : Av. ... DAVANIN_KONUSU : Davacı tarafından, 04/12/2020 tarih ve 31324 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ve İstanbul ili, Silivri ilçesinde bulunan bazı alanların Maxicells İlaç Sanayi Anonim Şirketine münferit yatırım yeri olarak tahsis edilmesine ilişkin ekli…
Danıştay 10. Daire Başkanlığı 2021/2 E. , 2024/4107 K. "İçtihat Metni" T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No : 2021/2 Karar No : 2024/4107 DAVACI : ... VEKİLİ : Av. ... DAVALILAR : 1- ... / ANKARA 2- ... Bakanlığı / ANKARA VEKİLİ : Av. ... DAVANIN_KONUSU : Davacı tarafından, 04/12/2020 tarih ve 31324 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ve İstanbul ili, Silivri ilçesinde bulunan bazı alanların Maxicells İlaç Sanayi Anonim Şirketine münferit yatırım yeri olarak tahsis edilmesine ilişkin ekli kararın yürürlüğe konulmasına yönelik 03/12/2020 tarih ve 3275 sayılı Cumhurbaşkanı kararının iptali istenilmiştir. DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : ... DÜŞÜNCESİ : Dava konusu işlem ile davacı arasında hukuken korunabilir, somut, güncel ve meşru bir menfaat ilgisinin bulunmaması nedeniyle davanın ehliyet yönünden reddine karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 14. maddesi uyarınca hazırlanan Tetkik Hakiminin raporu ve sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra, dava dilekçesi 2577 sayılı Kanun'un 14. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendi yönünden incelenerek gereği görüşüldü: İNCELEME VE GEREKÇE İLGİLİ MEVZUAT: 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı" başlıklı 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde, iptal davalarının idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacağı; "Dilekçeler üzerine ilk inceleme" başlıklı 14. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendinde, dava dilekçesinin, davacının dava açma ehliyeti olup olmadığı yönünden inceleneceği; "İlk inceleme üzerine verilecek karar" başlıklı 15. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde, davacının, iptali istenen işlem yönünden dava açma ehliyetinin bulunmadığı anlaşıldığında davanın reddine karar verileceği hükümlerine yer verilmiştir. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun "Tanımlar" başlıklı 3. maddesinde, "Siyasi partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak; Cumhurbaşkanı, milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir Devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzel kişiliğe sahip kuruluşlardır. " kuralına; "Siyasi partilerin teşkilatı" başlıklı 7. maddesinin 1. fıkrasında, "Siyasi partilerin teşkilatı; merkez organları ile il, ilçe ve belde teşkilatlarından; Türkiye Büyük Millet Meclisi Grubu ile il genel meclisi ve belediye meclisi gruplarından ibarettir." kuralına yer verilmiştir. Yine anılan Kanun'un "İl teşkilatı" başlıklı 19. maddesinde, "Siyasi partilerin il teşkilatı; il kongresi, il başkanı, il yönetim kurulu ve il disiplin kurulundan oluşur." hükmü ve "Tüzük ve programlar ile parti faaliyetlerine ilişkin sınırlamalar" başlıklı 90. maddesinde de, "(1) Siyasi partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu Kanun hükümlerine aykırı olamaz. (2) Siyasi partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar. " hükmü yer almaktadır. Öte yandan, ... Partisi Tüzüğü'nün "İl Başkanı" başlıklı 16. maddesinde, il başkanının il çevresinde partinin temsilcisi olup il örgütünü yöneteceği düzenlenmektedir. HUKUKİ DEĞERLENDİRME: Hukuk devletinin özünü; devletin hukuka bağlılığı, devlet organlarının hukukun içinde kalarak işlem ve eylemler yapabilmesi oluşturmaktadır. Anayasal bir ilke olarak, devletin tüm faaliyetlerinin yargısal denetime açık olması hukuk devletinin vazgeçilmez bir niteliği olup; yargı denetimi, hukuk devleti ilkesinin en önemli unsurlarından biri konumundadır. İptal davaları, idarenin hukuka uygun davranmasını sağlayan en önemli denetim araçlarından olmakla birlikte, her idari işleme karşı herkes tarafından iptal davası açılmasının idari işlemlerde istikrarsızlığa neden olmaması ve idarenin işleyişinin bu yüzden olumsuz etkilenmemesi için, idari işlemin yargı denetimine tabi tutulması belirli usuli koşullara bağlanmıştır. Bu çerçevede, dava konusu edilecek işlem ile dava açacak kişi arasında belli ölçüler içinde menfaat ilişkisi bulunmasını öngören yasa koyucu, iptal davaları için menfaat ihlalini, subjektif ehliyet koşulu olarak aramaktadır. İptal davalarındaki subjektif ehliyet koşulunun, doğrudan doğruya hukuk devletinin yapılandırılması ve sürdürülmesine ilişkin bir sorun olması dolayısıyla, idari işlemlerin hukuka uygunluğunun iptal davası yoluyla denetlenmesini engellemeyecek bir biçimde anlaşılması gerekmektedir. Bununla birlikte, iptal davasının içtihat ve doktrinde belirlenen hukuki nitelikleri göz önüne alındığında, idare hukuku alanında tek yanlı irade açıklamasıyla kesin ve yürütülmesi zorunlu nitelikte tesis edilen işlemlerin, ancak bu idari işlemle doğrudan, meşru, kişisel ve güncel bir menfaat ilgisi kurulabilenler tarafından iptal davasına konu edilebileceğinin kabulü zorunludur. Aksi halde, her idari işlemle dolaylı da olsa bir menfaat ilgisi kurulmak suretiyle dava açılmasını kabul etmek, dava konusu edilecek işlem ile dava açacak kişi arasında belli ölçüler içinde menfaat ilişkisi bulunması şartının ihlali sonucunu doğurur. Subjektif ehliyet için gerekli olan kişisel, meşru, güncel ve doğrudan bir menfaat ilgisinin varlığı, davanın niteliğine ve özelliğine göre idari yargı yerlerince belirlenmekte, davacının idari işlemle ciddi ve makul, maddi veya manevi bir ilişkisinin, hukuken korunması gereken bir menfaat bağının bulunması dava açmak için gerekli sayılmaktadır. Nitekim, Anayasa Mahkemesinin 18/07/2018 tarih ve 2015/3690 başvuru numaralı kararında da; "2577 sayılı Kanun'un 2. maddesinde yer alan ve iptal davasının subjektif ehliyet koşulu olan "menfaat ihlali" kavramı; idari makamlar tarafından gerçekleştirilen ancak bireyin menfaatini etkilemeyen, bir başka ifadeyle birey üzerinde herhangi bir hukuksal sonuç doğurmayan işlemlerin uyuşmazlık konusu yapılarak hem yargının hem de idarenin sürekli ve gereksiz bir biçimde meşgul edilip işleyemez hâle gelmesini engellemek, bu suretle gerek yargı hizmetinin gerekse idarenin asli görevi olan kamu hizmetlerinin hızlı, düzenli ve etkin biçimde yürütülmesini sağlamak düşüncesiyle davacı ile arasında menfaat bağı kurulamayan işlemlerden doğan uyuşmazlıkların esasının incelenmemesi maksadıyla idari yargıya ilişkin bir usul kuralı olarak düzenlenmiştir." ifadelerine yer verilerek sözü edilen usul kuralının düzenlenme amacı ortaya konulmuştur. Bu bağlamda sözü edilen menfaat ilişkisinin varlığı ve sınırları ise, her olayda yargı yerince uyuşmazlığın niteliğini ve ilgili mevzuat hükümlerini gözönünde bulundurarak dava konusu işlemin davacının hukuki durumu üzerinde yaratabileceği etki ve sonuçlardan hareketle değerlendirilir. Somut olay bu hususlar gözetilerek ele alındığında; davacının dava konusu işlem ile ilgisini iki temel olguya dayandırdığı anlaşılmaktadır. Bu iddialardan ilki; davacının "... Partisi İstanbul İl Başkanı olması hasebiyle İstanbul ilinde yaşayan halkın sağlığının ve geleceğinin korunması ile ilgili tüm çabayı göstermekle yükümlü olması", diğeri ise İstanbul ilinde ikamet eden bir vatandaş olarak işlemden etkilenecek olmasıdır. Bu nedenle huzurdaki uyuşmazlıkta davacının dava açma ehliyeti olup olmadığının bu iki husus bakımından ayrı ayrı ele alınması gerekmektedir. Davacının siyasi parti il başkanlığı sıfatının kendisine dava açma ehliyeti verip vermeyeceği hususu yönünden; Siyasi Partiler Kanunu'nun yukarıda metnine yer verilen 7. maddesinde siyasi partilerin teşkilatlarının; merkez organları ile il, ilçe ve belde teşkilatlarından ibaret olduğu belirtilmiş olup siyasi partilerin il teşkilatları "il başkanı" tarafından temsil edilmektedir. İl başkanı, mensubu olduğu partinin hedeflediği siyasetin il düzeyinde benimsenmesini sağlamak adına il teşkilatı tarafından yapılan çalışmaların ve faaliyetlerin koordinasyonunu sağlar ve denetimini gerçekleştirir. Yukarıda metinlerine yer verilen 2820 sayılı Kanun hükümleri ve bu Kanun ile Anayasa esasları çerçevesinde ve hazırlanan parti tüzükleri doğrultusunda faaliyet gösteren siyasi partilerin teşkilatlarında bulunan görevlilerin, yine anılan düzenlemelerde çerçevesi belirlenen faaliyet konuları itibarıyla, 4737 sayılı Endüstri Bölgeleri Kanunu kapsamında tesis edilen münferit yatırım yeri tahsis işlemine karşı dava açmakta; il başkanı sıfatıyla kişisel, güncel ve meşru bir menfaati bulunmamaktadır. Nitekim Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun benzer uyuşmazlıklara ilişkin kararlarında, siyasi partiler tarafından açılan davalarda çevre, tarihi ve kültürel değerlerin korunması ve imar uygulamaları gibi konuların anılan partilerin faaliyet konusunu ilgilendirmediği hüküm altına alınmıştır (DİDDK Kararı: E:2015/4558, K:2017/3836, DİDDK Kararı: E:2018/2303, K:2019/2547). Davacının İstanbul ilinde yaşayan bir semt sakini olmasının sonucu olarak, hemşehri hukuku nedeniyle dava konusu işlemle menfaat bağının incelenmesine gelince; Çevre, tarihi ve kültürel değerlerin korunması, imar uygulamaları gibi konularda; vatandaşların, belde veya semt sakini sıfatıyla dava açılabileceğinin Danıştay içtihatlarıyla kabul edildiği hususunda duraksama bulunmamaktadır. Anılan içtihadın temelinde ise; çevre, tarihi ve kültürel değerlerin korunması, imar uygulamaları gibi kamu yararını yakından ilgilendiren konularda tesis edilen işlemlerin belde sakinlerinin kişisel menfaatini de ihlal ettiği gerçeği yatmaktadır. Bu anlayış çerçevesinde geliştirilen hemşehri hukuku kavramı; herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı kapsamında, yaşadığı yer ve çevresine dair idari işlemler sonucunda o beldede ikamet etmek koşuluyla işlemden menfaatinin etkileniyor olduğunun kabul edilmesini gerektirir. Bu durumun bir sonucu olarak da belde sakinlerinin çevre, tarih ve kültürel değerlerin korunması, imar uygulamaları gibi işlemlere dava açma konusunda hemşehri hukuku kapsamında ehliyetli olduğu kabul edilmektedir. Somut olayda değerlendirilmesi gereken husus ise, belde sakini kavramından ne anlaşılması gerektiği ve davacının bu kapsamda işlemden etkilenip etkilenmediğidir. Öncelikle davacı tarafından, dava konusu işlemin, yer seçimi nedeniyle imar mevzuatına ve mer'i planlara aykırılık yarattığı ileri sürülmekte ise de; bu durum, dava konusu işleme konu yatırımın gerçekleştirilmesinin planlandığı İstanbul ili Silivri ilçesini ve bu ilçeye ilişkin imar planlarını ilgilendirmektedir. Zira, imar planları, çeşitli kentsel işlevler arasında var olan ya da sağlanabilecek olanaklar ölçüsünde en iyi çözüm yolları bulmak, insan, toplum ve çevre münasebetlerinde kişi ve aile mutluluğu ile toplum hayatını yakından etkileyen fiziksel çevreyi sağlıklı bir yapıya kavuşturmak; yatırımların yer seçimlerini ve gelişme eğilimlerini yönlendirmek ve belde halkına iyi yaşama düzeni ve koşulları sağlamak amacıyla hazırlanır. Bu bağlamda özellikle davacının dava dilekçesinde vurguladığı 1/5000 ve 1/1000 ölçekli imar planlarının getireceği kullanım kararları mahalli müşterek ihtiyaçlara ilişkin kararlar olup; dava konusu işlem sonucunda yapılması gerekecek olan imar planı değişikliklerinin "mahalli" boyutu aşan bir niteliği bulunduğu söylenemez. Bu sebeple dava dosyasının ve UYAP kayıtlarının incelenmesinden İstanbul ili Beyoğlu ilçesinde ikamet ettiği anlaşılan davacının, hemşehri hukuku bağlamında belde sakini olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Öte yandan, dava konusu işlem neticesinde kurulması planlanan tesisin; hakkında "çevresel etki değerlendirmesi gerekli değildir" kararı verildiği ve yerli plazmadan kan ürünleri üretimi faaliyetinde bulunacak bir tesis olduğu dikkate alındığında; kurulması halinde çevresel etkileri de mahalli olacağından, uyuşmazlığa konu yatırımın niteliği ve etki alanı yönünden de davacının kişisel, güncel ve meşru menfaatini etkilediğinin kabulüne olanak bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu durumda, davacının siyasi parti il başkanı sıfatıyla dava açma ehliyeti bulunmadığı gibi belde ya da semt sakini de olmaması sebebiyle dava konusu işlemle menfaat ilişkisinin kurulamadığı, bu nedenlerle dava açma ehliyetinin bulunmadığı sonucuna varılmıştır. KARAR SONUCU : Açıklanan nedenlerle; 1- 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 14. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendi ve 15. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi uyarınca ehliyet yönünden DAVANIN REDDİNE, 2- Yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına, 3-.Karar tarihinde yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca belirlenen 28.000,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı idareye verilmesine, 4- Kararın tebliğini izleyen günden itibaren 30 (otuz) gün içinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere 17/10/2024 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. (X)-KARŞI OY : Davacı tarafından, 04/12/2020 tarih ve 31324 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ve İstanbul ili, Silivri ilçesinde bulunan bazı alanların ... İlaç Sanayi Anonim Şirketine münferit yatırım yeri olarak tahsis edilmesine ilişkin ekli kararın yürürlüğe konulmasına yönelik 03/12/2020 tarih ve 3275 sayılı Cumhurbaşkanı kararının iptali istenilmiştir. Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği gibi, hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir. Anayasa’nın "Hak arama hürriyeti" başlıklı 36. maddesinde, herkesin meşru vasıta ve yollardan yararlanmak suretiyle yargı organları önünde davacı ya da davalı olarak iddia ve savunma hakkı ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinde; iptal davalarının; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan davalar olduğu belirtilmiş, "Dilekçeler üzerine ilk inceleme: "başlıklı 14. maddesinde; dilekçelerin Danıştayda daire başkanının görevlendireceği bir tetkik hakimi tarafından; a) Görev ve yetki, b) İdari merci tecavüzü, c) Ehliyet, d)İdari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olup olmadığı, e) Süre aşımı, f) Husumet, g) 3 ve 5 inci maddelere uygun olup olmadıkları, Yönlerinden sırasıyla inceleneceği öngörülmüştür. Aynı Yasa'nın "İlk inceleme ve üzerine verilecek karar" başlıklı 15. maddesinde de, menfaati ihlal edilmeyen kişi tarafından açılan davanın ehliyet yönünden reddedileceği kurala bağlanmıştır. Dolayısıyla iptal davasının gerek anılan maddelerde, gerekse içtihat ve doktrinde belirlenen hukuki nitelikleri göz önüne alındığında, idare hukuku alanında tek taraflı irade açıklamasıyla kesin ve yürütülmesi zorunlu nitelikte tesis edilen idari işlemlerin ancak bu idari işlemle meşru, kişisel ve güncel bir menfaat ilgisi kurabilenler tarafından iptal davasına konu edilebileceğinin kabulü zorunlu bulunmaktadır. Taraf ilişkisinin kurulması için gerekli olan kişisel, meşru ve güncel bir menfaat alâkasının varlığı ise, davanın niteliğine ve özelliğine göre idari yargı yerlerince belirlenmekte, davacının idari işlemle ciddi ve makul, maddi ve manevi bir ilişkisinin bulunduğunun anlaşılması, dava açma ehliyeti için yeterli sayılmaktadır. Ayrıca, iptal davaları ile idari işlemlerin hukuka uygun olup olmadığının saptanmasına, hukukun üstünlüğünün sağlanmasına, böylece de idarenin hukuka bağlılığının belirlenmesine, sonuçta hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilebilmesine olanak sağlandığından, bu davalarda menfaat ilişkisinin bu amaç doğrultusunda yorumlanması da gerekmektedir. Özellikle çevre, tarih ve kültürel değerlerin korunması, imar uygulamaları gibi kamu yararını ilgilendiren konularda dava açma ehliyetinin geniş yorumlanması çevreyi geliştirmeyi, çevre sağlığını korumayı ve çevre kirliliğini önlemeyi Devlete bir ödev olarak veren, ayrıca herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu belirten Anayasa'nın 56. maddesinin zorunlu bir sonucudur. Davacı tarafından; dava konusu işlem ile münferit yatırım yeri olarak tahsis edilen alanların kapatılan Kavaklı Belediye Başkanlığı zamanında ot bedeli ödenerek mera vasfından çıkartıldığı ve spor ve eğitim alanı yapıldığı, bu bölgenin Silivri'nin ihtiyacı olan ve ülkemizde tarım ile ilgili örnek uygulamalar başlatmak amacı ile bir tarım üniversitesi kurulacak alan olarak planlandığı, söz konusu parsellerin mer'i Kavaklı 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planında kısmen idari tesis alanı, kısmen eğitim alanı, kısmen spor tesis alanı, kısmen sağlık tesis alanı, kısmen kreş alanı, kısmen park alanı ve kısmen yol alanında kaldığı, tahsisi yapılan alanda lehine tahsis yapılan ilgili firma tarafından fabrika yapılabilmesi için imar planının da değiştirilmesi gerektiği, yapılacak plan değişikliğinin şehircilik ilkeleri ve planlama kararlarına aykırı olamayacağı, söz konusu alanda plan değişikliği yapılmadan tahsis amacının gerçekleştirilmesi mümkün olmayacağından tahsis kararının bu sebeple usûl ve yasaya aykırı olduğu, 17/12/2012 onay tarihli, 1/5000 ölçekli Selimpaşa, Ortaköy ve Kavaklı TEM Otoyolu Güneyi Nazım İmar Planında söz konusu parsellerin doğusunda sanayi bölgesi planlandığı, söz konusu parsellerin endüstri bölgesi olarak belirlenmesinin hem mevcut kullanımlar hem planlanan çevre fonksiyonları ile uyumsuz olduğu, ayrıca mer'i plandaki bölgeye hizmet edecek donatı alanları dikkate alınmadan Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği uyarınca eş değer donatı alanı belirlenmeden karar alındığı, bu parsellere yönelik ÇED raporu alınıp alınmadığının belirsiz olduğu, Yasa ve Yönetmeliğe göre ÇED olumlu kararı alınması gerektiği, ilgili rapor alınmadan yapılan tahsisin hukuka aykırı olduğu, ayrıca söz konusu alanın yerleşim yeri içerisinde kaldığı, üzerinde futbol sahası, park ve Silivri Belediyesine ait depo bulunduğu, yine alanla ilgili olarak 13/08/2020 tarihinde Türk Kızılay Derneği tarafından bu yerin kendilerine tahsis edildiğinden bahisle mevcut planlardaki vasfının değiştirilmesi ve alanın sağlık tesis alanı olarak belirlenmesi talebi ile Silivri Belediyesine başvuru yapıldığı, ancak Belediyece bu talebin reddedildiği, daha sonra ise dava konusu işlemin tesisi için, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının bu karara yönelik ilgili kurum ve kuruluşlardan görüş istediği, Silivri Belediye Başkanlığının ise uygun görüş vermediği, Bakanlığa iletilen görüş yazısında; plazma tesisinin oluşturacağı kimyasal ve biyolojik risklerin yerleşim yerini etkileyeceği, tesiste oluşacak gürültü riskleri, üretilen atıkların çevreye etkileri, proses detayı bilinmediğinden emisyon oluşup oluşmayacağının ve ne gibi olumsuz etkiler doğabileceğinin bilinemediği hususlarına yer verildiği ancak bu durum dikkate alınmadan dava konusu işlemin tesis edildiği, kendisinin ... Partisi İstanbul il başkanı olarak İstanbul'da yaşayan halkın sağlığını ve geleceğini korumakla ilgili tüm çabayı göstermekle yükümlü olduğu ve bu kentte yaşayan bir birey olarak kent adına bu davanın açılmasının zorunlu olduğu iddiasıyla bakılan dava açılmıştır. Daire kararında, İstanbul ili Beyoğlu ilçesinde ikamet ettiği anlaşılan davacının, İstanbul ili Silivri ilçesine ilişkin dava konusu işlemin iptalini isteme hususunda dava açma ehliyeti bulunmadığı sonucuna ulaşılmış ise de; günümüz yaşam koşulları dikkate alındığında, kişilerin yalnızca ikamet ettikleri belde ile sınırlı bir etkileşim içinde bulunmadıkları, davacının da çeşitli sebeplerle (iş, seyahat vb.) ikamet ettiği belde dışında olmakla birlikte aynı büyükşehir belediye sınırları içindeki diğer ilçelerle irtibatının bulunabileceği ve bu ilçelerdeki çevresel sorunlardan etkilenebileceği açıktır. Öte yandan, dava konusu işlemle kurulması öngörülen tesisin çevreye olan etkisinin sadece projenin yapılacağı bölgeyle sınırlı olup olmayacağının da teknik incelemeyi gerektiren bir konu olduğu ve dolayısıyla esastan yapılacak bir inceleme sonucu ortaya çıkacağı açıktır. Bu durumda, bir kamu arazisinin özel bir şirkete tahsisini öngören işleme karşı açılan davanın objektif niteliği ve kamu yararının amaçlanması karşısında, davacının dava açma ehliyetinin bulunduğunun kabulü gerekmektedir. Açıklanan nedenle, uyuşmazlığın esasının incelenmesi suretiyle bir karar verilmesi gerektiği oyuyla Daire kararına katılmıyoruz.