Danıştay 10. Daire Başkanlığı 2023/4974 E. , 2024/2082 K. T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No : 2023/4974 Karar No : 2024/2082 TEMYİZ EDEN (DAVALI) : ... Genel Müdürlüğü VEKİLİ: Av. ... KARŞI TARAF (DAVACI) : ... (...) VEKİLİ : Av. ... İSTEMİN_KONUSU: ... İdare Mahkemesince, davanın reddi yolunda verilen ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararın Danıştay Onuncu Dairesinin 06/05/2019 tarih ve E:2014/1588, K:2019/3542 sayılı kararı ile onanarak kesinleşmesinin ardından dav…
Danıştay 10. Daire Başkanlığı 2023/4974 E. , 2024/2082 K. "İçtihat Metni" T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No : 2023/4974 Karar No : 2024/2082 TEMYİZ EDEN (DAVALI) : ... Genel Müdürlüğü VEKİLİ: Av. ... KARŞI TARAF (DAVACI) : ... (...) VEKİLİ : Av. ... İSTEMİN_KONUSU: ... İdare Mahkemesince, davanın reddi yolunda verilen ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararın Danıştay Onuncu Dairesinin 06/05/2019 tarih ve E:2014/1588, K:2019/3542 sayılı kararı ile onanarak kesinleşmesinin ardından davacı tarafından Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesince verilen 14/12/2022 tarih ve 2018/26955 sayılı karar gereğince; ... İdare Mahkemesince yeniden yapılan yargılama sonucunda, dava konusu işlemin iptali yolunda verilen ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararın temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. YARGILAMA SÜRECİ : Dava konusu istem: İstanbul ili, Fatih ilçesi, ... Mahallesi, ... Caddesinde bulunan Aya Yani Kilisesine yönelik mazbut vakıf statüsüne alınma kararının iptal edilmesi ve Aya Yani Kilisesinin vakıf statüsünden çıkartılarak kilisenin ve kiliseye ait diğer taşınmazların mülkiyetinin Manastıra iadesi amacıyla yapılan 21/03/2012 tarihli başvurunun zımnen reddine ilişkin işlemin iptal istenilmektedir. İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: ... İdare Mahkemesinin temyize konu ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararı ile somut olayda, Osmanlı Devleti'nin dağılmasıyla ülke sınırları dışında kalan başvurucu Vakfa bağlı olduğu saptanan kilise ve arazisinden oluşan malvarlığının 6/6/1977 tarihli Vakıflar İdaresi kararına kadar ilgili cemaat tarafından yılda bir kez de olsa dinî ayinlerde kullanıldığı, 6/6/1977 tarihli karar ile şikâyete konu taşınmaz mazbut vakıflar arasına alınıp yönetim idareye geçmişse de bu tür kararların tapudaki mülkiyeti ortadan kaldırmadığı; ancak malikin tasarruf yetkisini kısıtlamakta olduğu, dolayısıyla, somut olay bakımından önem taşıyan hususun, davacıya tabi olduğu idare tarafından da kabul edilen kilise ve arazisinin davacıdan bağımsız bir vakıf olarak sayılıp sayılamayacağı olduğu, idare işleminde Aya Yani Kilisesi ve Manastırının müstakil bir vakıf olduğunun ilgili ve yeterli bir gerekçe ile ortaya konulamadığı, öte yandan, 31/5/1949 tarihli 5404 sayılı Kanun ile 2762 sayılı mülga Kanun'un 1. maddesinin ikinci fıkrası yeniden düzenlenerek mütevelliliği vakfedenlerin ferilerle şart edilmiş vakıflara mülhak vakıf denileceğinin ifade edildiği, cemaatlere mahsus vakıfların ise bunlar tarafından seçilen kişi veya kurullarca yönetilmesinin öngörüldüğü, nitekim 5404 sayılı Kanun'un gerekçesinde ve bu Kanun'a ilişkin TBMM İçişleri Komisyonu, Maliye Komisyonu ve Adalet Komisyonu raporlarında da getirilen düzenlemeyle cemaat vakıflarının mülhak vakıf kategorisinden çıkarıldığının açıkça vurgulandığı, bu çerçevede, 2762 sayılı mülga Kanun'un Medeni Kanun öncesi mevcut vakıflardan hangilerinin mazbut vakıf sayılarak Vakıflar Genel Müdürlüğünce idare edileceğini gösteren 1. maddesinin 1. fıkrasının ayrı bir vakıf türü olan cemaat vakıfları hakkında uygulanmasına imkân kalmadığı, sonuç olarak dava konusu olayda davacının; vakıf statüsüne sahip olmadığı, bu hususta bir iradesinin de bulunmadığı belirtilen bir mal topluluğunun öncelikle vakıf statüsüne alınıp buna bağlı olarak sonrasında mazbut vakıflar arasına alınarak vakfa ait malvarlığının yönetiminin idareye geçmesine imkân tanındığından yakındığı, davacının 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi kapsamında kendisine ait taşınmazın iadesi istemi taşınmazın mazbut vakıflar arasına alındığı ve bu kararın geri alınamayacağı gerekçesiyle reddedildiği, Lozan Barış Antlaşması uyarınca Mısır tabiiyetinde bulunduğunu belirten başvurucunun İstanbul'da sahip olduğu taşınmaz üzerindeki mülkiyetinin Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra korunmayacağına ilişkin bir kanun hükmü gösterilemediği, bu durumda, 1977 yılına kadar cemaati tarafından fiilen kullanıldığı bizzat idare tarafından tespit edilen kilise ve arsasından ibaret olduğu belirtilen bir taşınmazın açık bir kanun hükmüne dayanılmaksızın idarenin tek taraflı işlemiyle mazbut vakıflar arasına alınarak yönetimine el konulduğu ve iade talebinin de bu idari işleme dayalı olarak reddedildiğinin saptandığı, Anayasa'nın 35. maddesinde bir temel hak ve hürriyet olarak düzenlenen mülkiyet hakkının en temel güvencelerinden biri olan müdahalenin kanuna dayalı olması ölçütü, bireyleri kamu makamlarının keyfî ve öngörülemez müdahalelerinden korumayı amaçlamakta olduğu, idari kararın dayanağı olan 1936 Beyannamesinin verilmesinden uzun yıllar sonra benimsenen içtihada dayalı uygulamanın öngörülebilir olmadığı gibi müdahalenin kanuni dayanağının da açıklanamadığı, buna göre mevcut hâliyle somut olay bağlamında davacının mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin Anayasa'nın 13. ve 35. maddelerinde öngörülen kanunilik ölçütünü karşılamadığından ve müdahalenin kanunilik şartını sağlamadığı tespit edildiğinden dava konusu işlemin iptali gerektiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiştir. TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : Davalı idare tarafından, 11/03/1936 tarihinde Turu Sina Büyük Manastırı vekili tarafından idareye 1936 Beyannamesi verildiği ve bu Manastıra bağlı Aya Yani Kilisesi ve Manastırı Vakfı olarak vakıf tüzel kişilik kazanıldığı, kilisenin çevresinde Mısır soylu Ortodoks vatandaş bulunmaması nedeniyle yönetim seçimi yapılamadığı, harap ve bakımsız kalan kilisenin işgalcilerce kullanılması ve işlevini yerine getirememesi nedeniyle kanunen ve fiilen hayri bir hizmet kalmamış olduğundan, anılan vakfın mazbut vakıflar arasına alındığı, mazbutluğa yönelik karara esas alınan Emniyet Genel Müdürlüğü yazılarında; söz konusu manastırın (kilisenin) Lozan Sulh Muahedenamesine merbut olarak teati edilen "ikamet mukabelenamesine müteallik mektuplar"la yurdumuzla mevcudiyetini ve faaliyetini kabul taahhüt ettiğimiz İngiltere, Fransa ve İtalya'ya ait mezhebiye, tedrisiye, sıhhiye ve hayriye müesseselerinin dışında kaldığının ifade edildiği, mazbut vakıflar arasına alınmanın da bu yazı ile istenildiği, dava konusu kilise ve manastırın davacı tarafın kendi talebiyle vakıf statüsüne alındığından bu işlemin hukuka aykırılığından bahsedilmeyeceği, vakfın mazbutaya alınmasının üzerinden ise 35 yıl geçmiş olduğu, davacı tarafın dava açma süreleri geçtiği gibi 10 yıl süreyle yönetici atanamayan vakıflara bir daha yönetici atanamayacağına ilişkin Vakıflar Kanunu'nun 7. maddesi hükmü uyarınca hak düşürücü sürelerin de geçtiği, İdare Mahkemesince verilen iptal kararının hukuki dayanağının bulunmadığı ve bozulması gerektiği ileri sürülmektedir. KARŞI TARAFIN SAVUNMASI : Davacı tarafından, İdare Mahkemesi kararı ile dava konusu işlemin Anayasa Mahkemesinin kararı doğrultusunda iptal edildiği ve kilise hakkında verilen mazbutluk kararının hukuka uygun olmadığının tespit edildiği, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olduğu, Anayasa Mahkemesi kararında 1936 Beyannamesi verilmesinin vakıf kurma iradesi olarak değerlendirilemeyeceğinin ifade edildiği, sonuç olarak vakıf olmayan manastır hakkında mazbutluk kararı alınmasının mümkün olmadığı, davalı idarenin temyiz isteminin reddi ile İdare Mahkemesi kararının onanması gerektiği savunulmaktadır. DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ : ... DÜŞÜNCESİ : Cemaat vakfı statüsüne sahip bir vakıf, kanunen mazbut vakıflar arasına alınamayacağından dava konusu işlemde bu yönüyle hukuka ve mevzuata uyarlık bulunmamaktadır. Bu nedenle, İdare Mahkemesi kararının gerekçeli olarak onanması gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince; Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, dosyanın tekemmül ettiği görüldüğünden, davalı idarenin yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca bir karar verilmeksizin işin esasına geçildi, gereği görüşüldü: İNCELEME VE GEREKÇE : MADDİ OLAY: Mülga 2762 sayılı Vakıflar Kanunu ile 1935 yılına kadar Vakıflar İdaresine hesap vermemiş olan bütün hayır kurumlarının mütevelli veya mütevelli heyetlerinden birtakım bilgileri ihtiva eden beyanname vermeleri istenilmiş; 1936 yılında çıkartılan Vakıflar Tüzüğü'nün 33. maddesi ile vakfiyesi olmayan vakıfların düzenlenecek beyannameler yoluyla Vakıflar Genel Müdürlüğündeki kütüğe tescil ve kayıt olunacağı kurala bağlanmıştır. Dava konusu vakıf da 11/03/1936 tarihinde Turu Sina Büyük Manastırı vekili tarafından (bu konuda taraflar arasında itilaf olmakla birlikte) verilen 1936 Beyannamesi ile Balat'ta Turusina Manastırına bağlı Aya Yani Kilisesi ve Manastırı Vakfı olarak vakıf tüzel kişiliği kazanmştır. Söz konusu 1936 Beyannamesi incelendiğinde, idare olunan hayrat ve akarlar adresleri verilmek suretiyle belirtilmiş, beyannamenin sonunda ihtirazi kayıt içeren bir "not" kısmı yer almıştır. Bu kısımda, söz konusu müştemilat ve akarların Mısır'da kâin Turu Sina Büyük Manastırının rahipleri tarafından bina ve inşa olunduğu, İstanbul Rum cemaatiyle hiçbir alaka ve münasebet olmadığı, Büyük Manastırın malı olduğu ve bu malların vakıf malı olmadığı için 2762 sayılı Kanun'un kapsamına giremeyeceği, Manastırın haklarının saklı olduğu şartıyla beyannamenin düzenlendiği ifade edilmiştir. Bunun üzerine anılan vakıf, kütüğe tescil edilmiştir. İhtirazi kayıtta belirtilen hususlar bakımından ayrıca bir dava açılıp açılmadığı hususunda davacı tarafından bir belirtme yapılmamıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü İdare Meclisinin ... tarih ve ... sayılı kararı ile Emniyet Genel Müdürlüğünün ... ve ... sayılı yazılarında, söz konusu manastırın Lozan Sulh Muahedenamaseinde merbut olarak teati edilen "ikamet mukabelenamesine müteallik mektuplar"la yurdumuzda mevcudiyetini ve faaliyeti kabul edilen İngiltere, Fransa ve İtalya'ya ait mezhebiye, tedrisiye, sıhhiye ve hayriye müesseselerinin dışında kaldığı, manastırın çevresinde ikamet eden Mısır soylu Ortodoks vatandaş bulunmadığı için yönetim kurulu seçimi yapılamadığı, bu konuda hiçbir yetkisi olmayan Fener Rum Patrikhanesinin görevlendirdiği şahsın senede bir kere manastırda ibadet yaptığı, tarihi kilisenin bakımsız, harap vaziyette olduğu, kilisenin avlusunun bazı şahıslar tarafından işgal edildiği, herhangi bir makama kira ödenmediğinin belirtildiği ve adı geçen vakfın mazbut vakıflar arasına alınmasının istenildiği ifade edilerek mülga 2762 sayılı Kanun'un 3513 sayılı Kanun ile değiştirilen 1. maddesinin 1. Fıkrasının (D) bendi gereğince Balat-Aya Yani Kilisesi ve Manastırı Vakfının mazbut vakıflar arasına alınmasına karar verilmiştir. Davacı tarafından 21/03/2012 tarihinde Vakıflar Genel Müdürlüğü ... Bölge Müdürlüğüne yapılan başvuru ile öncelikle Aya Yani Kilisesinin mazbut vakıflar arasına alınmasına ilişkin işlemin iptal edilmesi ve vakıf statüsünden de çıkartırılarak bütün arazisi ile birlikte kilise binasının ve kilise adına kayıtlı bulunan bütün taşınmazların Sina Aziz Manastırına iade edilmesi istenilmiştir. Bu başvuruya cevap verilmemesi üzerine oluşan zımni ret işleminin iptali istemiyle bakılan dava açılmıştır. İLGİLİ MEVZUAT: 13/06/1935 tarih ve 3027 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan (Mülga) 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 1. maddesinde; "4 birinci teşrin 1926 tarihinden önce vücut bulmuş vakıflardan A - Bu kanundan önce zapt edilmiş bulunan vakıflar, B - Bu kanundan önce idaresi zapt edilmiş olan vakıflar, C - Mütevelliği bir makama şart edilmiş olan vakıflar, D - Kanunen veya fiilen hayri bir hizmeti kalmamış olan vakıflar, E - Mütevelliliği vakfedenlerin ferilerinden başkalarına şart edilmiş vakıflar, Vakıflar Umum Müdürlüğünce idare olunur. Bunların hepsine birden (Mazbut vakıflar) denir.", 39. maddesinde; "Bu kanunun birinci maddesinde Umum Müdürlük tarafından idare edileceği gösterilen ve bu kanunun neşri tarihine kadar mazbutiyet altına alınmış olan vakıfların mazbutiyetleri kaldırılmaz. On seneden beri mütevelliliği kimseye tevcih edilmemiş olan vakıflarda artık tevcih yapılmaz. Ancak alakalıların vakfiyeye göre intifa hakları mahfuzdur." hükümlerine yer verilmiştir. Öte yandan 31/05/1949 tarih ve 5404 sayılı Kanun ile mülga 2762 sayılı Kanun'un 1. maddesinin 2. fıkrası yeniden düzenlenerek mütevelliliği vakfedenlerin ferilerle şart edilmiş vakıflara mülhak vakıf denileceği ifade edilmiş, cemaatlere mahsus vakıfların ise bunlar tarafından seçilen kişi veya kurullarca yönetilmesi öngörülmüştür. Nitekim 5404 sayılı Kanun'un gerekçesinde ve bu Kanun'a ilişkin TBMM İçişleri Komisyonu, Maliye Komisyonu ve Adalet Komisyonu raporlarında da getirilen düzenlemeyle cemaat vakıflarının mülhak vakıf kategorisinden çıkarıldığı açıkça vurgulanmıştır. Bu çerçevede mülga 2762 sayılı Kanun'un, Medeni Kanun öncesi mevcut vakıflardan hangilerinin mazbut vakıf sayılarak Vakıflar Genel Müdürlüğünce idare edileceğini gösteren 1. maddesinin 1. fıkrasının ayrı bir vakıf türü olan cemaat vakıfları hakkında uygulanmasına imkân kalmamıştır. 27/02/2008 tarih ve 26800 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan ve 2762 sayılı Kanun'u yürürlükten kaldıran 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun "Tanımlar" başlıklı 3. maddesinde; "Bu Kanunun uygulanmasında; ... Mazbut vakıf: Bu Kanun uyarınca Genel Müdürlükçe yönetilecek ve temsil edilecek vakıflar ile mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilen vakıfları, Mülhak vakıf: Mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve yönetimi vakfedenlerin soyundan gelenlere şart edilmiş vakıfları, Cemaat vakfı: Vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince tüzel kişilik kazanmış, mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkiye’deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıfları ... ifade eder.", "Genel Müdürlükçe yönetilecek ve temsil edilecek vakıflar" başlıklı 7. maddesinde; "On yıl süreyle yönetici atanamayan veya yönetim organı oluşturulamayan mülhak vakıflar, mahkeme kararıyla Genel Müdürlükçe yönetilir ve temsil edilir. Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce mazbut vakıflar arasına alınan vakıflarla, bu Kanuna göre mazbut vakıflar arasına alınan vakıflara bir daha yönetici seçimi ve ataması yapılamaz. İlgililerin vakfiye şartlarına göre intifa hakları saklıdır..." hükmü yer almıştır. HUKUKİ DEĞERLENDİRME: Uyuşmazlığa Yönelik Anayasa Mahkemesi Kararının İlgili Kısımları: Davanın reddine ilişkin İdare Mahkemesi kararının kesinleşmesinin ardından davacı tarafından yapılan bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesince verilen 14/12/2022 tarih ve 2018/26955 sayılı kararda; "... 25. Başvurucu 21/3/2012 tarihinde idareye yapılan başvuru ile anılan Vakfın mazbut hâlinin sona erdirilerek yönetiminin tekrar cemaatlerine bırakılmasını talep etmiştir. Başvurucu ayrıca 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesi uyarınca bu Vakfa ait olduğunu belirttiği taşınmazın cemaatten oluşturulacak Vakıf yönetimine iade edilmesi talebini iletmiştir. ... 83. Somut olayda Tur-u Sina Manastırına bağlı İstanbul Balat'ta kâin Aya Yani Kilisesi ve Manastırı, Vakıflar İdaresinin 6/6/1977 tarihli kararı ile mazbut vakıflar arasına alınmıştır. Mazbut vakıflar, Vakıflar İdaresi tarafından yönetilen ve temsil edilen vakıflardır. Bu vakıfların 2762 sayılı mülga Kanun'un 6. ve 5737 sayılı Kanun'un 5. maddeleri uyarınca ayrı bir tüzel kişiliği olup vakıf malları da özel hukuka tabidir. Bu itibarla başvurucunun mazbut vakıflar arasına alınması nedeniyle kilise ve manastırdan ibaret taşınmaz üzerindeki tasarrufu engellenmiştir. Ayrıca belirtmek gerekir ki vakfın idare edilmesinin vakfın malları ve gelirleri üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi tanıması bakımından taşıdığı önem de kuşkusuzdur (Emine Görgülü, B. No: 2014/5871, 6/7/2017, § 48). Söz konusu müdahale ile Vakfın tüzel kişiliği sona ermediği gibi tapudaki mülkiyet durumuna ilişkin bir değişiklik de söz konusu olmadığından müdahalenin mülkten yoksun bırakma niteliğinde olduğu söylenemez. Öte yandan müdahalenin mülkiyetin kamu yararına kontrolü veya düzenlenmesi gibi bir amacı da bulunmamaktadır. Bu sebeple başvurunun mülkiyetten barışçıl yararlanma ilkesine ilişkin genel kural çerçevesinde incelenmesi gerekir. ... 93. Somut olayda ilk derece mahkemesi davayı reddederken başvurucunun vekili tarafından sunulan beyannamenin geçerliliği yönünden beyannameyi sunan vekilin bu hususta yetkili olup olmadığının idare tarafından değil bu kişinin yetkisi bulunmadığını ileri süren başvurucu tarafından ispat edilmesi gerektiğini, başvurucunun kendisine verilen süreye rağmen bu hususta herhangi bir belge ve bilgi sunmadığını belirtmiştir. Ancak olayda çözüme kavuşturulması gereken öncelikli mesele, beyannamenin vekâleten verilmesinde yetki olup olmadığı değil bu beyannamenin içeriği ve hukuki niteliğinin tespitidir. Zaten başvurucu da beyannameyi veren vekilin yetkisinedeğil beyanname ile yeni bir vakıf kurulduğu kabul edilerek mazbut vakıflar arasına alınmasından yakınmaktadır. Diğer bir deyişle beyannamenin verilmesinde vekil ile asıl arasında bir yetkilendirme meselesi olduğuna dair bir şikâyeti bulunmayan başvurucu, bu beyannamenin hukuki niteliği itibarıyla yeni bir vakıf kurma iradesiyle verilmediğini öne sürmüştür. Buna rağmen Mahkeme söz konusu hususun başvurucu tarafından ispat edilmediğini belirterek 1936 Beyannamesi ile vakfın tüzel kişilik kazandığını kabul etmiştir. 94. Bireysel başvuruya konu mal topluluğuna ilişkin ilk resmî işlem başvurucu Vakfın temsilcisi tarafından 11/3/1936 tarihinde verilen 1936 Beyannamesi'dir. Beyannamenin içeriğinden, beyanda bulunan temsilcinin uyuşmazlık konusu taşınmazın müstakil bir vakıf olmayıp başvurucuya ait bir mal olduğu yönünden ihtirazi kayıt koyduğu anlaşılmıştır. ... 96. 1936 beyannamelerinin idareye verildiği tarihte yürürlükte bulunan 743 sayılı mülga Kanun'un 74. maddesinde vakıfların kuruluş usulü düzenlenmiştir. Buna göre vakıf ancak resmî bir senet ile ve mahkemenin tescili sonrasında vücuda gelebilecek olup somut olaya ilişkin 1936 Beyannamesi'nin şartları karşıladığı söylenemez. 1936 beyannamelerinin vakıf senedi olarak kabulü ile bu beyannameleri ibraz eden mütevellilerin temsil ettiklerini iddia ettikleri vakıfların tüzel kişilik kazandıklarının kabulü her ne kadar o tarihte yürürlükte bulunan mevzuata aykırı ise de anılan vakıfların lehine bir uygulamadır. Ancak somut olayda temsilci tarafından sunulan 1936 Beyannamesi'nin içeriğinden Aya Yani Kilisesi ve Manastırı adıyla anılan yeni bir vakıf kurulması yönünde bir iradenin varlığını ileri sürmek mümkün gözükmemektedir. Hâl böyle iken 1936 yılından önce vakıf niteliğine sahip olmayan bir mal topluluğu sırf 1936 Beyannamesi'nin ibraz edilmesi nedeniyle bağımsız bir vakıf olarak kabul edilmiş; buna bağlı olarak önce mülhak vakıflar arasına, sonrasında da mazbut vakıflar arasına alınarak malikin mal varlığı üzerindeki tasarruf yetkisi kısıtlanmıştır. 97. Öte yandan 1936 beyannamelerinin vakıfname olarak kabulü Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 8/5/1974 tarihli kararı sonrasında gerçekleşmiştir. Yeni bir vakıf kurulması amacını taşımayan, mevcut vakıfların mal varlığı, yöneticileri ve vakfın amacının tespitini amaçlayan bir beyanın 38 yıl sonra ortaya çıkan bir içtihada dayalı olarak başvurucuya ait bir hakkın sınırlamasında kullanılması da başvurucu yönünden öngörülebilir değildir. ... 99. Bireysel başvuruya konu kilise ve manastırdan oluşan taşınmazın İstanbul'da bulunan Mısır kökenli Ortodoksların ibadetleri ile diğer dinî vecibelerini yerine getirdikleri yerlerden olduğu bireysel başvuru dosyası kapsamından anlaşılmıştır. Başvurucu ise Mısır'ın ayrılmasıyla birlikte yabancılık unsurunu kazandığını vurgulamıştır. Başvurucunun davanın sonucuna etkili ve müdahalenin kanuni dayanağının tespiti bakımından önemli olan bu iddia ve itirazları ilk derece mahkemesince karşılanmamıştır. Danıştay Dairesince de bu hususlarda herhangi bir açıklama yapılmamıştır. 100. Somut olayda Osmanlı Devleti'nin dağılmasıyla ülke sınırları dışında kalan başvurucu Vakfa bağlı olduğu saptanan kilise ve arazisinden oluşan mal varlığı 6/6/1977 tarihli Vakıflar İdaresi kararına kadar ilgili cemaat tarafından yılda bir kez de olsa dinî ayinlerde kullanılmıştır. 6/6/1977 tarihli karar ile şikâyete konu taşınmaz mazbut vakıflar arasına alınıp yönetim idareye geçmişse de bu tür kararlar tapudaki mülkiyeti ortadan kaldırmamakta ancak malikin tasarruf yetkisini kısıtlamaktadır. Dolayısıyla somut olay bakımından önem taşıyan husus, başvurucuya tabi olduğu idare tarafından da kabul edilen kilise ve arazisinin başvurucudan bağımsız bir vakıf olarak sayılıp sayılamayacağıdır İdare ve işlemi denetleyen idari yargı mercilerinin kararlarında Aya Yani Kilisesi ve Manastırının müstakil bir vakıf olduğu ilgili ve yeterli bir gerekçe ile ortaya konamamıştır. Mahkemeler İdare tarafından sunulan 1936 Beyannamesi'nin içeriğini incelememiş; bağımsız bir vakfiyesi bulunmayan, hiçbir zaman müstakil bir vakıf olma iddiası taşımayan bir mal topluluğuna bu hususta açık bir kanun hükmü bulunmamasına rağmen vakıf statüsü verilemeyeceği yönündeki iddiayı karşılamamıştır. 101. Öte yandan 31/5/1949 tarihli 5404 sayılı Kanun ile 2762 sayılı mülga Kanun'un 1. maddesinin ikinci fıkrası yeniden düzenlenerek mütevelliliği vakfedenlerin ferilerle şart edilmiş vakıflara mülhak vakıf denileceği ifade edilmiş, cemaatlere mahsus vakıfların ise bunlar tarafından seçilen kişi veya kurullarca yönetilmesi öngörülmüştür. Nitekim 5404 sayılı Kanun'un gerekçesinde ve bu Kanun'a ilişkin TBMM İçişleri Komisyonu, Maliye Komisyonu ve Adalet Komisyonu raporlarında da getirilen düzenlemeyle cemaat vakıflarının mülhak vakıf kategorisinden çıkarıldığı açıkça vurgulanmıştır. Bu çerçevede 2762 sayılı mülga Kanun'un Medeni Kanun öncesi mevcut vakıflardan hangilerinin mazbut vakıf sayılarak Vakıflar Genel Müdürlüğünce idare edileceğini gösteren 1. maddesinin birinci fıkrasının ayrı bir vakıf türü olan cemaat vakıfları hakkında uygulanmasına imkân kalmamıştır. Bu durumda 1936 Beyannamesi'ni vakfiye olarak kabul eden Mahkeme, başvurucuyu buna göre bir cemaat vakfı olarak görmesine rağmen nasıl mazbut vakıflar arasına alınabildiğini açıklayamamıştır. Bu kapsamda ayrıca belirtmek gerekir ki başvurucunun bir cemaat vakfının kabulü hâlinde 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesine dayalı iade talebi yönünden de mahkeme kararlarında herhangi bir gerekçe bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle mahkemelerce 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesinde öngörülen iade koşulları yönünden de herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. 102. Sonuç olarak başvuru konusu olayda başvurucu; vakıf statüsüne sahip olmadığı, bu hususta bir iradesinin de bulunmadığı belirtilen bir mal topluluğunun öncelikle vakıf statüsüne alınıp buna bağlı olarak sonrasında mazbut vakıflar arasına alınarak vakfa ait mal varlığının yönetiminin idareye geçmesine imkân tanındığından yakınmıştır. Başvurucunun 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi kapsamında kendisine ait taşınmazın iadesi istemi Mahkeme tarafından taşınmazın mazbut vakıflar arasına alındığı ve bu kararın geri alınamayacağı gerekçesiyle reddedilmiştir. Lozan Barış Antlaşması uyarınca Mısır tabiiyetinde bulunduğunu belirten başvurucunun İstanbul'da sahip olduğu taşınmaz üzerindeki mülkiyetinin Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra korunmayacağına ilişkin bir kanun hükmü gösterilememiştir. Bu durumda 1977 yılına kadar cemaati tarafından fiilen kullanıldığı bizzat idare tarafından tespit edilen kilise ve arsasından ibaret olduğu belirtilen bir taşınmazın açık bir kanun hükmüne dayanılmaksızın idarenin tek taraflı işlemiyle mazbut vakıflar arasına alınarak yönetimine el konulduğu ve iade talebinin de bu idari işleme dayalı olarak reddedildiği öne sürülen başvuruda, başvurucunun davanın sonucuna etkili, ayrı ve açık yanıt gerektiren müdahalenin kanuniliğine ilişkin iddia ve itirazları mahkemelerce ilgili ve yeterli bir gerekçe ile yanıtlanmamıştır. ..." gerekçelerine yer verilmiştir. Davacı Tarafından İdareye Yapılan Başvurudaki İstemlerin Ayrılması: Davacı tarafından 21/03/2012 tarihli dilekçe ile Vakıflar Genel Müdürlüğü İstanbul 1. Bölge Müdürlüğüne yapılan başvuruda üç farklı istem; 1- Aya Yani Kilisesinin mazbut vakıf statüsüne alınmasına yönelik işlemin iptali, 2- Aya Yani Kilisesinin vakıf statüsünden çıkarılması, 3- Sonucunda, bütün arazisi ile birlikte kilise binasının ve kilise adına kayıtlı bulunan tüm taşınmazların Sina Aziz Manastırına iadesi, şeklinde ayrılabilir. Anayasa Mahkemesi kararında davacının başvurusunun geçici 7. ve geçici 11. maddeye göre incelenmediği hususuna dikkat çekilmiştir. Görüleceği üzere, davacının başvurusunda Vakıflar Kanunu'nun geçici 7. maddesi veya geçici 11. maddesine yönelik herhangi bir istem yer almamaktadır. Ayrı bir vakıf olmadığı iddiasını 1936 Beyannamesinde ve dilekçelerinde ileri süren davacının idareye yaptığı başvurunun; cemaat vakıflarına özgü düzenlemeler içeren maddeler bakımından, idarece incelemeye tabi tutulmasının ve idari yargı mahkemelerince yargılamaya konu edilmesinin beklenilmesi hukuken ve kanunen mümkün değildir. Diğer taraftan, Anayasa Mahkemesince davacının iddialarının karşılanmadığı veya iddialara yönelik açıklama yapılmadığı ifade edilmiştir. İddialara yönelik açıklama yapılmaması eleştirilebilir olmakla birlikte dosyada mevcut bilgi, belge, öngörü ve kabulleri aşacak bir yargılamanın mahkemelerden beklenilemeyeceği açıktır. Anayasa Mahkemesi kararında, "..Yeni bir vakıf kurulması amacını taşımayan, mevcut vakıfların mal varlığı, yöneticileri ve vakfın amacının tespitini amaçlayan bir beyanın 38 yıl sonra ortaya çıkan bir içtihada dayalı olarak başvurucuya ait bir hakkın sınırlamasında kullanılması da başvurucu yönünden öngörülebilir değildir..." denilmiştir. Söz konusu 1936 Beyannamesini sunan davacının temsilcisi; vakıf statüsünü kabul etmediğine yönelik iradesini açıkça belirtmiş olmakla birlikte, anılan beyanname sonucunda, kilisenin ve kiliseye ait diğer malların vakıf statüsünde kabul edileceğini öngördüğünden ihtirazi kayıtta bulunmuştur. Sonuç olarak da vakıf kütüğüne tescil gerçekleşmiştir. Bu nedenle, davacının oluşacak hukuki durumu öngöremeyeceğini söylemek mümkün değildir. Davacının başvurusuna konu istemlere dönülecek olursa, davacının, kilisenin vakıf statüsünün kaldırılması ve söz konusu taşınmazların Manastıra iade edilmesi şeklindeki istemleri incelendiğinde; bir vakfın vakıf statüsüne sahip olup olmadığı ve bir veya birden fazla taşınmazın bir başka gerçek veya tüzel kişi adına iade edilmesi hususlarının adli yargının görev alanında kaldığı anlaşılmaktadır. Vakıf malı olmayan malların vakıf statüsüne alınması, başvurucuların vakıf kurulması iradesi olmamasının idarece ayrıca değerlendirilip değerlendirilmemesi, davacı tarafından taşınmazların vakıf statüsünde değerlendirileceği öngörülmesine rağmen 1936 beyannamesi sunulması veya sunulduktan sonra vakıf statüsünün kaldırılması bakımından girişimde bulunulup bulunulmaması ve benzeri hususların, bu davada incelemeye tabi tutulması hukuken mümkün görünmemektedir. Sonuç olarak, ortada vakıf olarak kabul görmüş ve aksine bir mahkeme kararı olmayan taşınmazlar bulunmaktadır. Vakıf statüsünün varlığının devam ettiği göz önüne alındığında, dava konusu başvuru temel olarak söz konusu vakıf hakkındaki mazbut vakıflar arasına alınma kararının iptal edilmesi istemine yönelik olduğundan İdare Mahkemesi kararının yalnızca buna yönelik olarak incelenmesi gerekmektedir. İdare Mahkemesi kararı incelendiğinde ise Anayasa Mahkemesi kararında yer alan gerekçelerin İdare Mahkemesi kararına aynen aktarıldığı, davanın idari yargılamaya uygun olarak gerekçelendirilmediği anlaşılmaktadır. Dava Konusu Zımni Ret İşleminin "Mazbutiyet Kararı" Bakımından İncelenmesi: 31/05/1949 tarih ve 5404 sayılı Kanun ile mülga 2762 sayılı Kanun'un 1. maddesinin 2. fıkrası yeniden düzenlenerek mütevelliliği vakfedenlerin ferilerle şart edilmiş vakıflara mülhak vakıf denileceği ifade edilmiş, cemaatlere mahsus vakıfların ise bunlar tarafından seçilen kişi veya kurullarca yönetilmesi öngörülmüştür. 5404 sayılı Kanun'un gerekçesinde ve bu Kanun'a ilişkin TBMM İçişleri Komisyonu, Maliye Komisyonu ve Adalet Komisyonu raporlarında da getirilen düzenlemeyle cemaat vakıflarının mülhak vakıf kategorisinden çıkarıldığı açıkça vurgulanmıştır. Mülga 2762 sayılı Kanun'un, Medeni Kanun öncesi mevcut vakıflardan hangilerinin mazbut vakıf sayılarak Vakıflar Genel Müdürlüğünce idare edileceğini gösteren 1. maddesinin 1. fıkrasının ayrı bir vakıf türü olan cemaat vakıfları hakkında uygulanmasına imkân kalmamıştır. Buna rağmen, cemaat vakfı statüsündeki bir vakfın mazbut vakıflar arasına alınmasına ilişkin Vakıflar Genel Müdürlüğü İdare Meclisinin 06/06/1977 tarih ve 271 sayılı kararında hukuka ve kanuna uygunluk bulunmadığından, bu kararın iptal edilmesini de içeren başvurunun zımnen reddine ilişkin işlemde bu yönüyle hukuka uyarlık bulunmamaktadır. Öte yandan, 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 7. maddesi uyarınca, on yıl süreyle yönetici atanamayan veya yönetim organı oluşturulamayan mülhak vakıfların, mahkeme kararıyla Genel Müdürlükçe yönetilip temsil edileceği, bu Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce mazbut vakıflar arasına alınan vakıflarla, bu Kanun'a göre mazbut vakıflar arasına alınan vakıflara bir daha yönetici seçimi ve ataması yapılamayacağına yönelik hüküm, mülhak vakıftan farklı hukuki statüye sahip davacı cemaat vakfına uygulanamayacağından, anılan hükümdeki hak düşürücü sürelerin de somut olayda uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Bu durumda, sonucu itibarıyla hukuka uygun olan İdare Mahkemesi kararının yukarıda belirtilen gerekçe ile onanması gerekmektedir. KARAR SONUCU : Açıklanan nedenlerle; 1. Davalı idarenin temyiz isteminin REDDİNE, 2..Dava konusu işlemin iptaline ilişkin ... İdare Mahkemesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının yukarıda belirtilen gerekçe ile ONANMASINA, 3. Temyiz yargılama giderlerinin istemde bulunan üzerinde bırakılmasına, 4. 2577 sayılı Kanun'un (geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren 15 (on beş) gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 22/05/2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.