Başvuru, Antalya Devlet Hastanesinde gerçekleştirilen doğum neticesinde anne karnındaki çocuğun ölü olarak doğurtulması ve kusuruyla bu duruma sebebiyet verdiği iddia edilen doktor hakkında Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından etkili bir soruşturma yapılmaksızın kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi nedenleriyle Anayasa’nın 17. maddesinde tanımlanan yaşam hakkının ve 36. maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
Başvuru, Antalya Devlet Hastanesinde gerçekleştirilen doğum neticesinde anne karnındaki çocuğun ölü olarak doğurtulması ve kusuruyla bu duruma sebebiyet verdiği iddia edilen doktor hakkında Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından etkili bir soruşturma yapılmaksızın kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi nedenleriyle Anayasa’nın maddesinde tanımlanan yaşam hakkının ve maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvuru 24/4/2013 tarihinde Antalya Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 28/2/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Bölüm Başkanı tarafından 10/7/2015 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 21/8/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 28/10/2015 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 10/11/2015 tarihinde ibraz etmiştir. A. Olaylar Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir: Başvurucu, doğum sancıları artan eşini 6/1/2010 tarihinde saat 46’da Antalya Devlet Hastanesine (Hastane) götürmüştür. Anılan Hastanede Kadın doğum doktoru olarak görev yapan S.E., “gebelik, doğrulanmış” tanısıyla hastadan çeşitli tahliller istemiş, bebeğin kalp atışlarının seyrini gösteren NST adlı bir test yapmış ve bu işlemleri takiben hastanın yatışına karar vermiştir. Hasta yatış formuna göre saat 32’de işlemleri tamamlanan hasta, doğumhaneye yatırılmıştır. Doğumhaneye yatırılan hastanın travay izleme kâğıdında özetle saat 45’te çocuk kalp seslerinin 128, serviks açıklığının 1 cm olduğu, çocuk kalp seslerinin saat 00’de 130, saat 30’da 120 olduğu, deselerasyon olduğu için Asistan Dr. G. değerlendirerek Dr. S.E.ye bilgi verdiği, çocuk kalp seslerinin saat 00’de 121, saat 30’da 128, saat 00’te 150, saat 30’da 126 ve saat 45’te 128 olduğu, saat 00’te çocuk kalp seslerinin alınamaması üzerine Dr. S.E.ye haber verildiği, 30’da su kesesinin açıldığı ve suyun koyu mekonyumlu olduğu, saat 00’ten sonra çocuk kalp seslerinin alınamadığı ve saat 45’te 830 gr. ve 50 cm. ölü bir kız çocuğunun (Çocuk) doğurtulduğu belirtilmektedir. Başvurucunun 7/1/2010 tarihli dilekçe ile çocuğun ölü olarak dünyaya gelmesinde ihmalleri olan doktorlar hakkında şikâyetçi olması üzerine, Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Sor. No:2010/1148 sayılı dosya ile soruşturma başlatılmıştır. Çocuğun 8/1/2010 tarihli ölü muayene tutanağından çocuğun ölü doğup doğmadığının, eğer ölü doğmuş ise ölü doğmasına neden olan sebeplerin tespiti açısından sistematik otopsi yapılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığının 7/4/2011 tarihli otopsi raporunda, çocuğun ölü olarak doğduğunun saptandığı fakat ölüm sebebi hakkında Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulundan rapor alınmasının uygun olacağı yönünde görüş bildirilmiştir. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı 15/1/2010 tarihli yazı ile Muratpaşa Kaymakamlığından Hastanenin acil servisinde görevli kadın doğum doktorları hakkında 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun uyarınca ön inceleme yapılarak ön inceleme sonucu verilecek kararın tarafına gönderilmesi talebinde bulunmuştur. Muratpaşa Kaymakamlığı, ilgili doktorların il personeli olması sebebiyle dosyanın Antalya Valiliğine gönderilmesine karar vermiştir. Antalya Valiliği İl İdare Kurulu Müdürlüğü 23/2/2010 tarih ve 3485 sayılı yazı ile Dr. A.B.yi ön inceleme raporunu hazırlamak üzere görevlendirmiştir. Ön incelemeci Dr. A.B., başvurucunun şüpheli sıfatıyla Dr. S.E.nin ve olay hakkında bilgisi bulunan diğer bazı kişilerin ifadelerini almış; olay ile ilgili olarak Uzm Dr. Ö.den bilirkişi görüşü almış ve elde ettiği veriler doğrultusunda ihmali düşündürecek somut bilgi bulunmadığı gerekçesiyle ilgililer hakkında herhangi bir işlem yapılmasına gerek olmadığı yönünde görüş bildirmiştir. Antalya Valiliği İl İdare Kurulu Müdürlüğü 3/5/2010 tarih ve 71 No.lu kararı ile Dr. S.E. hakkında soruşturma izni verilmemesine karar vermiştir. Anılan karar, başvurucunun adresinin tespit edilememesi sebebiyle ilanen tebligat hükümleri uyarınca tebliğ edilmiştir. İlanen tebligattan sonra anılan karara herhangi bir itiraz olmaması üzerine Antalya Cumhuriyet Başsavcılığının 10/1/2011 tarihli ve Sor. No: 2010/1148, K.2011/992 sayılı kararı ile kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Başvurucu, Antalya Valiliğinin 3/5/2010 tarihli soruşturma izni verilmemesine ilişkin işleminden Antalya Cumhuriyet Başsavcılığının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararını öğrendiği anda haberdar olduğunu, şikâyet tarihinden itibaren Topallı Köyü’nde ikamet ettiğini ve adresinin kayıtlı olduğunu belirterek 19/4/2011 tarihinde Antalya Bölge İdare Mahkemesine başvurmuş ve Antalya Valiliğinin soruşturma izni verilmemesi işleminin iptal edilmesi talebinde bulunmuştur. Antalya Bölge İdare Mahkemesi 6/5/2011 tarihli ve E.2011/167, K.2011/167 sayılı kararı ile itirazın kabulüne, ilgili doktor hakkında soruşturma izni verilmesine ve dosyanın Antalya Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar vermiştir. Bu karar üzerine Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı, Sor. No: 2011/31393 sayılı dosya ile soruşturmaya devam etmiştir. Bu kapsamda Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı, 23/6/2011 tarihinde müşteki sıfatıyla başvurucunun ifadesini almıştır. Başvurucu ifadesinde özetle hamileliğinin ayında olan eşini Hastaneye götürdüğünü, eşiyle Dr. S.E.nin ilgilendiğini, hastaneye gittikten 4,5 saat sonra kendisine eşinin ölü doğum yaptığının söylendiğini, doktorun kendisine doğum kanalı açılmadığı için beklediğini, beklerken de bebeğin kalbinin durduğunu söylediğini, anında müdahale olsaydı veya sezaryen ameliyatı yapılsaydı bebeği kaybetmeyeceklerini düşündüğünü, bu nedenle Dr. S.E.den şikâyetçi olduğunu beyan etmiştir. Başvurucunun eşi de benzer yönde beyanda bulunarak Dr. S.E.den şikâyetçi olduğunu belirtmiştir. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı 1/7/2011 tarihinde şüpheli sıfatıyla Dr. S.E.nin ifadesini almıştır. Dr. S.E. ifadesinde özetle olay tarihinde doğum polikliniğinde acil kadın doğum kısmında nöbetçi olduğunu, acilden 45'te giriş yapan hastayı muayene ettiğini, doğum için açıklık olmadığını ve kanamanın bulunduğunu, hastanın sancı takibi için acil olarak NST 'ye bağlandığını, 10 dakika NST çekildiğini, daha sonra saat 00 sularında yatış kararı vererek hastayı doğum salonuna aldırdığını, hastanın yarım saat sonra tekrar NST'ye bağlandığını, aradan 5 dakika geçtikten sonra bebeğin kalp atışlarının 100’ün altına düşmesi ve bunun 5 dakika sürmesi üzerine hastaya oksijen verildiğini ve 1000 cc serum takıldığını, daha sonra NST'de kalp seslerinin normale döndüğünü ve hastayı takibe başladıklarını, hastanın takibi konusunda gerekli talimatları vererek saat 45'e kadar başka hastalar ile ilgilendiğini, saat 00 sularında bebeğin kalp atışının durduğu bilgisinin tarafına verildiğini, hemen doğum salonuna gittiğini, hastayı USG'ye aldığını fakat USG’de bebeğin kalp seslerini alamadığını, bunun üzerine sancılar da olması nedeni ile dekorman yani bebeğin eşinin erken ayrılması teşhisi ile hastayı muayene masasına aldığını, bebeğin suyunu açtığını, suyun ileri derecede mekonyumlu yani koyu yeşil renkte olduğunu, bu durumun suda bebek dışkısının yoğun olduğunu gösterdiğini, bebeğin bu sebeple hayatını kaybettiğini düşündüğünü, hastaya saat 15 sularında normal doğum yaptırıldığını, ölü olarak bir kız çocuk doğurtulduğunu, bebeğin yeşil renkte olduğunu, olayda herhangi bir kusurunun bulunmadığını, ölümün bebekte ya da annede olan rahatsızlıktan kaynaklandığını düşündüğünü belirtmiştir. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı 12/12/2011 tarihli yazı ile başvurucu hakkındaki evrakı Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumuna göndermiş ve bebeğin ölüm sebebinin tespiti hususunda rapor istemiştir. Kadın hastalıkları ve doğum ile çocuk sağlığı ve hastalıkları alanlarında uzman üyelerin de katılımı ile Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu, başvurucu ile Dr. S.E.nin ifadelerini dikkate alarak ve olayla ilgili düzenlenen adli ve tıbbi belgeleri inceleyerek 13/6/2012 tarihli raporu hazırlamıştır. Raporun sonuç kısmı şöyledir:“…...miadında intrauterin (rahim içi) gelişim gösteren, bebeğin ölü doğmuş olduğu,07/01/2010 tarihinde 30 ' da hastaneye başvurduğu NST çekildiği, kontraksiyonlara göre yatışına karar verildiği, açıklığının bir parmak olduğu silinmenin olmadığı, ÇKS ve NST takiplerine alındığı 00 saatli NST'de kurulumuzca incelenmesinde derin bradikardi olduğunun görüldüğü Dr. Sevim Efe'nin ifadesinde de bradikardinin tespit edilmesi üzerine oksijen verildiği ve düzelme olduğunun belirtildiği takip NST'lerinde bunun tekrarlanmadığı, deselerasyonlarının görülmediği, 15-30 dakika aralar ile yapılan ÇKS takiplerinde saat 00 ÇKS alınamadığı doktora haber verildiği, doktorun doğum salonuna giderek gebeyi muayene ettiği, USG çektiği kalp seslerinin olmadığını tespit ederek eşiyle konuşup normal doğum takibine alındığı 45 ' de poche artifisyel olarak açıldığı, çamur gibi mekonyum çıktığı, saat 45 'de normal spontan doğum ile ölü kız bebek doğurtulduğu bebeğin yapılan otopsisinde alınan akciğer örneklerinin mikroskobik incelemesinde yaygın amnion aspirasyonu ve mekonyum aspirasyonu görüldüğü cihetle bebeğin ölümünün intrauterin asfiksiye bağlı amnion ve mekonyum aspirasyonu sonucu meydana gelmiş olduğu mevcut tıbbi belgelere göre intrauterin asfiksi sebebinin belirlenemediği takip ve tedavisini düzenleyen sağlık personeline atfı kabil kusur bulunmadığı oy birliğiyle mütalaa olunur.” Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı 15/10/2012 tarihli ve Sor. No: 2011/31393, K.2012/32696 sayılı karar ile Adli Tıp Kurumu raporuna istinaden şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Başvurucunun anılan karara yaptığı itiraz, Manavgat Ağır Ceza Mahkemesinin 13/2/2013 tarihli ve 2013/204 Değişik İş sayılı kararı ile “Kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair verilen kararda usul ve yasaya aykırı bir husus görülmediği…” gerekçesiyle reddedilmiştir. Söz konusu karar 30/3/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 24/4/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.B. İlgili Hukuk 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun “Kasten öldürme” başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.” 5237 sayılı Kanun'un “Nitelikli haller” başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:“Kasten öldürme suçunun;(…) Gebe olduğu bilinen kadına karşı,(...) İşlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.” 5237 sayılı Kanun'un “Taksirle öldürme” başlıklı maddesi şöyledir:“Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” 5237 sayılı Kanun'un “Kasten yaralama” başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” 5237 sayılı Kanun'un “Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” başlıklı maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkralarının ilgili kısmı şöyledir:“(1)Kasten yaralama fiili, mağdurun;(...)Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde üç yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde beş yıldan az olamaz.(2) Kasten yaralama fiili, mağdurun;(…) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine,Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, iki kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde beş yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde sekiz yıldan az olamaz. 5237 sayılı Kanun'un “Taksirle Yaralama” başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası ile (2) ve (3) numaralı fıkralarının ilgili kısmı şöyledir:“(1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.(2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; Gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, yarısı oranında artırılır.(3) Taksirle yaralama fiili, mağdurun; (...) Gebe bir kadının çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, bir kat artırılır.” 5237 sayılı Kanun'un “Çocuk düşürtme” başlıklı maddesi şöyledir: “(1) Rızası olmaksızın bir kadının çocuğunu düşürten kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Tıbbi zorunluluk bulunmadığı halde, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadının çocuğunu düşürten kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu durumda, çocuğunun düşürtülmesine rıza gösteren kadın hakkında bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Birinci fıkrada yazılı fiil kadının beden veya ruh sağlığı bakımından bir zarara uğramasına neden olmuşsa, kişi altı yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır; fiilin kadının ölümüne neden olması halinde, onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (4) İkinci fıkrada yazılı fiil kadının beden veya ruh sağlığı bakımından bir zarara uğramasına neden olmuşsa, kişi üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır; fiilin kadının ölümüne neden olması halinde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (5) Rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftayı doldurmamış olan bir kadının çocuğunun yetkili olmayan bir kişi tarafından düşürtülmesi halinde; iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan diğer fiiller yetkili olmayan bir kişi tarafından işlendiği takdirde, bu fıkralara göre verilecek ceza, yarı oranında artırılarak hükmolunur. (6) Kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması halinde, süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Ancak, bunun için gebeliğin uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir.” 5237 sayılı Kanun'un “Çocuk düşürme” başlıklı maddesi şöyledir: “Gebelik süresi on haftadan fazla olan kadının çocuğunu isteyerek düşürmesi halinde, bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.” 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun “Doğum ve ölüm” başlıklı maddesi şöyledir: “Kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar ve ölümle sona erer. Çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder.” 4721 sayılı Kanun'un “Hak ehliyeti” başlıklı maddesi şöyledir:“Her insanın hak ehliyeti vardır. Buna göre bütün insanlar, hukuk düzeninin sınırları içinde, haklara ve borçlara ehil olmada eşittirler.” 4721 sayılı Kanun'un maddesinin ceninin menfaatlerini ilgilendiren ilgili kısmı şöyledir: “Vesayet makamı, yönetimi kimseye ait olmayan mallar için gereken önlemleri alır ve özellikle aşağıdaki hâllerde bir yönetim kayyımı atar:(…)Bir terekede mirasçılık hakları henüz belli değilse veya ceninin menfaatleri gerekli kılarsa, (…)” 4721 sayılı Kanun'un “Cenin” başlıklı maddesi şöyledir:“Cenin, sağ doğmak koşuluyla mirasçı olur.Ölü doğan çocuk mirasçı olamaz.” 4721 sayılı Kanun’un “Cenin nedeniyle erteleme” başlıklı maddesinin birinci fıkrası şöyledir:“Mirasın açıldığı tarihte, mirasçı olabilecek bir cenin varsa paylaşma doğumuna kadar ertelenir.” 24/5/1983 tarihli ve 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'un “Nüfus planlaması” başlıklı maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkraları şöyledir:“Gebeliğin sona erdirilmesi ve sterilizasyon, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.Bu Kanunun öngördüğü haller dışında gebelik sona erdirilemez ve sterilizasyon veya kastrasyon ameliyesi yapılamaz.” 2827 sayılı Kanun'un “Gebeliğin sona erdirilmesi” başlıklı maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:“Gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir.Gebelik süresi, on haftadan fazla ise rahim ancak gebelik, annenin hayatını tehdit ettiği veya edeceği veya doğacak çocuk ile onu takip edecek nesiller için ağır maluliyete neden olacağı hallerde doğum ve kadın hastalıkları uzmanı ve ilgili daldan bir uzmanın objektif bulgulara dayanan gerekçeli raporları ile tahliye edilir.” Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük’ün maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:“Gebelik süresi on haftayı geçen kadınlarda, rahim tahliyesi yapılamaz.Bu durumdaki kadınlarda, ancak, Tüzük'e ekli (2) sayılı listede sayılan hastalıklardan birinin bulunması halinde ve kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından rahim tahliyesi yapılabilir. Hastalığın, kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyla bu hastalığın ilişkin olduğu uzmanlık dalından bir hekimin birlikte hazırlayacakları, kesin klinik ve laboratuvar bulgulara dayanan, gerekçeli raporlarla saptanması zorunludur.”(2) SAYILI LİSTE“On haftanın üzerindeki gebeliklerde rahim tahliyesini gerektiren, kadının hayatını ya da hayati organlarından birini tehdit eden ya da çocuk için tehlikeli olan hastalıklar ve durumlar: A – Doğum ve Kadın Hastalıklarına bağlı nedenler 1) Daha önceki major uterin harabiyet ve hasarları a) Sezeryan Ameliyatı b) Miyomektomi c) Uterus rüptürü d) Geniş perforasyon e) Geçirilmiş vajinal plastik operasyonlar 2) Rekürren preeklampsi-eklampsi 3) İzoimmünizasyon 4) Mole hidatidiform B – Ortopedik nedenler 1) Osteogenezis imperfekta 2) Ağır kifoskolyoz 3) Doğumu güçleştiren osteomiyelit 4) Faaliyet halinde bütün mafsalları ilgilendiren osteoartiküller hastalıklar C – Kan hastalıklarına bağlı nedenler 1) Lösemi 2) Kronik anemiye neden olan hastalıklar 3) Lenfomalar 4) Pıhtılaşma defektleri 5) Hemolitik sarılıklar 6) Agranülositozis 7) Tromboembolik hastalıklar 8) Hemoglobinopatiler ve thalasemi sendromları (ağır klinik ve hematolojik bozukluğa neden olan) 9) Gamaglobulinopatiler D – Kalb ve dolaşım sistemi hastalıkları 1) Doğumu engelleyen konjenital ve akkizkalb hastalıkları 2) Kalp yetmezliği, perikardit, miyokardit, miyokarad enfarktüsü aşikar koroner yetmezliği, arteriyel sistem anevrizmaları 3) Ağır tromboflebitler ve lenfatik sistem hastalıkları 4) Ağır bronşektaziler 5) Solunum fonksiyonunu bozan kronik akciğer hastalıkları E – Böbrek hastalıkları 1) Akut ve kronik böbrek hastalıkları F – Göz hastalıkları 1) Dekolman 2) Renal hipertansif ve diyabetik retinopatiler G – Endokrin ve metabolik hastalıklar 1) Feokromositoma 2) Adrenal hiperfonksiyon ya da yetmezliği 3) Kontrol altına alınamayan hipotiroidi veya hipertiroidi 4) Pratiroid hiperfonksiyon ya da yetmezliği 5) Ağır hipofiz hastalıkları H – Sindirim sistemine bağlı nedenler 1) Gebeliğin devamını engelleyen sindirim organları hastalıkları İ) İmmünolojik nedenler 1) İmmün yetmezliği hastalıkları 2) Kollajen doku hastalıkları J – Bütün malign neoplastik hastalıkları K – Nörolojik nedenler 1) Grand mal epilepsi 2) Multipl skleroz 3) Muskuler distrofi 4) Hemipleji ve parapleji 5) Gebeliğin devamını engelleyen ağır nörolojik hastalıklar L – Ruh hastalıklarına bağlı nedenler 1) Oligofreni 2) Kronik şizofreni 3) Psikoz manyak depresif (PMD) 4) Paranoya 5) Uyuşturucu bağımlılıkları ve kronik alkolizm M – Enfeksiyon hastalıkları 1) Teratojen intra üterin enfeksiyonlar a) Kızamıkçık b) Toksoplazmozis c) Sitomegalovirus d) Herpes virus grubu hastalıklar 2) Cüzzam 3) Sıtma 4) Frengi 5) Brusella ve diğer ağır kronik enfeksiyonlar N – Konjenital nedenler 1) Marphan sendromu 2) Mesane ekstrofisi 3) Down sendromu 4) Sakat çocuk doğurma ihtimali yüksek diğer herediter hastalıklar 5) Gonadlara zararlı röntgen ışını ve ilaç 6) Teratogenik ilaçlar 7) Nörofibromatozis 30 Eylül 2014 tarihli ve 29135 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Üremeye Yardımcı Tedavi Uygulamaları ve Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezleri Hakkında Yönetmelik'in “Üreme hücreleri ve gonad dokularının saklanma kriterleri” başlıklı maddesinin (1), (2), (3), (4), (5) ve (6) numaralı fıkraları şöyledir: “(1) İkinci ve üçüncü fıkralarda belirtilen tıbbi zorunluluk halleri dışında üreme hücreleri ve gonad dokularının saklanması yasaktır. (2) Erkeklerde üreme hücreleri ve gonad dokularının saklanmasını gerektiren tıbbî zorunluluk halleri şunlardır;a) Cerrahi yöntemlerle sperm elde edilmesi halinde,b) Kemoterapi ve radyoterapi gibi gonad hücrelerine zarar veren tedaviler öncesinde,c) Üreme fonksiyonlarının kaybedilmesine yol açacak olan ameliyatlar (testislerin alınması ve benzeri) öncesinde,ç) Çok az sayıda sperm olması (kriptozoospermi) durumunda. (3) Kadınlarda üreme hücreleri ve gonad dokularının saklanmasını gerektiren tıbbî zorunluluk halleri şunlardır;a) Kemoterapi ve radyoterapi gibi gonad hücrelerine zarar veren tedaviler öncesinde,b) Üreme fonksiyonlarının kaybedilmesine yol açacak olan ameliyatlar (yumurtalıkların alınması gibi operasyonlar) öncesinde,c) Düşük over rezervi olup henüz doğurmamış veya aile öyküsünde erken menopoz hikâyesinin üç uzman tabipten oluşan sağlık kurulu raporu ile belgelendirilmesi durumunda. (4) İkinci ve üçüncü fıkrada belirtilen zorunlu hallerde, üreme hücreleri ve gonad dokuları, verici adaya ait EDTA'lı kan örneği merkezde uygun şartlarda saklanır. Uygulama güvenliği açısından saklama öncesinde alınan bu kandan DNA kimliklendirme testleri yapılır ve bu bilgiler hasta dosyasına konulur ve bir örneği aileye verilir. İkinci fıkranın (a) ve (d) bentlerinde belirtilen tıbbi zorunluluklar nedeniyle sperm veya testis dokusunun saklanması durumunda, dondurulma tarihinden itibaren doksan gün içinde kullanılması halinde DNA analizi aranmaz. DNA analizi, saklanacak dokuya ait bireyden EDTA’lı tüpe alınacak venöz kan buzdolabında +4 derecede saklanmak koşuluyla bir hafta içinde ruhsatlı genetik hastalıklar tanı merkezine gönderilir. Genetik hastalıklar tanı merkezi DNA izolasyonunu takiben DNA kimliklendirme analizi yapar. Saklama süresinin bir yılı aşması halinde kişi mutlaka başvuruda bulunarak rızasının devam ettiğini ifade eden imzalı dilekçesini vermelidir. Dondurulan üreme hücreleri ve gonad dokuları, alınan kişinin yıllık protokol yenilememesi, isteği ve ölümü durumlarında müdürlükte kurulacak komisyon tarafından tutanak altına alınarak imha edilir. Bakanlıkça elektronik kayıt sistemi oluşturulması halinde merkezde saklanan üreme hücreleri ve gonad dokularına ilişkin bilgiler bu sisteme kaydedilir. (5) Adaylardan fazla embriyo elde edilmesi durumunda eşlerden her ikisinin rızası alınarak embriyolar dondurulmak suretiyle saklanır. Saklama süresinin bir yılı aşması halinde her yıl embriyonun saklanması için çiftler mutlaka başvuruda bulunarak taleplerinin devam ettiğini ifade eden imzalı dilekçe vermelidir. Eşlerin birlikte talebi, eşlerden birinin ölümü veya boşanmanın hükmen sabit olması halinde ya da belirlenen süre son bulduğunda saklanan embriyolar müdürlükte kurulacak komisyon tarafından tutanak altına alınarak imha edilir. Bakanlıkça elektronik kayıt sistemi oluşturulması halinde merkezde saklanan embriyolara ilişkin bilgiler bu sisteme kaydedilir. (6) Bu maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarında belirtilen numuneler, merkezlerde en fazla beş yıl süreyle saklanır. Beş yıldan fazla saklanması Bakanlığın iznine tabidir. Saklanan numunelerin değerlendirmeleri, sayımları ve tekrar kullanılmasını engelleyecek şekilde imhası ilgili müdürlük bünyesinde kurulacak komisyon marifetiyle yapılır. 3/12/2003 tarihli ve 5013 sayılı Kanun ile TBMM tarafından onaylanması uygun bulunan Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi: İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi'nin “Tüpte embriyonlar üzerinde araştırma” başlıklı maddesi şöyledir: “Hukukun embriyon üzerinde tüpte araştırmaya izin vermesi halinde, embriyon için uygun koruma sağlanacaktır. Sadece araştırma amaçlarıyla insan embriyonlarının yaratılması yasaktır.” 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un “İzin vermeye yetkili merciler” başlıklı maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi şöyledir: “Soruşturma izni yetkisi;…b) İlde ve merkez ilçede görevli memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında vali,…tarafından bizzat kullanılır.” 4483 sayılı Kanun’un “Ön inceleme” başlıklı maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:“Ön inceleme, izin vermeye yetkili merci tarafından bizzat yapılabileceği gibi, görevlendireceği bir veya birkaç denetim elemanı veya hakkında inceleme yapılanın üstü konumundaki memur ve kamu görevlilerinden biri veya birkaçı eliyle de yaptırılabilir. İnceleme yapacakların, izin vermeye yetkili merciin bulunduğu kamu kurum veya kuruluşunun içerisinden belirlenmesi esastır. İşin özelliğine göre bu merci, anılan incelemenin başka bir kamu kurum veya kuruluşunun elemanlarıyla yaptırılmasını da ilgili kuruluştan isteyebilir. Bu isteğin yerine getirilmesi, ilgili kuruluşun takdirine bağlıdır.” 4483 sayılı Kanun’un “Ön inceleme yapanların yetkisi ve rapor” başlıklı maddesi şöyledir:“Ön inceleme ile görevlendirilen kişi veya kişiler, bakanlık müfettişleri ile kendilerini görevlendiren merciin bütün yetkilerini haiz olup, bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre işlem yapabilirler; hakkında inceleme yapılan memur veya diğer kamu görevlisinin ifadesini de almak suretiyle yetkileri dahilinde bulunan gerekli bilgi ve belgeleri toplayıp, görüşlerini içeren bir rapor düzenleyerek durumu izin vermeye yetkili mercie sunarlar. Ön inceleme birden çok kişi tarafından yapılmışsa, farklı görüşler raporda gerekçeleriyle ayrı ayrı belirtilir.Yetkili merci bu rapor üzerine soruşturma izni verilmesine veya verilmemesine karar verir. Bu kararlarda gerekçe gösterilmesi zorunludur.” 6/1/1982 tarih ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması” başlıklı maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.” 11/1/2011 tarih ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Sorumluluk” başlıklı maddesi şöyledir: “Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” 6098 sayılı Kanun’un haksız fiillerden doğan borç ilişkilerinin Ceza Hukuku ile ilişkisini düzenleyen maddesi ise şöyledir: “Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz. Danıştay Dairesinin 17/4/2014 tarihli ve E.2013/4115, K.2013/2897 sayılı kararı şöyledir: “(…) davacılardan S.T.’nin 2005 tarihinde saat 08:00 sularında Van İli Bahçesaray Devlet Hastanesine başvurduğu, kadın doğum uzmanı olmayan bu hastanede çoğul gebe olan davacının fetal görüntülemesi bile yapılamadığı ve ters doğum riski nedeniyle Tatvan Kadın Doğum Hastanesine sevk edildiği; ancak hastane bünyesinde hasta nakil ambulansı ve ambulansta görevlendirilebilecek sağlık personelinin bulunmaması nedeniyle hastanın kendi imkanlarıyla sevkinin gerçekleştirilmesinin hasta ve yakınlarına söylendiği, hasta ve yakınlarının Van ilinde akrabalarının olması nedeniyle Van-Bahçesaray yolcu minibüsüyle Van iline gitmek için yola çıktıkları, Tatvan-Van yol ayrımından 40 km kadar sonra doğumun gerçekleştiği, doğan bebeğin sağ olduğu ve halen yaşadığı, bu arada 112 Acil Servise haber verilmesi neticesinde Van Gevaş Sağlık Ocağı ambulansı tarafından hastanın alındığı, hastaya ve bebeğe gerekli müdahalenin yapıldığı, ikinci bir bebeğin doğmak üzere olduğunun anlaşılması üzerine Van ili Gevaş İlçesine yakın olunması sebebiyle Gevaş Sağlık Ocağına gelinerek ikinci doğumun “çocuğun el ve sırt geliş ve ölü olarak” sağlık personelince gerçekleştirildiği, hastanın Van Doğumevi Hastanesine teslim edildiği, hastaya ve bebeğe gerekli müdahalenin yapıldığı, 2005 tarihinde hastanın kendi isteğiyle taburcu edildiği, idarenin hizmet kusuru nedeniyle meydana geldiği iddia edilen ölüm olayı nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. (…) Mahkeme tarafından, davacıların sevkinin Tatvan iline yapılmasına rağmen davacılar ve yakınlarının Van iline gitmek istemeleri nedeniyle yaşanılan ölümlü doğum olayı ile idarenin eylem/eylemsizliğinin illiyet bağını kestiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Oysa davacıların sosyo-ekonomik koşullarıyla birlikte davalı idarenin yaşam hakkını koruma konusundaki pozitif yükümlülüğünün birlikte değerlendirilmesi durumunda, davacıların bu hareketlerinin davalı idarenin tazmin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı açıktır. Bu durumda, Mahkeme tarafından davacıların zararlarının tazmini yönünde karar verilmesi gerekirken aksi yönde verilen davanın reddi yönündeki kararda hukuki isabet bulunmamaktadır.” Danıştay İdari Dava Daireler Kurulunun 22/5/2003 tarihli ve E.2002/619, K.2003/350 sayılı kararı şöyledir: “(…) Ankara İdare Mahkemesi bozma kararına uymayarak 2002 günlü, E:2002/339, K:2002/325 sayılı kararıyla, uyuşmazlığın davacının uğradığı ses kaybının hatalı operasyon sonucunda oluşup oluşmadığının tespitine ilişkin olduğundan, Mahkemelerinin 1999 günlü ara kararıyla, davacının geçirdiği operasyonlara ilişkin bilgi ve belgelerin bulunduğu "Hasta Dosyaları" istenilmiş ise de; söz konusu dosyaların Ankara Numune Hastanesi arşivinde bulunamadığının (kaybolduğunun) bildirilmesi üzerine, Mahkemece davacı tarafından dosyaya sunulan belgeler ile davacının muayenesi sonucunda elde edilecek bilgiler ışığında bilirkişi incelemesine karar verildiği, bilirkişi tarafından hazırlanan 1999 ve 1999 günlü raporlarda, hastada, 1991 tarihindeki ilk operasyonu sırasında Bilateral Kord Vokal felci geliştiği, bu sebebin sinir kesisi veya basısına bağlı olarak gelişebileceği, zaman içinde sinir fonksiyonlarının geri dönebileceği, ancak hastada, erken dönemde solunum yetersizliği oluştuğu ve zaman içinde kalıcı hale geldiği, bu tür rahatsızlıklarda, ilk amacın yeterli hava girişinin sağlanması olduğu, ses kalitesi bozulması ihtimalinin göze alınabileceği, bu amaçla yapılan ve operasyonlarda ses kalitesinin düzeltilmediği ve kalıcı sekel niteliğinde uzuv kaybının oluştuğunun belirtildiği, 2000 günlü naip tezkeresi ile A.Ü. Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı'na gönderilen davacının yapılan muayenesi sonucunda düzenlenen raporda, davacının, uzuv kaybının (çalışma gücü oranının) %63 olduğunun belirlendiği, bu oran göz önüne alınarak 2000 günlü raporda, davacının fizik bütünlüğü, iktisadi geleceği ve sosyal konumu göz önüne alınarak lira maddi zararın hesaplandığı, bu durumda davacının hatalı ameliyatlar sonucu uğradığı zararların hizmet kusuruna dayalı olarak davalı idarece tazmini gerektiği, davacının, istemde bulunduğu maddi tazminat miktarı göz önüne alınarak ve istemle sınırlı olarak lira maddi tazminatın davalı idarece tazminine, maddi tazminata olay tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesi istenmekte ise de, idarenin gecikmesine karşılık ödenen yasal faizin, başvuru tarihinden itibaren hesaplanacağı, önceki döneme ilişkin faiz isteminin de reddi gerekeceğinin açık olduğu, manevi tazminat istemi yönünden ise, manevi zararlar da, Anayasanın maddesinde ifadesini bulan şekliyle, tazmin edilmesi gereken zararlardan olup, hukuka aykırı eylem veya işlemlerden dolayı ilgililerin duyduğu elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmek amacını taşıdığı, buna göre, davacının %63 oranında kayba uğrayan uzvunun sosyal yaşamdaki fonksiyonları, kayıp oranı ve hükmedilen maddi tazminat tutarı göz önüne alınarak mahkemelerince takdiren - lira manevi tazminatın davalı idarece ödenmesine, öte yandan, davacı vekilince verilen 2000 günlü dilekçe ile maddi tazminat miktarının - liraya çıkarılması istenmiş ise de, davanın genişletilmesi niteliğindeki istemin kabulünün mümkün bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, - lira maddi, - lira manevi tazminat olmak üzere - lira tazminatın davacıya ödenmesine, maddi tazminat tutarına, davalı idareye başvuru tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine, başvuru tarihinden önceki döneme ilişkin yasal faiz isteminin reddine ilişkin bulunan ilk kararında ısrar etmiştir. Davalı idare Ankara İdare Mahkemesinin 2002 günlü, E:2002/339, K:2002/325 sayılı ısrar kararını temyiz etmek ve bozulmasını istemektedir. Temyiz edilen kararın usul ve hukuka uygun bulunduğu ve dilekçede ileri sürülen temyiz sebeplerinin kararın kabule ilişkin kısmının bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı anlaşıldığından davalı idarenin temyiz isteminin reddine…” Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarih ve E.2011/4-592, K.2012/25 sayılı kararı şöyledir:“Dava, desteğin yanlış tedavi sonucu öldüğü iddiasına dayalı tazminat istemine ilişkindir. Uyuşmazlık; kamu görevlisi doktorun eylemi nedeniyle açılan eldeki tazminat davasında husumetin adı geçen doktora yöneltilip yöneltilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.Davacı taraf, davalı doktorun görevi sırasında kanamalı ve acil durumda olduğu halde destekleri olan hastaya müdahalede bulunmayıp, dış gebelik olan başka bir hastayla ilgilendiği; böylece, dikkatsizlik ve tedbirsizliği nedeni ile desteğin ölümüne neden olduğu iddiasıyla ve doktoru hasım göstererek eldeki tazminat davasını açmışlardır.Davalının görevi dışında kalan kişisel kusuruna dayanılmadığına, dikkatsizlik ve tedbirsizliğe dayalı da olsa eylemin görev sırasında ve görevle ilgili olmasına ve hizmet kusuru niteliğinde bulunmasına göre, eldeki davada husumet kamu görevlisine değil, idareye düşmektedir. Öyle ise dava idare aleyhine açılıp, husumetin de idareye yöneltilmesi gerekir. Mahkemece, davalı doktor hasım gösterilerek açılan davanın husumet yokluğu nedeni ile reddedilmesi hukuka uygundur.…” Yargıtay Hukuk Dairesinin 16/2/2012 tarih ve E.2011/19947, K.2012/3097, sayılı kararı şöyledir:“…Davadaki ileri sürülüşe ve kabule göre dava temelini vekillik sözleşmesi oluşturmakta olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır ( BK. 386-390). Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de; bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın yaptığı işlemlerin eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. Vekilin sorumluluğu genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır ( BK. 290/2 md.). Vekil, işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, hafif kusurundan dahi sorumludur ( BK. 321/1 md.). O nedenle vekil konumunda olan doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif dahi olsa sorumluluğunun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu, tıbbi açıdan zamanında gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedavi yöntemini de gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir tercih yaparken de hastasının ve hastalığının özelliklerini göz önünde tutmalı, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmalı, en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de hasta, tedavisini üstlenen meslek mensubu doktorundan tedavisinin bütün aşamalarında mesleğin gerektirdiği titiz bir ihtimam ve dikkati göstermesini, beden ve ruh sağlığı ile ilgili tehlikelerden kendisini bilgilendirmesini güven içinde beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, B.K.'nun 394/ maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır….” Yargıtay Hukuk Dairesinin 7/10/2008 tarih ve E.2008/11477, K.2008/11825 sayılı kararı şöyledir:“…Dava konusu olay nedeniyle davacıların Cumhuriyet Savcılığına yaptığı şikayet başvurusunda bulundukları anlaşılmaktadır. Borçlar Kanunu maddesine göre hukuk hakimi ceza mahkemesinde verilen beraat kararı ile bağlı değilse de verilecek mahkumiyet kararı ve tespit edilen maddi olguları ile bağlıdır. Bu durumda mahkemece hazırlık soruşturması sonucunun eğer dava açılmış ise ceza davasının sonucunun beklenerek, hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde, hüküm kurulması usül ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.…”