11. Ceza Dairesi 2013/26671 E. , 2014/209 K. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 30/09/2013 gün ve 2013/14894/59862 sayılı kanun yararına bozma istemine atfen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 23/10/2013 gün ve KYB.2013/335968 sayılı ihbarnamesi ile; Hizmet nedeniyle görevi kötüye kullanma, nitelikli dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'na muhalefet, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama ve suç işlemek ama…
**11. Ceza Dairesi 2013/26671 E. , 2014/209 K.** **"İçtihat Metni"** Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 30/09/2013 gün ve 2013/14894/59862 sayılı kanun yararına bozma istemine atfen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 23/10/2013 gün ve KYB.2013/335968 sayılı ihbarnamesi ile; Hizmet nedeniyle görevi kötüye kullanma, nitelikli dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'na muhalefet, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama ve suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçlarından şüpheliler ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... haklarında yapılan soruşturma evresi sonucunda, Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 15/03/2013 tarihli ve 2012/10319 soruşturma, 2013/3751 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair kararına yönelik müştekiler vekilleri tarafından yapılan itirazın reddine ilişkin, mercii Bakırköy 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 25/04/2013 tarihli ve 2013/336 değişik iş sayılı kararını kapsayan dosyanın incelenmesinde; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160. maddesinde yer alan “Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. Cumhuriyet savcısı, maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adli kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.” şeklindeki düzenleme karşısında, Cumhuriyet savcısının soruşturma yapmak zorunda olduğu, mercii kararında Vergi Usul Kanunu'na muhalefet suçu açısından da kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği belirtilip, özel soruşturma usulüne tabi olup soruşturma koşulu gerçekleşmeden kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda adı geçmesinin madden kesin hüküm oluşturmadığı belirtilmek suretiyle itirazın reddine karar verilmiş ise de, Vergi Usul Kanunu’na muhalefet suçu açısından kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesinin yeterli olduğu ve madden kesin hüküm oluşturduğu düşünüldüğünden, şüphelilerin vergi kaçırdıkları iddiasına ilişkin herhangi bir inceleme ya da soruşturma yapılmaksızın kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği, ortada 5271 sayılı Kanun’a uygun bir soruşturmanın bulunmadığı bir durumda, anılan Kanun’un 160. maddesi ve diğer maddeleri uyarınca soruşturma yapmasını sağlamak maksadıyla itirazın kabul edilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca, anılan kararın bozulması istenilmiş olmakla, Dairemize gönderilen dosya incelenerek gereği görüşüldü: Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın yargısal denetimi CMK’nun “Cumhuriyet savcısının kararına itiraz” başlığı altında 173. maddede düzenlenmiş olup, maddeye göre; suçtan zarar gören, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın tebliğinden itibaren onbeş gün içinde, kararın verildiği yargı çevresine en yakın ağır ceza mahkemesine, bu karar aleyhine itiraz edebilir. Her ne kadar maddede yasa yolu itiraz olarak adlandırılmışsa da ortada dar ve teknik anlamda bir hâkim kararı bulunmadığı için, vaki başvuru teknik olarak itiraz olmayıp, öğretide “kovuşturma davası” olarak da adlandırılan, idari bir makamın kararına karşı açılan tali bir ceza davası niteliğinde bulunmaktadır. Bu aşamada kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz edebilecek olan “suçtan zarar görenin” kim olduğu hususunun da açıklanması gerekmektedir. Suçtan zarar gören kavramı, başta Ceza Muhakemesi Kanunu olmak üzere pek çok Kanunda yer almış, fakat açıklanmış değildir. Gerçekten “suçtan zarar gören” kavramıyla, suçtan sadece doğrudan zarar gören mi, yoksa dolaylı zarar görenlerin mi kastedildiği kanun metninden anlaşılamamaktadır. Her suçtan az veya çok gerçek kişiler de zarar görür. Devletten ayrı topluluklar, bakanlık gibi resmi makamlar, yabancı devletler ve uluslararası örgütler ile kuruluşlar da bu anlamda fert olarak sayılmaktadır. Ceza muhakemesi hukukunda genel olarak zarar gören; “mağdur”, “şikâyetçi” veya “suçtan zarar gören şahıs” olarak adlandırılmıştır. Her zaman zarar gören ferdin tespiti mümkün olmamakla birlikte, bu durum onun mevcut olmaması demek değildir. Öğretide, suçtan doğrudan doğruya zarar görenin, yani suçun maddi unsuruna muhatap olanın ve bu nedenle suç ile korunan hukuksal yararı zedelenen kişinin, dar anlamda suçtan zarar gören olduğu, bir başka deyişle suçun mağduru olduğu ileri sürülmüştür. Buna karşılık, bir kimsenin haklı çıkarı, işlendiği iddia olunan suç ile ağır biçimde zedelenmiş olması durumunda, bu haklı çıkarı zedelenmiş kişinin geniş anlamda suçtan zarar gören kişi olduğu, hâkimin, böyle bir ölçütü somut olaya uygun olarak, genel yaşam tecrübelerine dayanarak değerlendirmesi gerektiği açıklanmıştır. Bu nedenle suçtan doğrudan doğruya zarar görmenin dar, dolayısıyla zarar görmenin ise geniş anlamda suçtan zarar görmeyi ifade ettiği belirtilmiştir. Zarar gören fert durumunda kimin olacağı, bir başka ifade ile suçtan zarar görenin nasıl belirleneceği önem arz etmektedir. Çoğu kez “tecavüz olunan şahıs”, “suçtan zarar gören kimse” veya “mağdur veya şikâyetçi” olarak adlandırılan zarar gören ferde, ceza muhakemesinde bazı haklar tanınmış, ödevler verilmişken, her hak veya Ödevde Kanun Koyucunun değişik ölçütler ile davranması olanaklıdır. Mesela; şikâyet hakkı tanınırken veya kamu davasına katılma hakkı verilirken değişik ölçütlerin kullanılması mümkündür. Gerçekten de “suçtan zarar gören” kavramı ihtiyaca göre belirlenmelidir. Örneğin; hâkimin davaya bakamayacağı halleri düzenleyen CMK’nun 22. maddesinin söz konusu olması durumunda, hâkimlerin objektifliğini en iyi sağlama amacı, en geniş yorumu gerektirir. Buna karşın kamu davasına katılmanın sakıncalarını en aza indirmek içinse dar yorum yolu seçilmelidir. Nitekim Ceza Genel Kurulu da 15.07.2008 gün ve 2008/9-95 Esas, 2008/195 Karar sayılı ilamında; hâkimlerin, “bir olayda suçtan zarar göreni belirlerken, sanığa yüklenilen ve cezalandırılması istenilen fiille haklı bir çıkarı zedelenen kişinin ceza kovuşturması konusundaki isteğini göz önünde tutmak ve bu haklı görüldüğünde kişiye suçtan zarar görme niteliği tanımak durumunda” olduğunu vurgulamıştır. Bu açıklamalar ışığında incelenen dosya içeriğine göre; tüm dosya kapsamından 213 sayılı Vergi Usul Kanununa muhalefet suçu yönünden zarar gördüğü ve açık bir hakkının zedelendiğine ilişkin delil bulunmayan şikâyetçilerin şüpheliler hakkında bu suç yönünden de verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararına karşı vaki itirazının sıfat yokluğu nedeniyle usulden reddi yerine işin esasına girişilerek itirazın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla belirtilen hukuka aykırılık nedeniyle de CMK’nun 309. maddesi uyarınca Adalet Bakanlığınca kanun yararına bozma istenip istenmeyeceğinin takdir ve ifası için dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına İADESİNE, 08.01.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.