Başvuru; satış vaadi sözleşmesine dayalı olarak açılan sicilin düzeltilmesi davasında hukuka uygun karar verilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
Başvuru; satış vaadi sözleşmesine dayalı olarak açılan sicilin düzeltilmesi davasında hukuka uygun karar verilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucu 1960 doğumlu olup Gaziantep'te ikamet etmektedir. Başvurucu 28/1/1986 yılında ölen A.nın oğludur. A. adına kayıtlı olan ve Gaziantep ili Şehitkamil ilçesi Suboğazı köyünde kâin 816 parsel sayılı taşınmaz A.nın, başvurucunun da aralarında bulunduğu mirasçılarına intikal etmiştir. Başvurucu, kendi hissesini Gaziantep Noterliğinin 10/4/1996 tarihli taşınmaz satış vaadi söyleşmesiyle 000 (eski) TL bedelle Y.Ç.ye satmayı vadetmiştir. Satış vaadi sözleşmesinde taşınmazın zilyetliğinin Y.Ç.ye devredildiği de ifade edilmiştir. Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi doğrudan başvurucu tarafından imzalanmamış, başvurucunun verdiği ve Gaziantep Noterliğince 2/12/1993 tarihinde düzenlenen vekâletnameye istinaden Ç. tarafından imzalanmıştır. Ç., Y.Ç.nin babasıdır. Başvurucunun taşınmazın devri işlemini gerçekleştirmemesi üzerine Y.Ç. 14/3/2011 tarihinde Gaziantep Asliye Hukuk Mahkemesinde (Asliye Hukuk Mahkemesi) başvurucu aleyhine satış vaadi sözleşmesine dayalı olarak sicilin düzeltilmesi davası açmıştır. Asliye Hukuk Mahkemesi davacının gösterdiği üç tanığı, başvurucunun gösterdiği dört tanığı dinlemiştir. Davacının tanıkları genel olarak başvurucunun bağ ve fıstık ekili bulunan taşınmazı satış vaadi sözleşmesiyle davacıya sattığını, satış bedelinin başvurucuya ödendiğini, bazı yıllarda ürünler başvurucu tarafından toplansa da taşınmazın davacı tarafından kullanıldığını beyan etmiştir. Başvurucunun tanıkları ise satış vaadi sözleşmesinden haberdar olmadıklarını, bağ ve fıstık ekili bulunan tarlanın başvurucu tarafından kullanılmaya devam edildiğini belirtmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi 20/12/2011 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde olay ve olgular özetlendikten sonra, herhangi bir değerlendirmeye yer verilmeksizin şartları oluşmayan davanın reddi gerektiği ifade edilmiştir. Karar, Yargıtay Hukuk Dairesinin (Daire) 14/5/2012 tarihli kararıyla, davanın hangi sebeple reddedildiğinin anlaşılamadığı gerekçesiyle bozulmuştur. Bozma kararına uyan Asliye Hukuk Mahkemesi 28/12/2012 tarihinde davayı yine reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, taşınmazın zilyetliğinin devredildiğinin davacı tarafından ispatlanamadığı vurgulanmıştır. Davacı tanıklarının dahi başvurucunun zaman zaman tarlada görüldüğünü beyan ettiğine işaret edilen kararda, başvurucunun tanıklarının, savunmasını doğrular nitelikte beyanda bulundukları belirtilerek bu durumun davacının taşınmazın zilyetliğini malik gibi devralmadığını gösterdiği ifade edilmiştir. Kararda neticeden, davanın zamanaşımı süresi içinde açılmadığı açıklanmıştır. Daire 15/4/2013 tarihinde ikinci kez kararı bozmuştur. Bozma kararında, taşınmaz satış vaadi sözleşmelerinde taşınmazın vaat alacaklısına teslim edilmiş olması hâlinde on yılık zamanaşımı süresinin dolduğu iddiasının ileri sürülmesinin 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralıyla bağdaşmadığı belirtilmiştir. Bozma kararında 10/4/1996 tarihli satış vaadi sözleşmesinde başvurucunun temsilcisi Ç.nin dava konusu taşınmazın zilyetliğini vaat alacaklısına terk ve teslim ettiğini açıkça beyan ettiği vurgulanmıştır. Resmî şekilde düzenlenen senetlerin aksinin ancak aynı nitelikteki belgeyle kanıtlanabileceğine işaret edilen bozma kararında, bir kısım tanık beyanına dayanarak zilyetliğin devredilmediği kabul edilerek davanın on yıllık zamanaşımı süresi içinde açılmadığı sonucuna ulaşılmasının hukuka aykırı olduğu belirtilmiştir. Bozma kararına uyan Asliye Hukuk Mahkemesi 19/12/2013 tarihinde davayı kabul ederek taşınmazın davacı adına tesciline hükmetmiştir. Kararda, Dairenin bozma kararına atıfta bulunulmuştur. Ancak Daire 24/10/2014 tarihinde üçüncü kez kararı bozmuştur. Bozma kararında, 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu'nun maddesi hatırlatılarak vekilin, vekil edenin yararıyla bağdaşmayan bir davranış içerisinde bulunmasının vekilin sorumluluğunu gerektirdiği belirtilmiştir. Kararda, vekil ile sözleşme yapan kişinin de vekilin görevi kötüye kullandığını bilmediği ve bilmesine de imkân bulunmadığı hâllerde söz konusu sözleşmenin geçerli olduğu ifade edilmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesinin vekâlet yetkisinin kötüye kullanıldığı iddiası üzerinde durmadığının vurgulandığı bozma kararında, satıcı vekili Ç.nin alıcı Y.Ç.nin babası olduğu hususu da gözetilerek Ç.nin başvurucuyu zarara uğratma kastıyla hareket edip etmediği ve vekâlet görevini kötüye kullanıp kullanmadığı araştırılarak sonucuna göre karar verilmesi gerektiği açıklanmıştır. Bozma kararına uyan Asliye Hukuk Mahkemesi diğer tanıkların yanında başvurucunun kız kardeşi A.Ç.yi de dinlemiştir. A.Ç., taşınmazdaki hisselerini başvurucuyla birlikte noterde üvey dayıları Ç.ye sattıklarını ve satış bedelini noterde aldıklarını, Ç. tarafından taşınmazda fıstık ekimi yapıldığını beyan etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi 2/5/2017 tarihinde davayı kabul etmiştir. Kararın gerekçesinde; başvurucunun kız kardeşi olan A.Ç.nin beyanları dikkate alındığında Ç.nin vekâlet yetkisini kötüye kullanmadığı, başvurucunun satış işleminden haberdar olduğu ve satışa rıza gösterdiği kanaatine varıldığı belirtilmiştir. Başvurucu, bu karara karşı temyiz yoluna başvurmuştur. Temyiz dilekçesinde, tanıkların köyde oturmaması sebebiyle beyanlarına itibar edilemeyeceği belirtilmiştir. Temyiz dilekçesinde ayrıca taşınmazın zilyetliğinin devredilmediği ve satış bedelinin kendisine ödenmediği iddia edilmiştir. Daire 24/4/2018 tarihinde kararı onamıştır. Karar düzeltme istemi Dairenin 14/3/2019 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Nihai karar 9/4/2019 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 3/5/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesinin Nevriye Kuruç ([GK], B. No: 2021/58970, 5/7/2022) kararında uzun süren yargılamalar nedeniyle tazminat talep edilebilecek bir mekanizmanın mevcut olmaması sebebiyle makul sürede yargılanma hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. Bunun yanında söz konusu kararın Resmî Gazete'de yayımlandığı tarihe kadar makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiasıyla yapılmış olan başvurular ile bu tarihten sonra kaydedilecek aynı mahiyetteki başvuruların incelenmesinin kararın Resmî Gazete'de yayımlanmasından itibaren dört ay süreyle ertelenmesine karar verilmiştir (Nevriye Kuruç, § 114). Bu durumda başvurunun makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyet yönünden ayrılmasına karar verilmesi gerekir.